18 Mart 2011 Cuma

Gurbet Hikayeleri: Kendine Hayrı Olmayanlar 1. Kısım: Uyku

UYKU

“Anasını sikeyim, iyi soğuk varmış.” oldu ilk sözleri, artık tramvayda değil de dışarıda olduğunu idrak etmesiyle. Tramvayda uyuyakalmış ve son istasyona gelince de tramvayın sürücüsü onu uyandırmıştı. Nazikçe dışarıya çıkmasını söylemiş veya el hareketlerinden ve yüz ifadesinden o öyle anlamıştı. Yürümeye başladı, uyuyakaldığı anı hatırlamaya çalışıyordu. Hatırladığı kadarıyla en son tramvay doluydu, karşısındaki dörtlü koltukta yırtık çoraplı, kulağında, yüzünde, burnunda ve hatta dilinde piercingler bulunan bir punk kız oturuyordu. Yüzünü cama dayamıştı, güzel olmasına rağmen sanki güzel görünmek istemiyormuş gibi bir hali vardı. Ya da punk olmanın vazifelerinden biri olduğundan, üstü başı ya yırtık, ya da daha çok kasten yırtılmış olan tişört ve çorabı, belinden sarkan zincir, eteğinin kenarına iliştirdiği koca bir çengelli iğne, montundaki bilumum nazi ve polis karşıtı yazı ve bezlerle, dörtlü koltukta yalnız başına oturmak ister gibiydi. Ta ki, saçları biryantinli, ya gömleğinde ya da pantolonunun bir yerinde muhakkak bir anormallik bir şekil olan üç kuzey Afrikalı genç Hauptbahnhof’tan binene dek. 


Waller Heer caddesi
Gençler dörtlü koltukta üç boş yer olduğunu, diğerinin ise değişik görünümlü bir kız tarafından doldurulduğunu görünce hiç tereddüt etmeden oraya yönelmişlerdi. Oturunca her biri teker teker sanki kıza selam verir gibi bakış attılar. Kendi aralarında Arapça bir şeyler söyleyip gülüştüler, aralarında boyu en kısa ama eni en geniş olan, saçlarını o da bir biçim moda punk şeklinde kestirmiş olanı konuşurken el hareketleriyle kızı işaret ediyordu. Kızın durumdan hoşnut olmadığı belliydi ancak her hangi bir tepki de vermedi, ne bir bakış, ne de herhangi bir doğrulma veya hareket belirtisi. Tramvayın istikametine ters yönde olan koltuklardan birine oturduğundan tramvayın arkasında oturanları görebiliyordu. En arka günün belli bir vaktinden sonra gayri ihtiyari olarak, sadece ve sadece gün boyunca içenlere, geceleyin tramvayda devam etmeleri için ayrılıyordu. Orası onlarındı. Tramvay durağa yanaşıp durduğunda, yerdeki boş bira şişeleri arka taraflardan önlere doğru ilerliyorlardı. Sonra? Sonrası yoktu, sonrasını hatırlamıyor ama uyuyakalmadan evvel sanki başka bir şeyler de olmuştu diye düşünüyordu.


Kaçıncı kez tramvayda uyuyakaldığını kendisi de hatırlamıyordu yavaş yavaş bu durum can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Evet başa gelen çekilir ama insan bazı şeylere de dikkat etmelidir, ya da etmeli midir? Mesela saatin alarmını kurmayı deneyebilir veya vücudu yatar vaziyet hal almaya başlayınca silkinerek doğrulabilirdi. Ne yazık ki şu anda bunların hiçbir önemi yoktu. Eli mahkum uyuyarak geçirdiği durakları bu sefer yürüyerek geriye dönmek zorundaydı. Madem uzun bir yola çıkılacak, o halde hazırlık yapmalıydı, ilk iş olarak işemek ve daha sonrasında kafa rahat düşünebilmek gibi. Yolun hemen sağ tarafında kalan park, uzun uzun, rahat rahat, arada işemesinin tazyik seviyesini değiştirebileceği, ayarlayabileceği koca bir imkan sunuyordu ona. Hava nasıl olursa olsun bir anda yağmurun bastırabileceğini bilmese, burada uyumayı düşünebilirdi. Ama işte her seferinde yağmurla uyanma fikri aklına geldiğinde bu fikrin işe yaramayacağını düşündü. Bir kaç sefer unuttu sebebini, yürümek yerine tekrar parkta uyumayı düşündü, sonra tekrar hatırladı yağmuru ve yağmura küfrederek yürümeye devam etti. “Zaten bu kadar yağmur yağmasa, etrafta bu kadar yeşillik, ağaç, orman, park olmazdı.” Basit bir mantıkla durumu kendisine açıkladı. Şu durumda dahi mantıklı çıkarımlar yapabilmesinden dolayı kendisini takdir etti. Sonra uyuyakaldığından burada olduğu, eve yürümek zorunda olduğu ve şu vakitte bu düşüncelerinin kafasında olmasının sebebinin, hiç gereği yokken tramvaya binmeden hemen evvel yediği dönerin verdiği ağırlık olduğunu hatırladı. Biraz önce takdir ettiği kendisine, aklına, kafasına, beynine sövmeye başladı. Bir süre bu durum böylece çeşitli kombinasyonlarla devam etti. Bu sırada sondan bir önceki istasyonun tabelasını gördü. Hiç fark etmeden bir duraklık yolu yürümüştü.


Sokaklar bomboş, hava aydınlanmaya başlamış, soğuk iliklerine işlemekteydi. Bari iki kedi köpek olsaydı sokakta diye düşündü, uzun zamandır başı önüne eğik, sadece ayağının önünü görerek yürüdüğünü fark etmesiyle, kafasını kaldırıp etrafına bakınıverdi. Ne zaman sokakta kedi görse kedilere bir laf ederdi, ama onları sevdiğinden. Köpeklere ise muamelesi farklıydı. Genelde köpekleri de severdi, küçük ve cins olanlar, süs köpeği olanlar ya da aslında daha doğrusu maymun olanlar hariç. Diğerleriyle ise duruma, karşılaştıkları ortama, köpeğin bakışına, boyutuna ya da sayısına göre değişen birçok farklı diyaloğu vardı. Bazılarıyla dalgasını geçer, bazılarına güzel sözler eder, ya da bazılarının gözlerine bakmamayı yeğlerdi. Ama işte nedense Almanya’da sokakta köpekle ya da kediyle karşılaşmak da bir meseleydi. Yol bitmiyordu. Adımlarını hızlandırdı, bu sefer de hızlı yürümenin aslında daha sabırsızca olduğu fikri aklına geldi. Yavaş yürürse, kafası rahat olacak, çok mesafe kat etmese de telaşlanmayacaktı. Oysa hızlı yürüse, gereksiz strese girecekti. Çoktan adımları yavaşlamıştı bile…



Köşedeki tavukçuyu görünce, “tamamdır” dedi, “bundan sonra akarım”. Waller Heer caddesinden aşağıya, limana doğru yürüyecekti. Oysa yol yokuş aşağı değildi, dümdüz yoldu. Ama limana doğru gittiğinden, sanki salınarak yokuş aşağı iniliyormuş gibi kafasında kurmuştu. Eve vardığında saatine baktı, altıyı çeyrek geçiyordu. Arkadaşının evini taşımaya yardım edeceğine söz vermişti. “On, on bir iyi mi?” demişti arkadaşına. Saatine tekrar baktı, üç saat uyusam yeter diye düşündü, saati dokuz buçuğa kurdu, son olarak “onda kalkarım” dedi. Gitti önce bir işedi, çorabını, pantolonunu, montunu çıkardı, saati çok değil biraz uzağına koydu, yatağa uzandı. Yorganın serinliği bir anda üzerine gelip, onu titretince “Anasını sikeyim, iyi soğuk varmış” dedi. Emre gözlerini yumar yummaz uykuya daldı.

2. kısım için buraya tıklayınız

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder