31 Ekim 2010 Pazar

T-Rex Sunar: Üniversitede Bir Anadolu Parsı


Başlık "Lisede bir Hazar Kaplanı"na nazire yapar gibi oldu. Evet bloğumuzun bu ayki gündemi biyolojik çeşitlilik. Saint Joseph ile başlayan seri botanik bahçesiyle devam etmişti. Şimdi ise Zooloji Müzesi var. Sırada ise başka bir süpriz mevcut.


Vezneciler'deki İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde, Zooloji Müzesi'nin bulunduğunu işitmiştim. Ziyaret günlerinin Salı ve Perşembe günleri mesai saatlerinde olduğu öğrenir öğrenmez elimi kolumu sallaya sallaya fakültenin kapısına dayandım. Ama girişteki güvenlikçi, bir zamanlar Türkiye'nin bürokrasinin en yoğun yaşanan kurumu (okuyamayan bilemez!), dilekçe cenneti, yazışmalar diyarı İstanbul Üniversitesi'nde olduğumu hatırlattı! "Dur! Giriş paralı! 5 tl" dedi. Hiç problem değil hemen nakiti uzattım. "Hayır o kadar basit değil" dedi.


İlk başta yolun karşı tarafındaki Fen Fakültesi'ne kimliğimi bırakıp içeri girecekmişim, oradan 2. kata çıkıp sağ taraftaki salondan "döner sermaye bölümü"ne 5 tl yatırıp, dekontuyla beraber tekrar Biyoloji Fakültesi'ne dönecekmişim. Evet hepsini yaptım, tekrar Biyoloji Fakültesi'ndeydim.


Güvenlik hemen içeri bir telefon açtı ve bana "Sizi profesör gezdirecek" dedi. İlk başta şaşırdım ama sonra keyfim geldi. Çünkü Biyolog Dr. Mustafa Kılıç gördüğüm en sevimli hocalardan birisiydi. Defalarca anlatmasına rağmen müzeye girdiğimiz andan itibaren her canlıyı titizlikle uzun uzadıya anlattı, daha sonra ziyarete gelen gürültücü ilkokul kafilesine kadar bizle beraber müzeyi dolaştı.

arka tarafta bir anadolu parsı postu
Müze 1935 yılında Ardre Naville tarafından kurulup, Ord. Prof. Dr. Alman Kurt Kosswig tarafından geliştirilmiş. Müze metaryellerinin büyük bir kısmı da onun zamanında Almanya'dan hediye olarak gönderilmiş. Müzenin fauna düzeyinde oldukça zengin olduğunu belirten Mustafa Kılıç, hayvanların doldurularak sergilendiğini, hayvanların gözlerinin boncuktan, dillerinin plastikten olmasının dışında tamamiyle gerçek (diş, pençe ve kürk) olduğunu belirtiyor.

6 bacaklı koyun
Müze, geçen haftalarda gittiğimiz Saint Joseph Doğa Bilimleri Merkezi'ne nazaran çok daha eski ve bakımsız hatta kuşların kirden renkleri bile değişmiş. Ama nesli tükendiği düşünülen Anadolu Parsı, Edirnekapı'da vurulan dev akbaba ve altı ayaklı koyun olmak üzere başka bir yerde bulamayacağınız canlıları burada görmeniz mümkün. Eğer burayı öğrenciyken okul gezisiyle görmediyseniz, yakındaki botanik bahçesini de aynı güne denk getirip, ikisini beraber gezmenizi tavsiye ederim.

29 Ekim 2010 Cuma

Tabela Beyoğlu


Kelebek Korse İstiklal'in en eski dükkanı. 30'lardan beri iç tasarımını hiç değiştirmemiş. Dükkanı üçüncü nesilden İlya Avramoğlu işletiyor.


Denizcilik ve askeri tarihi ile ilgili spesifik kitapların bulunduğu kitapevi. Pazar günleri ikinci katında meşhur "pazar mezatı" yapılır. Bir ara kapanıp yerine kuruyemişçi açılmıştı. Çok şükür tekrar geri döndü.


1963'ten bu yana El Hamra Pasajı'nda hizmet veriyor. Madam Kristin Apostolodis tarafından kurulan dükkanda; abiye, duvak, davetiye ve düğün şekeri gibi bilimum düğün aparatlarını bulabilirsiniz.



Trendus Blog Ödülleri'nde oylarınızı bekliyoruz. Teşekkürler.

Demirören AVM


Geçen ay bloğumuzda belirtmiştik. O zamandan beri İstiklal üzerindeki Demirören AVM'nin boyu neredeyse iki katına çıktı ve en üst kattaki demir filizlerine bakılırsa bina yükselmeye devam edecek. 2004 yılında 1 Nolu Koruma Kurulu'nun "Yanındaki tarihi bina Serkil Doryan (Cercil D'Orient) 'ın saçak kotu uzunluğunda olabilir" şartıyla AVM'nin yapımına izin verilmişti. İşin garip tarafı bu talanın İstiklal'in orta yerinde yapılmasına rağmen kimsenin bu konuyla ilgili en ufak haber yapmamasıydı. Ama bu hafta başı Radikal Gazetesi 3 gün üst üste 1. sayfadan haberi manşet yaptı. Bu sayede diğer haber servisleri de konuyu gündemine aldı.

28 Ekim 2010 Perşembe

İstanbul Lüfere Hasret! Levrek İse Çiftlikten


Geçenlerde Karaköy balık pazarına gittim. Niyetim palamut almaktı. Çünkü bir hafta önce fırında palamut yapmıştım ve çok memnun kalmıştım. Normalde palamutu çok sevmem ama şu aralar tam mevsimi olduğundan, sebzelerle beraber fırınlandığında tadı harika oluyor. Baktım ki bu sefer levrek çok ucuz, 2 tanesine 5 tl verip aynı yemeğin levrekli versiyonunu yaptım. Sonuç yine harikaydı.

levreği 13'e indirdik
Ertesi gün Perulu arkadaşım Louis'le telefonda konuştuğumda haftasonu yapacağı parti yemeği (parti lafı biraz abartı oldu) için beyaz renkli balık istediğini söyledi ve beraber balık pazarına gitmeyi önerdi. İngilizcesi "sea bass" olan balıkla, salatamsı "ceviche" isimli bir yemek yapıyormuş. "Sea bass"ın anlamının levrek olduğunu öğrendiğimde keyfim geldi. Önceki gün aldığım levreğin resimlerini gösterdim. Ayrıca Louis, dil kursunda öğretmen olarak işe başlayacağından, iş için kıyafet de bakacaktı. Böylece ilk başta Eminönü'ne yöneldik. Sokak satıcılarından ucuza pantolon, gömlek ve kravat (toplam 45 tl) aldık.

işporta işi gömlek-pantolon ararken
Ardından doğru Karaköy balık pazarına. Louis, 4 adet iri levreğin (deniz dediler ama çiftlik olduğu besbelli) derisini yüzdürüp, kılçıklarını ayıklattıktan sonra küp şeklinde doğrattı. Louis balıkları doğratırken ben de pazarı turladım. Farkettim ki bu aralar nesli tükenmek üzere olan Lüfer pazara hiç uğramıyor. Onun yerine satılan küçük boylu çinekop ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın getirdiği 14 cm'den büyük olma kriterine dikkat edilmeksizin avlanıyor. Çoğu 8-10 cm boyunda (balıkçı dilinde bu boydaki çinekopa defne yaprağı deniyor). Balıklar daha çinekop bile olmadan avlandığından, kofana ve lüfer bulmak mümkün değil (tek tük olsa bile 30 tl gibi fahiş fiyatlara satılıyor).

Louis balıkçıya işin inceliklerini öğretiyor
Neyse konumuza dönelim. Balıkları küp şeklinde doğrattıktan sonra, doğru manava diğer malzemeleri almaya gittik. Yemek için "lime" gerekiyormuş. Louis'i Türkiye'de lime denen şeyin acaip pahalı olduğuna (kilosu 20 tl) inandıramadım. "Gel onun yerine limon kullanalım" lafımı dinlemedi ve ısrarla lime istedi. Lime meselesini hallettikten sonra sıra kişniş sorunsalına geldi. Kişnişin ikamesi maydanozu da önermem pek para etmedi ama 3. ve son sorunsalımız olan "habanero biberi" Türkiye'de bulunmadığından (en azından Carrefour'larda yok) ucuz acı biberle kendisini kandırabilmeyi başardım (allahtan özel bir soğan istemedi).


Akşam evine uğradığımda "ceviche" çoktan hazırlanmıştı. Louis benim yerime yemeğin fotolarını bile çekmişti ama yemek(ler) partici-yiyici tayfa tarafından çoktan talan edilmişti. Ayrıca Louis'in İspanyol arkadaşı da çeşit çeşit tapaslar yapmış, o konuya hiç girmiyorum bile. Tadının çok güzel olduğunu işittim.

derisi soyulup küp şeklinde doğranmış hali
Ceviche tarifine gelince:
Levreği pişirmeden diğer yeşilliklerle (kişnik, biber türleri, soğan) beraber salata gibi karıştırıyor, üstüne de lime suyu döküyormuşuz (ama zeytin yağı dökmüyormuşuz, olmaz olsun yağsız salata). Bana pek matah birşey gibi gelmedi ama belki de yiyemediğimden böyle düşünmüş olabilirim.

ceviche
NOT: "İstanbul lüfere hasret kalmasın" kampanyasına:
adresinden destek verebilirsiniz.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Firuzağa'da Bir Yumurtacı


Eski İstanbul esnaflarından sıkça bahsedilir durulur. Yoğurtçusu, kaymakçısı, zerzevatçısı veya Kapalıçarşı'nın her sokağına isim veren, anlamını bile bilmediğimiz meslekler... Bunlar Anadolu'nun çoğu yerinde hala yaşasa bile İstanbul'da hemen hemen tükenmiş.


Fakat Firuzağa Cami'nin hemen yanında (Tabelasında "Dursunlar" yazıyor) kentin en modern semtlerinden Cihangir'in dibinde, hala bir yumurtacı dükkanını açık tutuyor. Yumurtalar köyden geliyor, içi sapsarı ve çok lezzetli.


Basit bir menemende bile tadını hemencecik farkediyorsunuz. Bazen dükkanda o kadar çok yumurta oluyor ki içeri giremiyorsunuz. Ayrıca dükkanda yumurtanın dışında Kanlıca'dan gelme manda yoğurdu da bulunuyor.

26 Ekim 2010 Salı

Tabela Beyoğlu


Cihangir'de Şimşir Apartmanı tabelası


Beyoğlu'nun tek el yapımı şapkasını yapan Katia Kiracı'nın dükkanı. 70'lere kadar Levanten kültürünün de etkisiyle şık giyinen Beyoğlu kadınlarına yoğun biçimde şapka satıyormuş. Beyoğlu'nu terk eden Levantenlerle beraber satışlar da bir hayli düşmüş. Dükkan Hazzopulo Geçidi'nin içinde.


Katia'nin hemen yanında ise İstanbul'un en yeni markalarından Aponia'nın dükkanı var. Burada birbirinden enteresan tişört tasarımlarını bulabilirsiniz ( http://aponia.net/ ).


Bu arada Trendus Blog Ödülleri'nde oylarınızı bekliyoruz. Teşekkürler.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Süleymaniye'de Bir Botanik Parkı!



Tarihi yarımadada botanik bahçesi. Evet ilk gördüğümde ben de bir yanlışlık var dedim. Beyazıt'taki İstanbul Üniversitesi'nden Eminönü'ne doğru yol alırken karşıma çıkan "İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi" tabelasını görene kadar böyle bir yerden haberim yoktu.




Tabelayı nerede gördüm dersiniz? Süleymaniye'de bulunan İstanbul Müftülüğü'nün içinde! İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Alfred Heilbronn (Nazi Almanyası'ndan kaçan bir Alman botanikçi) Botanik Bahçesi on bin bitki türü, 127 familyadan 400 adet ağaç ve çalı ile yaklaşık 3500 adet otsu bitkiyi barındırıyor. Ayrıca bitkilere uygun iklim koşullarının sunulabilmesi için birbirinden bağımsız özel seralar tasarlanmış. Bu seralarda tropikal, çöl, kutup ve Karadeniz gibi çeşitli iklim tiplerini görmek mümkün.


Kaktüsler
Girişteki tropikal iklimde yüzünüze hemen buhar çarpıyor ve gözlükleriniz anında buğulanıyor. Aynı bölümde bulunan dev kırmızı muz ağaçları, kahve ağaçlarıyla tam bir cangıl havası yaratmış. Hatta seranın ortasına yapılmış küçük gölün içinde piranalar bile mevcut.


Bitkilere bakım yapan bahçıvana "seralar harikaymış!" dediğimde bana "bırak serayı merayı seranın üstündeki merdivenlere çık manzara şahanedir. İstanbul'daki dört köprüyü aynı anda görebildiğin tek yer!" dedi.


İlk başta abartıyor sandım ama manzara hakikaten enfesti. Galata, Unkapanı, Haliç ve Boğaziçi köprüleri aynı anda gözüküyor. Yeni Cami'yi arka taraftan görebiliyorsunuz. Sol tarafta Sülaymaniye Cami tüm haşmetiyle duruken siz de muz ağaçlarının altında kendinizi yağmur ormanlarında gibi hissediyorsunuz.
Seradan görünüm


Bahçeye giriş ücretsiz. Mesai saatlerinde gezebilirsiniz. Mesai, saat 16.30'da sona eriyor bilginize. İnternet sitesine buradan ulaşabilirsiniz.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Adidas'tan Star Wars Formaları


Daha bu hafta Adidas'ın eskisi kadar iyi forma çıkaramadığından bahsederken, Tünel'deki Adidas Originals mağazasında "hayali Star Wars takımlarını" gördüm. Adidas'ın Star Wars lisanslı ürünler çıkardığını duymuşsunuzdur. Fakat birkaç ürün hariç seri tam bir hayal kırıklığıydı (hele Dart Vader'lı eşorfman).


Ama bu yeni seri gerçekten de hem yaratıcı, hem de çok iyi tasarlanmış. İlk forma "Republic F.C" adlı takıma ait. Euro'88 Hollanda formasının açık mavili versiyonu olan ürün, önündeki reklam, forma arması ve arka tarafta 7 numaralı (Luke) Skywalker yazısıyla futbol ve Star Wars fanları için (ben) bulunmaz bir fırsat.


Diğer forma ise karanlık tarafa ait. İlki kadar heyecan verici olmasa da önündeki şahane reklam logosu (Death Star Communication) sayesinde bile alınmaya değer. Forma ise tabiki Darth Vader'a ait. İşin en kötü tarafı ise fiyatları. Türkiye'de 108 tlye satılan ürünler, yurtdışında da çok ucuza satılmıyor ( 70 Usd civarı).

22 Ekim 2010 Cuma

Milk Gallery'de Sokak Sanatı

mukavva

İngiliz illüstrasyon sanatçısı ve grafiker John Burgerman'ın sergisi eylül ayından beri İstanbul'da. Burgerman eserlerinde peçete, süt kutusu, tahta veya mukavvayı tuval olarak kullanabiliyor.


Sanatçının işlerine ayakkabılarda, çantalarda, giyim mağazalarının duvarlarında denk gelebilirsiniz. Sergi 25 Ekim'e kadar devam edecek.

Milk'in içinden

Peki Milk nerede?

sokakta Gallery Milk'in haritası
Milk'in dışından

Serginin sitesine buradan ulaşabilirsiniz.