24 Nisan 2011 Pazar

Sportif Bir Haftasonu Volüm 2

Sportif bir haftasonunun ikinci bacağında basketbol var. Haftaiçi, arkadaşım (çok yakın değil ama) basketçi İgor Rakocevic'ten yaklaşan Efes-Fener derbisi için iki kişilik bilet istedim. İgor beni kırmayıp hemen yerimi ayırttı. Blog yazarlarımızdan Triple-double (lakabı Balıkesir'in Kareem Abdul Jabbar'ıdır. Kendisi bu isimden pek hoşlanmadığından, mahalledeki çocuklara kendine İverson demeleri için çikolata dağıttığı görülmüş) şanslı ikinci kişiydi.

pazardan aldığım gevrek ekmek
Biletler oyuncu kontejanından olduğundan VIP bölümünün en önlerinden olacağını tahmin ediyorduk. Sırf bu yüzden Jack Nicholson-vari (tabi hakeme elle müdahele yapmadan) izlemek için şık kıyafetlerimizi giyip güneş gözlüğümüzü takacaktık. Hatta en önde izlersek yapacağımız jest ve mimikleri belirlemiştik (meşhur Jack Nicholson sırıtışı dahil).


Pazar sabahı ilk iş Kasımpaşa'daki İnebolu pazarına uğramak oldu. Pazardan yeşilliklerin yanında enfes köy ekmeği ve dağ çileği aldım (Pazar ile ilgili ayrıntılı yazımı buradan okuyabilirsiniz). Eve varınca kahvaltı için ekmekleri enine ince ince doğradım. Üzerine küp domates, fesleğen, biber, taze sarımsak ve zeytinyağı karışımını koydum. En üste ise mozerella peynirini rendeledim. 10 dakika fırında kaldıktan sonra kıtır kıtır bir bahar yemeği çıktı ortaya. Yanına bal kaymak ve çayı da ekleyince yemeye doyamadık.



Yemekten sonra maç hazırlıklarına başladım. Güneş gözlüğü giyebilmek için lenslerimi takmam gerekiyordu. Elimi defalarca yıkamama rağmen biberin tadı elimden çıkmamıştı. Lensimi gözüme yerleştirdim ve şimşekler çaktı (bir milyonuncu kez başıma gelen bir durum bu. Her defasında elimi yıkarım ve her defasında biberin tadı elimden çıkmaz). Gözlerim ciğer gibi kızardı. Lensleri çıkardım ve vasat gözlüklerimle maça gitmek zorunda kaldım. Jack Nicholson planı baştan yatmıştı. Sinan Erdem'e vardığımda biletin çok da önde olmadığını, boşuna havalara girdiğimizi gördüm.


Neyse, vasatın üstü bir koltukta, vasatın üstü bir maç izledik. Maç uzatmaya gitti (uzatmaya gidince nedense çok şaşırdık. Penaltılara kalmış gibi tepki verdik). Dostum İgor 20 sayıyla ve süper bir performansla maçı bitirdi. Ama nedense sahada çok mutsuz görünüyordu. Heralde Türkiye'de pek de mutlu değil. Saha içinde konuştuğu kimse yok. Efesliler'in hepsi antrenmanda şakalaşırken o durmadan şut çekiyordu.

işte oturduğumuz koltuk
Ayrıca hemen arkamda duran Tuncay Özilhan (Efes'in patronu) yüzünden bağırmaya korktum. Fener'i destekleyemedim (ya, çıkarın şu adamı! derse). Dönüş yine her zamanki gibi balık istifi metrobüsle oldu. Artık Beyoğlu'ndan uzaklara gitmek beni çok zorluyor. Keşke 80'lerde olduğu gibi basket maçları Spor ve Sergi Sarayı'nda (şimdiki Lütfi Kırdar) düzenlense. Harbiye'ye yürüyerek maça gidebilirdik. Metrobüsle uğraşmadan sportif bir haftasonu geçirebilirdik. Bu arada kapalı spor salonunda izlediğim şahane Nike reklamını aşağıya ekledim. Yönetmen R.Rodriguez, oyuncular Kobe ve.....


Günün eylemi:

26 Şubat 1992 deki Hocalı katliamını anmak için Taksim Anıtı'nda yapılan eyleme denk geldim. Konuşmacının, Çinliler, Araplar ve Kürtlerin şu anki mevcudiyetinin yegane sebebinin Türkler olduğunu söylemesi üzerine olay yerini hızlıca terkettim. Unutmayalım haftaya 1 Mayıs....

24 Nisan'a cevap

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder