9 Ekim 2011 Pazar

Festivalden

Jane Eyre: Ergenlik çağımızın büyük kabusu. Ortaokulda bir dönem İngilizce dersini Jane Eyre'in karanlık iç dünyasını anlamakla harcadık. Ergenlik çağımızın en karanlık dönemlerinde vücudumuzun hızla değişmesi, durduk yere sesimizin kalınlaşması yetmezmiş gibi bir de bunalımların, buhranların beşiği Viktoryen döneminde geçen bu kitabı (üstelik İngilizce) hazmetmeye çalışıyorduk. Tabi ki hazmedemedik. Sonuç olarak akşam 5 çayı filmlerinin hepsine uzun süre önyargıyla baktık. Howard's End'den Remains Of The Day'e, Mansfield Park'tan Emma'ya bütün malikaneli, kostümlü filmlere eşit mesafede nefret besleyen erkek jenerasyonu yetişti. Ta ki bir İngiliz'in yapamadığını Ang Lee adlı usta yönetmen yapana kadar.


Sense And Sensebility'yi diğer tüm 5 çayı filmlerden üstün kılan unsur (her ne kadar Emma Thompson'un kıvrak senaryosunun katkısı yadsınamaz olsa da) usta yönetmenin İngiliz kültürüne dışarıdan tarafsız bir gözle yaptığı bakış ve galiba en önemlisi Viktoryen dönemde (bu dönem her ne kadar sanayi devrimine tanıklık etse de) hala varlığını sürdüren taşra yaşantısına Tayvanlı yönetmenin çok da uzak olmaması (en azından bir İngiliz'den daha fazla) gösterilebilir. İşte yeni Jane Eyre filmine de gitmeme sebep olan ikinci unsur da filmin yönetmeninin Japon kökenli Cary Fukunaga olmasıydı (birinci unsur tabi ki başrolde Michael Fassbender'in oluşu). Film bilhassa doğa sahneleriyle klasik 5 çayı filmlerinden uzaklaşıyor ve İngiliz olmayan bir yönetmenin dokunuşu hemen hissediliyor. "Modernleşen bir İngiltere'de kendi başına varlığını sürdürmeye çalışan kadın" teması, günümüz İngiltere'sinde yaşayan biri için çok yabancı bir konu olsa da, bir Türk veya bir Uzak Doğulu için oldukça tanıdık bir durum. Acaba bu tezimize göre iyi bir Western filmi için Orta Doğulu, hatta otorite boşluğunun en iyi bilindiği topraklar olan Orta Afrika ülkelerinden bir yönetmene başvursak başarı elde edebilir miyiz? Bilemem ama ergenlik çağında bir çocuğa Jane Eyre okutmak, ilkokul çağındaki çocuğa Oliver Twist okutmak kadar hastalıklı bir düşüncenin ürünü olsa gerek. Son bir soru daha; acaba neden bütün 5 çayı filmlerinde malikane yanması mevzusu yaşanıyor? Şimdiki zenginler için iflas etme neyse, Viktoryen dönemindeki zenginler için malikane yanması oydu herhalde. Bu, o kadar büyük bir kabus ki malikanesi yananların çoğu ya kör ya da felç oluyor.

Dipnot 1: Michael Fassbender bu filmde yine döktürmüş. Hem İngiliz asilini, hem de Alman askerini iyi oynayabilmek hüner ister. Bu arada Nazi subayı rolünü çok iyi oynayacağı konusunda garip bir hissiyatım var. Bu adama Der Untergang gibi büyük bozgunlu bir savaş film fena halde yakışır.

Dipnot 2: Bir festival geleneği(m) olan bilet yakma (film kaçırma) sorunsalım tam gaz devam ediyor. Bu senenin prömiyeri Hırsız Kedi Paris'te adlı şahane animasyonla yapıldı. Artık üzülmüyorum. Bu gibi durumları festivalin nazar boncuğu olarak kabul ediyorum. Bu arada açlık açısından Filmekimi diğer iki büyük festivale bence fark atıyor. İçerik açısından ikisinin de gerisinde olmasına rağmen yaz boyunca birbirinden sıradan filmlere maruz kaldıktan sonra insanın iyi film açlığı Ekim ayında tavan yapıyor. Hoş, İf! İstanbul'un, şehrin en soğuk, dolayısıyla en bunalım ayı olan Şubat'ta vizyona girip, yaşama sevinci verişinin; İstanbul Film Festivali'nin ise baharı müjdelemesinin (sinemacıların nevruzu) tadı da başka bir güzel. Ama artık bu şehir sadece klasik filmlerin gösterildiği (tabi ki Emek Sineması'nda) kalıcı bir sinemateki haketmiyor mu? Türkiye'nin "Medici"leri olan Eczacıbaşı familyasına duyurulur. Bunu da yaparsanız başımızın üzerinde yeriniz olacak. True Romance filminde gördüğümüz kadarıyla Detroit'te bile sinematek varken (en azından 70'lerin kung-fu filmlerini gösteren bir sinema vardı) İstanbul'da olmaması hüzün verici.

2 yorum :

  1. hayatımda izlediğim en donuk Jane Eyre uyarlaması idi, pek ruhsuz buldum:( hayal kırıklığı oldu benim için.

    YanıtlaSil
  2. Saf Ingiliz aksaninin hastasiyim affiniza siginarak. Mr. Fassbender`in tum filmlerine kefilim bir de:)

    YanıtlaSil