23 Mart 2011 Çarşamba

Gurbet Hikayeleri: Kendine Hayrı Olmayanlar 2. Kısım: Döner

DÖNER

Emre, “Çok acıktım lan” dediği anlardan birinde, bir gece vaktinde tanışmıştı Metin’le ilk olarak. Canı döner çekmiş, “bu sefer de burayı bir deneyeyim” diyerek “Köyüm Imbiss”den içeri adımını atmıştı. “Almanca da “ö” ve “ü” harflerinin olmasının avantajını kullanmışlar” diye düşünerek gülümsedi.
“Selaaamın…” derken cevap geldi.
“Va Aleyküm selam.” Emre kısa bir süre durakladı.
“Usta bir döner yapcan mı bana, soğan olmasın yalnız”
“Ekmek arasına mı yapayım, rollo mu olsun?”
“Lavaşa sar bizimkini sen.”
“Rollo yani?”
“Öyle diyosan öyledir.”
Duvarlarda Kapadokya, Beyazıt Camii, su içen atlar ve bir milli takım posteri vardı. Emre Aşık’ın şu anki halini aklına getirdi, posterdeki on yıl önceki haliyle aynı bebek yüzlü olduğunu düşündü.
“Biberin acı mı usta?”
“Acı ama tatlı bir acısı var.” Usta turşuya uzanmış, Emre’de bu hareketi geri çevirmeyerek bir biber turşusunu ağzına atmıştı. Gerçekten de biber acıydı ve nasıl oluyorsa hakikaten tatlı da bir acısı vardı.
“Salata hepsinden olsun, cacık da koy oldu mu usta.”
“Sen otur, bir sandalye çek, çay vereyim ?”
“Çaya hayır demem.”
Usta kafasını hafifçe sağa doğru eğip, sağ gözünü kırparak, eyvallah başım üstüne anlamında bir hareket yaptı.
“Cengiz çay ver yakışıklı abime.”
Cengiz on beş on altı yaşlarında, kısa boylu ve zayıfçaydı. Gözlerinin içi parlıyordu. Emre gördüğü muameleden memnundu, “Almanların amına koyayım” dedi içinden. Gereksiz sinir yaptı, çok geçmedi unutuverdi.
“Memleket nere hemşerim?”
Emre daha cevabını vermeden, ustanın hemşerisi olmuştu bile. İçinden bir ses, ne söylese bir şekilde bir yerlerden hemşeri çıkacağını söylüyordu. Cengiz çayı getirdi, “eyvallah” deyip şekerin birini Cengiz’e geri verdi.


Merkel ve döner
“Aslen Sinop’luyum ama Ankara sayılır”
“Enişteniz olurum o zaman. Yengeni Kastamonu’dan aldım, Inebolu’dan.”
Oldu işte, bir bağ kuruldu bir şekilde yine. Hemşerilikten dolayı yakınlık kurulmasından çok hoşnut olduğu söylenemezdi, ama zararı da yoktu ona göre. Muhabbeti devam ettirmek istedi.
“Senin memleket nere usta?”
“Göremeliyiz. Göremeyi bilir misin?”
Höpürdeterek çayından ilk yudumunu aldı.
“Peri bacası, mağara filan işte, çok bilmem.”
“Bizim memleket gibisi yoktur. O mağaranın içine girdin mi yazın var ya, dışarısı yansın, sen içerde üşürsün, öyle serindir, uykusu da öyle bir tatlıdır. Gerçi Göremeliyiz diyoruz da yirmi beş yıl oldu memleketten ayrılıp bu altından kafesin içine gireli. Köln, Duisburg, Frankfurt derken, on yıldır da Bremen’deyiz işte. Bremenli mi oluyoruz o zaman, noluyor? Sen söyle. İnsanın memleketi doyduğu yermiş ya.”, “Soğan olmuyodu değil mi?”
“Yok usta, mideyi yakıyor biliyon mu.”



Döner hazır olunca, Emre ayağa kalktı, tezgaha yöneldi. Bu arada içeri taraftan kendisi yaşlarında biri çıkıverdi, etrafa şöyle anlamsızca ve gözlerini kısarak bakınıp, tekrar içeri giriverdi. Emre, onu fark etti ama hareketlerine bir anlam veremedi, çok da önemsemedi.
“Hayırdır elde mi yiyeceksin, otur çayın da var, yenisini söyleyim Cengiz getirsin, niye ayaklandın?”
“Döneri alayım diye usta, buradayım bir yere gittiğim yok.”
Bu sırada kalabalık bir grup ellerinde Becks biralarıyla masalarından kalktı, kasanın başında tek sıra kuyruk oluşturarak, yediklerini ayrı ayrı ödediler.

“Yahu sen ne kalkıyosun, Cengiz getirir. Cengiz oğlum müşteriye bak, sordun mu ne istiyormuş?”
Cengiz paniklemişti, Emre’nin dönerini mi getirsin, müşteriye mi baksın ne yapacağını şaşırmıştı. Ustasından laf işitmekten çekiniyordu. Çekindikçe panikliyor, panikledikçe de laf işitiyordu. Bu sırada içeri giren Almanlar ustanın başının hemen üstündeki tablodan ne yiyeceklerini seçmeye çalışıyorlardı. Emre “Oysa tabloya değil de yiyeceklerin kendisine bakmak daha mantıklı değil mi?” diye kendi kendisine söylendi. “Hani bunlar bizden akıllıydı, bu mu yüksek Alman teknolojisi” dedi. Onlar bakadururken Cengiz döneri Emre’den önce kapıp, masasına bıraktı.



“Sen karışma abi, ben getiririm. O benim vazifem.” Emre teşekkür etti.
İçeri giren iki kız uzun uzun diğer seçenekleri değerlendirip nihayet birer tane sigara böreği söylemiş, yanlarındaki erkek arkadaşları ise, “acı olmasın lütfen” diye birkaç kez tekrarlayarak bir felafel söylemişti. Sandalyeye oturunca, Emre’nin gözleri kızlardan birinin çatalındaki, kalbe doğru ok atan bebek temalı dövmesine takılmıştı. Aklına o dövmeyi yapan dövmeci geldi. Acaba, nasıl bir şeydir belki de saatlerce böyle bir kızın çatalıyla uğraşmak, ona dövme yapmak diye düşündü. Sırf çatala değil ya, göğsünün hemen üzerine, baldırlarının iç tarafına, kasıklarına dövme yaptıranlar da vardı. Bir süre aklında onları hayal etti. Dövmeci mi olsam diye düşündü. Sonra ne elinin bu tip işlere yatkın olduğunu, ne de o kadar sabırlı olabileceğini ve sadece böyle fıstık gibi kızlara değil armut gibi adamlara da dövme yapması gerekeceğini düşünerek bu fikirden vazgeçti. Dövme yapmak güzel olabilir ama zor iş diye düşündü.
İçeri girenleri inceden süzerek bir de arada sırada açık olan Kral Tv’deki kliplere bakarak dönerini yiyiverdi. “Ne kadar çok yeni sanatçı çıkmış, hiç tanımıyorum ben bunları.” dedi kendi kendisine. Döneri yerken pantolonuna yağ damlatmış, hemen tuz tedavisi yapmış, döneri bitirince de hem pantolonunu suyla temizlemek hem de işemek için tuvalete doğru yönelmişti. Dar bir holden geçerek dükkanın arka tarafına doğru yürüdü. Sol tarafta lavaboyu gösteren oku gördü, ama koku alma hissi ona, bir anda sağ tarafa, muhtemelen çalışanların kullandığı ya da depo olan odaya doğru dönmesini söylüyordu. Bu kokuyu karıştırmasının imkanı yoktu. Odanın hafif aralık kapısından içeri bakınca, kokunun kaynağının daha evvel etrafa bakınıverip tekrar içeri giren o hareketlerine anlam veremediği tip olduğunun farkına vardı. İçeridekinin elinde koca bir balaban vardı. Onu gördüğü sırada, yol yapmış cigaralığın kenarını yalamaya çalışıyordu. Koku gitmesin diye odanın penceresini aralamıştı, ama daha önemlisi kapıyı tam kapatamamıştı ya da kapatmayı unutmuştu ya da kapattığını sanıyordu. Kokuyu alınca Emre’nin keyfi yerine gelmişti, karnı doymuş çayını içmişti, eksik olan tek bir şey vardı. O da çok yakınındaydı. Başka bir yerde veya zamanda olsa, cigaralığın kokusunu aldığında o tarafa doğru bir bakar, kafasını sağa sola hafifçe sallayarak “siz içiyorsunuz, biz bakıyoruz, oluyor mu ama” der, hosuna giden bi karsilik gelirse muhabbete devam eder yoksa yoluna devam ederdi. Bu sefer ise, doğrudan hafif açık olan kapıya yöneldi, tam bu sırada içerideki tip, yalamakta olduğu cigaralığı, saklamaya çalıştı. Ama saklanacak gibi bir şey de değildi ki zaten kokusu ben buradayım diye bağırıyordu.
“Kusura bakma birader.” diyerek sözlerine başladı Emre. “Tuvaleti arıyordum, bok kokusu beklerken, mis kokusu aldım. Allah’ın verdiğini kuldan esirgememek lazımmış.” dedi ve koku gitmesin diye içeri adımını atarak, kapıyı çekti, doğru kapattığından emin olmak için bir kez daha arkasına dönüp kontrol etti.
Son cümlesini sarf ederken, kendi yaşlarında olan tipin kapşonlu montunun üzerindeki kocaman Osmanlı tuğralı işlemeye gözlerini dikmişti. Boynundaki ay yıldızlı kolye ve kafasındaki önünde NY yazılı, diğer tarafları ise fileli olan kafasindan her an düsecek gibi duran şapkayla garip bir sentez oluşturmuştu. Fileli kısımdan belli olduğu kadarıyla, saçlarını kafasına tas konulmuş biçimde kestirmişti. Şekil değiştirmeyecek kadar kısa saçlarını, şapkasını çıkarıp eliyle düzeltti. Metin bu ilginç karşılaşmadan dolayı şaşırmış, kafası da nasıl bir durumdaysa artık, hiçbir şey söylemeden, elindeki cigaralığı Emre’ye uzattı.


Gurbet hikayelerinin 1. bölümüne buradan ulaşabilirsiniz

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder