3 Nisan 2011 Pazar

Il Grido


Her festivalde olduğu gibi İstanbul Film Festivali'ninde de spesiyal yönetmenler vardır. Mesela İf İstanbul Michael Winterbottom'suz bir festival geçirmez. Kusturica ne çekerse çeksin Cannes'de en kötü ihtimalle yarışma dışı gösterimini kapar. İFF'nin ise Tsai Ming Liang'la birlikte favori yönetmeni Antonioni'dir. 11 sene önce İstanbul'a geldiğimde bir tane bile seyrettiğim Antonioni filmi yokken festival sayesinde DVD'lere bile bulaşmadan hemen hemen tüm filmlerini seyredebildim. 68 kuşağı bölümüyle Zabritskie Point'i Pink Floyd müzikleri eşliğinde izlerken, İtalyan sineması ve Antonioni toplu gösterilileriyle L'avventura'yı iki kez, L'eclise filmini de bir kez izleme şansı bulduk. Ayrıca gala filmleri kuşağında izlediğimiz Eros'u da eklersek liste bir hayli uzuyor.


Po Vadisi’ndeki bir şeker rafinerisinde çalışan Aldo, kocası tarafından uzun süre önce terk edilmiş olan Irma ile yaşamaktadır. Kocasının öldüğünü öğrenen Irma bir başkasıyla evlenmek istediğini söyleyince Aldo onu bütün köylülerin gözü önünde döver ve kızlarını alarak köyden köye, kadından kadına sürüklenir. Antonioni’nin en başarılı yapıtlarından biri ve Zeki Demirkubuz’un seçimi olan Çığlık hiçbir yere varmayan bir yolculuğun üzerine kurulu, sinemasal bir ağıt (festival kataloğundan).

şahane tokat sahnesi
Antonioni'nin izleyemediğim ender filmlerinden biri olan Il Grido'yu (Çığlık), yönetmeni dünya çapında meşhur eden filmi L'aventura öncesi döneme ait olduğundan (ki bu dönemden çok bahsedilmez) pek de ciddiye almamıştım. Fakat bu sene 19 yerli yönetmenin en çok etkilendikleri 30 filmden oluşan "film gibi 30 yıl" bölümünde, Zeki Demirkubuz'un seçkisinde "Çığlık"ı görünce hemen bileti yapıştırdım!



Film, yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi, modern çağdaki yabancılaşma ve iletişimsizlikten bahsetmekte. Tipik Antonioni imgeleri olan şantiye sahneleri, arka fonda gözüken modern toplu konutlar ve tabi ki fabrikada geçen birçok sahne bu filmde de mevcut. Ayrıca yalnız bir adamın kadınlarla olan başarısız ilişkilerini anlatan film, fena halde Demirkubuz'un "Kader"ine benzemekte. Filmimizin baş karakteri Kader'deki Bekir gibi birçok başarısız ilişki girişiminde bulunup, birbirinden sefil şehirlerde şansını deniyor. Kader'in devamı olan Masumiyet'teki gibi ortada zebil ziyan olan küçük kız çocuğu da cabası.


L'avventura'dan
90'lı yıllarda, klasik filmler izlerken yaşanılan yabancılaşmayla, günümüzde aynı filmi izlerken yaşanılanı kıyasladığımızda, aradaki farkın korkunç derecede arttığını bu filme bir kez daha yaşadım. Cep telefonu olmadığından 300 kişlilik bir kasabada bile birbirlerini bir türlü bulamayan karakterler, yolların yağmur yağmasıyla çamur deryalarına dönmesi ve bunun sonucu ayakkabılara yapışan çamurlar, şehirlerle tarım arazilerinin yürüme mesafesi kadar yakın oluşu gibi konular 90'lardayken bana bile gayet sıradan gelirken, şimdi tüm sinema salonunda kahkaha furyalarına neden oluyor. 10 yılda gerçekleşen bu hızlı değişim yeni jenerasyona bile 30'una gelmeden nostalji hissini yaşatabiliyor. 50'lerin bu İtalyan başyapıtı, kısa zamanda ne kadar çok şeyin değiştiğini, çamurlu sokaklarda büyümüş bizim kuşağa bir daha hatırlatıyor.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder