24 Aralık 2011 Cumartesi

Beyrut Lezzet Turu: Mükellef Sofralar 1

Lübnan lezzet turumuza mükellef sofralarla nokta koyacağız. Başta söylenmesi gerekeni sonda söyleyeceğiz. Şehirdeki iyi lokantaları internetten veya gezi rehberlerinden yakalamaya çalışırsanız kafanız karışabilir. Hele hele şehirde tavsiye edilebilecek o kadar çok iyi restoran varken. Ben, kara kaplı defterime not almaya başladığımda iki sayfayı tamamen doldurdum. Bir de 2-3 günlüğüne bu şehre geliyorsanız sıkı çalışılmış bir öğün programı olmadan darmaduman olabilirsiniz. Kronolojik sırayı bozmadan girişimizi yapalım.



Le Chef: Burası Gemmayzeh'teki Gouraud Caddesi'nde bulunan, tabiri caizse Lübnan işi esnaf lokantası. Esnaf lokantası dediğime bakmayın beyaz masa örtüsü ve içki servisiyle bir yandan da Fransız bistrolarını anımsatıyor. Ayrıca mutfağın dağınıklığı tam bir Lübnan klasiği. Le Chef bir aile lokantası. Aşçı baba, yardımcılar ise oğulları. Beyrut'a ilk geldiğimiz günün akşamı buraya uğradık. Eğer cumartesi günü Gemmayzeh'e gelirseniz, gündüz Gouraud Caddesi'nde "Souk El Tayeb" adlı ilk elden dağıtım yapan (Bir nevi köylü pazarı) sebze pazarına uğrayıp, akşamına da cadde sonunda Le Chef ile güzel bir yemek keyfi yapabilirsiniz.

Meşhur 14'lük
Hava olarak bizim esnaf lokantalarına benzese de, Türkiye'deki orta ve alt kesime hitap eden yerlerin en kötü özelliği, çoğunda içki servisinin olmaması. Kadınbudu köfte veya karnıyarık yerken rakı içmek istiyorsanız meyhaneye gitmenin dışında hemen hemen hiçbir şansınız yok. Hele hele dünyaca ünlü Türk buluşu döneri bira eşliğinde ıslatmak istiyorsanız istikametinizi Berlin'e çevirmeniz gerekiyor. Neyse ki Beyrut'ta durum çok daha iyi. Garson ortaya koca bir 14'lük (!) arakı koyunca keyifler yerine geldi.

Sağda babagannuş
Le Chef değişken bir menüye sahip. Hergün farklı yemekler çıkıyor. Şanslıyız ki buranın spesiyallerinden "djaj mah ruz" bugün menüde. Ama öncesinden sıcak lavaş, kırma zeytin ve küçük turplarla sabrımız sınanıyor. Zeytinler öyle lezzetli ki benim gibi yavan ekmekle bile karnını doyuranlar için zeytin-ekmeği yiyip masadan kalkmak işten bile değil. Ama masada koca bir 14'lük ve üç yiğit içici dururken arak keyfi yapmamak olmaz. Babagannuş bizim Antep restoranlarında yediğimizden çok farklı değil. Fakat burada yine türlü kuruyemişlerle lezzetlendiriliyor. Yine sulu, yine taze. 14'lük rakı ancak böyle bir iştah açıcıyla devrilebilir.

Djaj Mah Ruz
Djaj mah ruz önümüze geliyor. Tavuklu, çerezli pilav bu. O kadar çerezli ki sanki bir poşet Tadım karışık içine boca edilmiş. Kuru üzümden bademe, Antep fıstığından yer fıstığına herşey burada. Pilav sulu, tavuk yumuşacık. Haftanın bir günü bunun kuzu etinden yapılan versiyonu da çıkıyormuş. Merak etmedim değil. Bir çırpıda bitiriyoruz.


Devamında körili sebzeli tavuk geliyor. Körisi biraz bol olsa da yemeğin tıpkı bizim türlümüz gibi sulu olması kendini yediriyor. Djaj mah ruz kadar beğenmesek de buranın tavuklarında iş var belli. Ekipte et yemeden doyamayan kontejanında ise kuzenim (Lakabı lojistik dev) var. Babagannuş ile karnını acıktırıp, köfte ile son vuruşu yapmak niyeti. Gelen köfte ise utandırmıyor. Bizim Tire köftesine benzeyen bu yemek hem sulu hem de yumuşak. İçinde bolca maydonoz var. Beklediğimizin aksine baharatı az. Kimi rakıyla bitiriyor, kimi dürüm yaparak. Benim gibi ekmeksiz doymayanlar için ise bir taşta iki kuş vurup dürüm yapmak en iyisi. 14'lük azalıyor. Yarısı çoktan eriyip gitti.


Yarım ekmek döner ile bir kutu kolayı senkronize yemeyi beceremeyen, ayranı iki lokma yemekle tüketen ben, bu sefer de yemek-arak senkronizasyonunu ayarlayamadı. Kalan zeytinlerle güç bela 14'lüğü bitirip çayımızı içtikten sonra sıra geldi hesabı ödemeye. Merak etmeyin üç kişi yiyip içip üstüne çay keyfi yaptıktan sonra yaklaşık 40 tl ödeyip masadan kalktık. Gecenin sonunda kafamızda kalan tek soru ise "İyi de arkadaş biz o 14'lüğü nasıl devirdik?" oldu.


Abd El Wahab: Le Chef'e esnaf lokantası diyorsak Abd El Wahab'a Develi dememiz gerekiyor. Achrafieh'te bulunan bu güzel restoran, biraz turistik olsa da şehrin en iyilerinden. Üstelik sadece içki-meze keyfi yapmak isteyenler değil, güzel kebap yemek isteyen muhafazakar müslüman aileler de burayı tercih ediyor. Bizim ülkemizdeki gibi içki içenlerle içmeyenlerin mekanları henüz tam olarak ayrışmamış. Sırf bu farklılık meselesi için iç savaşların çıktığı düşünülürse, halkın önyargısızlığına saygı duymamak elde değil.


Abd El Wahab keyfimize arakımızı sipariş ederek başlıyoruz. Aman 70'liği deviririm diyenlere dikkat. Arakın alkol oranı yüzde 53. Yani bizim rakımızdan yaklaşık yüzde 15 civarı daha ağır. Hesap kitap yapmadan sipariş vermeyin. Biz ise 14'lüğü devirmenin verdiği cesaretle bir büyüğe giriştik. İyi de etmişiz.

Sol üstte favorimiz patlıcan
Patlıcan kontejanından babagannuşu daha önce özümsediğimiz için yenilik peşindeyiz. Beyrut çarşı-pazarında sıkça raslaştığımız küçük patlıcanlardan (Bizdeki Girit kabağına benzer küçük kabaklarla birlikte) yapılan, ceviz ve sarmısakla doldurulmuş patlıcan turşusu, zeytinyağı ve limonla servis ediliyor. Günün ilk vurgunu geliyor. Körpe, yumuşak ve yoğun bir tadı var. Belli ki araka güzel malzeme olacak. Tadı o kadar tesirli ki badem kadar bir parça ağzınızda yoğun bir tat bırakıyor. Yavaş yavaş yemelik. Rakıya meze olsun diye köfteyi 45 parçaya bölen amcaların kaleminden. "Patlıcan olsun çamurdan olsun!" adlı tezimiz bir sağlam kanıtla daha kuvvetleniyor. "Labneh" geliyor. Sanılanın aksine bizdeki gibi peynir değil. Bildiğimiz süzme yoğurt. Lübnan'da hemen hemen tüm sofralara uğruyar bu meret. Tıpkı humustaki gibi içine koca bir delik açılıp zeytinyağıyla nemlendiriliyor. Bizim gibi ekmeği banmayı seven varoşlar için bulunmaz fırsat. Yemek burada sonlansa bile benim için sorun yok! Ama şu etsever vampir kuzenim yok mu? Börülceyi bile kıymalı yiyor. Tabi ki iftara devam ediyoruz. Hala ana yemeklere gelemedik. Araya birkaç meze sıkıştırdıktan sonra sıra geliyor Lübnan'ın meşhur salatası "tabouleh"e. Kazağı ters çevirdiğinizde dışarıdaki ana renkler, içeride ara renkler oluverir ya, tabouleh ile kısırda da aynı ilişki var. Kısıra yeşillikli burgur yemeği dersek, taboulehe ise burgurla süslenmiş salata diyebiliriz. Lübnan sofralarının "fattoush" ile beraber iki büyük salatasından biri. Olmazsa olmazlardan. Devam ediyoruz.

Baş garson Paul
Kızartma hellim (Halloumi), humus ve diğerleri... Hepsi kusursuz. Hellim dökme tavada sıcağı sıcağına geliyor. O kadar beğeniyoruz ki ertesi gün markette hellim bakınıyoruz. Rakılar karafa koyuluyor. Baş garsonumuz Paul sanki atom karınca. Cüssesine bakmadan ordan oraya koşuşturuyor. Bir dediğimiz iki olmuyor. Arak bizim rakılardan daha şekerli. Anason kokusu yumuşak. Haliyle içimi daha kolay. Fakat şerbet gibi tadına aldanıp hızlı giderseniz sonu felaket. Başta dediğim gibi alkol oranı Kulüp Rakı'dan bile hallice. 

Kebaplar karmakarışık
En sonunda ana yemeklere ulaşabiliyoruz. Abd El Wahab'ın dillere destan ızgaralarına geldi sıra. Bir yandan enfes sarmısak sosuyla tavuk, diğer taraftan et azmanı kuzenimin tedirginliğini dindirecek karışık ızgaralar. Yanında mangalda kızarmış küçük patates, soğan ve domatesler. Sımsıcak lavaşlarda bizim Adana kebabımıza benzer şiş köfteler hızlıca götürülüyor. İçki adabımız pek kıt. Daha rakıları yarılamadan etler silip süpürülüyor. İyi de ediyoruz. Çünkü en sona öyle büyük bir meyve tabağı geliyor ki, arakla (Ya da rakıyla) en iyi giden meyveyi keşfetme şansımız doğuyor. Muz ile başarısız bir deneme yaptıktan sonra, hurmayla arakımızı yudumluyoruz. O da ne! Yeşil erik rakı ortaklığının sonu mu geliyor? Yoksa rakının "pezevengi" kavun efsanesi bitiyor mu? Bu ikiliyi acil denemenizi öneriyorum. Aman dikkat hurmanın biraz yumuşak olmasına dikkat edin. Bu meret çok tehlikeli bir meyve. Tıpkı yeni dünya (Malta eriği) gibi. İyisi vezir, kötüsü rezil eder. Birde ikisinin karışımı malta hurması var. O çok ayrı bir konu.


Ne demiştik. Meyveler. Ardından da tatlı. Artık iyice kıvranmaktayız. Tatlı biraz fazla mı olacak ne. Ama yok. Tatlı bağımlısı (Neyin bağımlısı değil ki! Tatlı, içki, et...) kuzenim hakkından gelecektir bunun. Öyle de oldu. Göz açıp kapayıncaya kadar bu pişmaniye ve dondurma karışımı, bal ve çerezlerle bezeli arabesk tatlı bitivermişti. Dondurmanın ferahlığından olsa gerek hiç de ağır gelmedi bizlere.


Sonuç. Hesap gelmeden sonuç cümlesi yazılamaz. Hesap can sıkarsa yediğimizin kıymeti kalmaz. Abd El Wahab Tike veya Develi ayarında bir restoran. Tabi kebaplarını kıyaslarsak. Mezelerini ve içki çeşitliliğini de ekledik mi ikisini de sollayabilecek kapasitede. Fiyat mı? Şehrin en sofistike mahallesininde, Beyoğlu'ndaki sıradan bir ocakbaşı restoranındaki kadar hesap ödedik. Üç kişi, bir büyük, beş-altı çeşit meze, ikisi karışık olmak üzere üç ana yemek, meyvesiyle, çereziyle, tatlısıyla, kahvesiyle yaklaşık 200 tl. Başta dediğimiz gibi personel hızlı ve güler yüzlü. Beyrut pahalı bir şehir olabilir ama İstanbul'da çok çok pahalıya yaşadığımızın bir kanıtı daha. Aynı masayla Develi'de başımıza ne gibi felaketler gelirdi siz düşünün. 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder