17 Nisan 2011 Pazar

Festivalin Son Günü


Festivalin son gününe geldik çattık. Her festivalde muhakkak bir iki bileti yakmışlığım vardır. Bu sene festivalin son gününe kadar bu geleneğim gerçekleşmeyecekti. Ta ki festivalde en çok beklediğim film olan Chungking Express'in Nişantaşı City's de olduğunu, film başlamadan 10 dakika önce öğrenene kadar. Varan 1. Daha önce defalarca izlemiş olmama rağmen bu Wong Kar Wai başyapıtını sinemada izlemek istiyordum.

Korku tüneli
Kötü geçen pazar sabahını bir nebze düzeltmek adına "Eminönü Hayvanat Pazarı"na doğru yol aldım. Eminönü Yeni Cami çıkışındaki yeraltı geçidi (Korku tüneli) pazar pazar kalabalık olamaz diye düşünmüştüm. Fakat bayram arifesinden bile kalabalık, mahşer gibi bir yeraltı çarşısıyla karşılaştım. Uçan oyuncak helikopterlerin, yerde sürünen komandoların arasında yolumu bulmaya çalıştım.


Bahar hafiften kendini hissettirirken, cumbamı türlü türlü yeşilliklerle donatmaktı niyetim. Geçen seneki gibi domates ve bibere çok bulaşmayacağım. Hem bakımının zorluğu hem de bereketsizliği canımı sıkıyor bu sebzelerin. Nane, reyhan ve bilhassa fesleğen hem kokusu hem de kolay bakımı nedeniyle favorilerim arasında. Mısır Çarşısı'nın artık pazar günü de açık olmasını fırsat bilip çarşının içinden süzülerek vardım Hayvanat Pazarı'na. Niyetim hiç hayvanlara bulaşmadan alacağımı alıp kaçmaktı. Tabi binbir türlü kuş, tavşan, sülük, köpek insanın dikkatini bir anda dağıtıyor. Almaya niyetin yoksa bile kafeslerin önünde transa geçip dalıveriyorsun hayvanat dünyasına.


Aklımı başıma devşirip bitki tarafına yöneliverdim. İlk başta cumbayı kaplayacak uzun bir saksı buldum. Sonrasında da gübreli toprak. İçine ise fesleğen, nane ve reyhandan oluşan bir demet filiz aldım.



Eve geldiğimde ise karnım acıkmıştı. Uzun zamandır canım fırında patlıcanlı bir yemek çekiyordu. ilk başta patlıcan oturtmaya yönelsem de, internette denk geldiğim islim kebabında karar kıldım. Patlıcanları uzun uzun doğrayıp, zeytinyağında kızartıp, daha sonra içine köfteleri koyup fırınladım. Yanına da en basitinden patates püresi. Sonuç mükemmel. Küçükken patlıcana ağzımı sürmezdim. 10 yaşına kadar karnıyarığın sadece kıymalarını yedim (İddia üzerine yediğim çiğ patlıcandı bunun nedeni). Şimdi ise turşusundan, salatasına hatta tatlısına (Hayatımda bir kere yesem de) bile tapıyorum.


Festivalin kapanış filmi ise Atlas'taydı (Hele şükür). 2011 yılının yabancı dilde en iyi film Oskar'ını alan "Daha İyi Bir Dünyada" filmiyle festival maceramız noktalandı. Festival kataloglarında film beğenmekte zorlanırsanız "İskandinav'sa iyidir" metodunu deneyebilirsiniz. Son bir iki senedir denediğim bu yöntemde en az 10 İskandinav filmi seyrettim ve hemen hemen hiç hayal kırıklığına uğramadım. Bu seferki film ise çocuk oyuncularının performası ile büyülüyor. Bizde bir türlü ağlamayı beceremeyen Bihter'in (Gerçek ismini biliyorum) zorlanmadan salya sümük ağlayabilen bu çocukları görmesi şart. Masum bir çocuğun bile içinde şiddete yönelik duyguların bulunabileceğini anlatan film, bu yönüyle biraz Haneke'nin "Beyaz Bant" filmini anımsatıyor. 

In A Better World

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder