28 Şubat 2011 Pazartesi

Püf Noktalar: Karaköy


Püf noktalar serisine Karaköy ile devam ediyoruz (ilki olan Eminönü bölümüne buradan ulaşabilirsiniz). Turumuza Karaköy'ün simge yapılarından(!) katlı otoparkla başlıyoruz. Katlı otopark Karaköy'ün birçok meşhur esnafını barındırmasıyla ünlüdür. Ön cephede Karaköy Güllüoğlu ve Namlı (hatta şimdilerde bir diğer simge Karaköy esnafı "Çerkezköy" de bu bölümde dükkan açmıştır) konuşlanmışken arka tarafta ise Karaköy'ün göz ardı edilmiş (biraz da Güllüoğlu'nun gereksiz popülaritesinin gölgesi altında kalmaktan olsa gerek) baklavacısı Köşkeroğlu bulunmaktadır.


Namı Güllüoğlu kadar duyulmasa da başta kadayıfı olmak üzere katmeri ve bilimum baklavaları (şöbiyet ve gelin bohçasına dikkat) abartısız İstanbul'un "en" iyisidir. Tatlısının dışında sabahları çıkan su böreği ve yanına da el yapımı limonatası (Beyoğlu'nda el yapımı limonata yazısını gördüğünüz anda 10 tl yi gözden çıkarıyorsunuz, burada ise gayet makul bir fiyatta) bir diğer klasiğidir. Ayrıca yan tarafta bulunan kebap bölümü ise başta lahmacun ve içli köftesiyle yörede bulunan etseverlerin uğrak yeridir.


katmer

Bir diğer es geçilmeyecek yer ise meşhur İstiridye Balık Lokantası'nın ilerisinde bulunan Taşfırın Çıtır Simitçi'sidir. Simitçi deyip geçmemek lazım buranın simidi o kadar dillere destandır ki, Taksim Meydanı'nda bulunan birkaç seyyar simitçi simitlerinin buradan getirildiğini tezgahlarına not düşmüşlerdir. Buranın simiti akşama kalıp bayatlasa bile tadından birşey kaybetmez. Sahibine lezzetinin sırrını sorunca, susamın ve unun kaliteli olması gerektiği, odun ateşinde pişmesinin lezzetini katladığı yanıtını alıyoruz. Boğazkesen-Tophane hattında birçok taşfırın simit dükkanı olmasına rağmen burası lezzetiyle diğerlerinin bir adım önüne geçiyor.


Tabiki bir bölümde Karaköy turumuzu tamamlamak mümkü değil. Sonraki yazılarımızda az önce bahsettiğimiz İstiridye Balık Lokantası'na, yörenin esnaf lokantalarına ve şarküterilerine göz gezdireceğiz. Tabi buralarla ilgili yazı yazabilmek için kararınca para gerekmekte. Ay başında maaşımız yattığı an tekrar Karaköy yollarını tutacağız.

19 Şubat 2011 Cumartesi

2011: Bir Perde Pilavı Macerası

işte yeni göz ağrımız
İstanbul'un Chinatown'u yok! diyenlere en güzel cevaptır "Fatih Kadınlar Pazarı". Halk arasındaki bir diğer adı ise, New York usülü lakapları andırırcasına "Küçük Siirt"tir. Burası İstanbul'un et merkezidir. Doğudan gelen bilimum et ve sakatat burada toplanır. Kelle, ciğer, işkembe severler için tam bir cennettir (her ne kadar geçen sene yapılan belediye düzenlemesi sonucu ihtişamını birazcık yitirse de). Ayrıca bal meraklıların pek sevdiği Siirt pervari karakovan balını da kolayca bulabilirsiniz buradaki dükkanlarda.

büryanlar askıda
Kadınlar pazarının bir diğer özelliği de, tıpki biraz aşağısındaki bulunan Horhor'daki gibi, birbirinden güzel kebapçıları barındırmasıdır (hepsi aynı seviyede olmasa da). Bizim favorimiz ise dev karpuzun içine oturmuş bebek tabelasıyla insanı kendisine çeken "Diyarbakır Sur" lokantasıydı. Büryan kebabı, çiğ köftesi ve özel saç kavurmasının yanında perde pilavı da bir diğer spesiyaliydi.

kadınlar pazarından görünüm
"Di"li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü 2 sene önce Vedat Milör'ün burayı programında ballandıra ballandıra anlatmasından sonra mekan iyice kalabalıklaşmaya, servisler soğuk gelmeye, en kötüsü de fiyatlar iki katına çıkmaya başladı (Vedat Milör sendromu). Son uğradığımda kebaplara zam yaptığını bildiğimden perde pilavı yiyerek paçayı kurtarayım dedim. Fakat bir adet perde pilavına 15 tl verince işin tadı tuzu kaçtı. Ben de karşı tarafta bulunan (daha önce niye keşfetmediğime yanarım) Siirt Şeref Büryan Kebab'ı keşfettim. Hem fiyatları makul, hem de Sur'a göre daha tenhaydı. Ayrıca büryan kebabının bir Siirt yemeği olduğuna burada yiyince inandım.

işkembeler, yürekler, beyinler
Perde pilavında yediğim kazıktan sonra bir daha ağzıma sürmez oldum. Ta ki kuzenim evinde yapacağı yılbaşı partisinde, perde pilavı yapmayı önerene kadar. Fakat bu kez yanında birkaç et yemeği olacağından içine tavuk konmasını istemedik. Hem daha hafif olacaktı, hem de daha çok yiyebilecektik (Diyarbakır Sur'da etle çiğ köfteyle o kadar uğraşıyorsunuz ki perde pilavı gelene kadar doyuyorsunuz. Doymasanız bile en sona gelecek olan şahane dondurmalı tatlılarına birazcık yer kalsın istiyorsunuz).

sakatat düşmanlığını pekiştirecek bir görüntü
Kuzenim kuş üzümü hariç (kuş üzümü düşmanıdır kendisi. Bir insan kuş üzümünü niye sevmez bilmem. Kumpiri de kısır+mısırlı yemesi de bir diğer alamet-i farikasıdır) tüm malzemeleri eksiksiz aldı. Sıra geldi yapımına. Kademe kademe işin nasıl kotarıldığına bakalım isterseniz.

İç malzemesi:

  • 2 adet tavuk göğsü ve kuş üzümü (biz bunları koymadık)
  • 1/2 kg pirinç
  • 200 g badem
  • baharat
Yapılışı:

1. Bademlerimizi suda bekletip kabuklarını soyuyoruz. Sonra tereyağında güzelce kavuruyoruz.


2. Bademler kavrulana kadar işleme devam....


3. Kavrulmuş bademleri daha önceden pişirdiğimiz hafif diri pilava döküyoruz. Pilava bire bir ölçüde su koyarsak tam kıvamını buluyor. İçine dilediğiniz baharatı koyabilirsiniz. Hatta iç pilav gibi de yapabilirsiniz. Kuş üzümü, tavuk veya tavuk suyu başlıca tercih edilen malzemelerdir.


4. Sonra pilavın dışını kaplamak için hamurumuzu güzelce yoğuruyoruz.


5. Biri tencereyi kaplamak için, biri de üstünü örtmek için 2 parça olacak.


6. Tencere veya geniş kabımızın dibine bademler dizilip hamuru serebiliriz. Kabı yağlamayı unutmayın.


7. Diğer hamurla da üstünü örtelim.


8. Pilavımız fırına koymaya hazır.

hamarat eller
8. Fırından çıkınca 5-10 dakika dinlendikten sonra yemeğimiz hazırdır.


9. Afiyet olsun......

17 Şubat 2011 Perşembe

Finlandiya Ulusal Müzesi

2011 yılının ilk resmi iş gününde (2 ocak) ziyaret ettiğim Finlandiya Ulusal Müzesi, museokatu (müze sokağı) üzerinde olmasına rağmen, bir kiliseyi ya da küçük bir kaleyi andıran görüntüsüyle fazla dikkatimi çekmemişti.


Birinci katında bulunan madalya, nişan, mücevher ve dekorasyon koleksiyonları (özellikle Finlandiya'nın İsveç Krallığı'na bağlı olduğu döneme ait olanlar) görülmeye değer. İlk katta ayrıca Finlandiya'nın "prehistorik" tarihine ilişkin eserler sergilenmekte ki fazla ilgimi çekmedi.


İkinci katta, orta çağdan bu yana Finlandiya'daki toplumsal yaşamı anlatan mütevazi ama etkileyici koleksiyonlar bulunuyor. Özellikle saatler, farklı etnik grupların (Laponlar ve Roma) geleneksel giyisileri ve ahşap konut dizaynından etkilendim. Endüstriyel gelişim öncesi kırsal Fin toplumuna ilişkin eserler sergisi de sıkılmadan gezilebilir. Bunun dışında müzede geçici tematik sergiler de bulunmakta. Müzeye giriş ücreti 7 Euro (Ögrenci 5 Euro). Salı günleri saat 17.30-20.00 arası ise ücretsiz olarak gezilebilir.

13 Şubat 2011 Pazar

Ekşi Sözlük 12 Yaşında!

Neverland duvarları

Yakın zamanda bloğumuza teknoloji yazılarıyla katılacak "geek" arkadaşımız TOI'nin (sözlükteki ve blogdaki kod adı) taa İnegöller'den ekşisözlük zirvesine gelmesiyle, biz de blogca (birer sözlük yazarı olarak) zirveye teşrif etme kararı aldık. Tabi küçük bir konaklama sıkıntısı çeken TOI'yi, rastgele Tophane turumuz esnasında karşımıza çıkan şahane hostel "Neverland" diyarına yerleştirdik.

Neverland duvarları

Kahvaltı da dahil 20 tl ye İstanbul'da bulunabilecek en uygun ve en temiz hostel olsa gerek. Ama bizi en çok etkileyen şey ne hostelin kafesinin sevimliliği, ne de güleryüzlü personeli oldu. Her bir katın duvarlarında bezeli boy boy graffitiler, grafikler yazılar, stickerler aklımızı başımızdan aldı (hele binanın dışına işlenmiş bir graffiti vardı ki). Eşyaları hostele yerleştirip doğru sözlük zirvesinin yapılacağı Hilton'a yöneldik.

şahane bir çalışma daha

Grubumuz, bir faal sözlük yazarı (ben, yani "okanfett"), iki de sözlükten kovulmuş yazardan (Travis Bickle ve daha 2 gün önce zirveye davetiye aldıktan hemen sonra atılan Toi) oluşuyordu. Travis Bickle'nin kovulmasının nedeni ise bendim. Yıllar önce Travis Bickle gibi güzel bir niki kimseye yar etmeden sözlük yazarlığını kapan Ülke (aynı zamanda bloğumuzun da Helsinki sorumlusu), bir gün ekşi "account"unu açık bırakıp gitme hatasında bulunarak, art arda onlarca "entry" girmeme fırsat vermişti. Sonrasında olay, çaylaklığa düşürülüp, bu statüyü hazmedemeyen bloggerımızın istifasıyla (kovulmayla karışık bir istifa) sonuçlanmıştı.


Neverland'in yan duvarındaki devasa eser

Zirvenin programı ise heyecan vericiydi. Cem Yılmaz süpriz bir performansla (günah çıkarma seası düzenleyecekmiş) programa dahil olmuştu, ardından Ünlü, Bedük ve türlü türlü DJ performanslarıyla bezeli organizasyon, sabah 5'e kadar devam edecekmiş. Fakat biz Hilton'a geldiğimizde bir de ne görelim, yaklaşık 1000 kişi daha kapılar açılmadan kuyrukta bekliyordu. 1 saatlik beklemenin ardından kapılar açıldı ve itiş kakış içeri girdik.



İçeri girer girmez her festivalde birbirinden sıkıcı oyunları, yüksek desibelli ses sistemleriyle bağıra bağıra anlatan araba firmalarının tacizine maruz kaldık (biliyorum biraz fazla yakınıyoruz ama bu araba firmalarının çirkin gürültüsünden gına geldi. En azından içki ve gıda firmaları bişeyler ikram ediyorlar, bunlar ise safi zarar). Bu festivalde buldukları oyun ise parmak güreşiydi. Allahtan "geek" arkadaşımızı oyalayacak Playstation move gibi türlü türlü elektronik oyuncaklar vardı. Biz de biralarımızı alıp bir köşeye kıvrıldık.

kapıdan kovulup bacadan girenler Travis ve Toi

Fakat bir saat geçmeden darlanmaya başladık bile. Karnımızın acıkmasıyla beraber yönlendiğimiz Bambi'nin önündeki yaklaşık 500 kişilik kuyruğu görünce zirveyi terk etme kararı aldık. Fakat taaaa İnegöller'den gelen arkadaşımız Cem Yılmaz'a günah çıkarmak istediği için onu da zirvede bırakıp (o da yarım saat daha fazla dayanabildi) doğru Taksim yollarına düştük. Tabi daha sonrasında Cem Yılmaz veya Bedük'ün performanslarını takip etmek için evden ekşisözlüğü kurcaladım. Dediklerine göre çok da birşey kaybetmemişiz.

Rock'n Coke'dan beri canımızı sıkan kart uygulaması zirveye de bulaşmıştı



Bu arada Triple-Double arkadaşımızın tayini (!) Libya'ya çıktığından bloğumuza İstanbul ve Helsinki'nin dışında Trablus şehri de katılacak. Eylül ayında ise Toronto ile alanımızı genişleteceğiz. İnegöl'den bildirecek çiçeği burnunda yazarımız Toi'nin ilk yazısının İnegöl köftesi üzerine (herkesin beklediği gibi) olacağını şimdiden müjdeleyelim.

Geç Gelen Edit: Vural arkadaşımız bundan sonra Toi nikiyle değil "The Nerd" nikiyle sanal yaşamına devam edeceğini beyan etti.

8 Şubat 2011 Salı

Hızlandırılmış İzmir Turu 2

İzmir'de yerel basın

Uzun süredir tamamlayamadığımız bir seriydi "hızlandırılmış İzmir turu". Hatta araya o kadar çok zaman girdi ki, ne yazacağımı bile hatırlamıyorum (birincisine buradan ulaşabilirsiniz). Hatırladığım kadarıyla "hızlandırılmış İzmir turu" şehrin simgeleri üzerine güzellemeler (bazen kötülemeler) şeklinde olacaktı. Turumuza gazete bayilerine uğrayarak başlıyoruz. Uzaktan bakınca İstanbul'dan çok da farklı olmayan görüntü, yakınlaştıkça yerel basın başlıklarını gördüğümüz anda değişiyor. Gazeteyi alıp, arka taraftaki spor sayfalarına baktığınızda ise, fark iyice belirginleşiyor.


İkinci noktamız ise İzmirliler'in anlata anlata bitiremediği, her İzmir-İstanbul savaşında "İstanbul'da bir Sakız Adası bile yok" gibi saldırılara sebebiyet veren pek popüler mekan. Tabi bu kadar çok anlatılan mekana karşı tüm önyargımla, hakarete, aşağılamaya hazır bir vaziyette gittim. Ama ablam ruh halimi bir çırpıda çözmüş olacak ki, bu mekana giren herkesin "fix" menüsü olan "Türk kahvesi yanında damla sakızı macunuyla çeşnilendirilmiş bir bardak su" spesiyalini es geçip, bana zorla sıcak beyaz çikolata (ki beyaz çikolatayı hiç sevmem) içirdi. İyi de yaptı. Bu şahane tadı daha ilk yudumlayışımda telefona sarılıp orayı burayı arayarak havamı attım.

Sakız Adası'nda alışveriş bölümü de var

Tariş-Konak

Veeee pek kıymetli İzmir'in A.O.Ç'si TARİŞ. Daha önce Eminönü'nde bulunan "Ayvalık Vakıf Zeytinlikleri İşletmeleri" yazımızda devlet destekli marketlere, komünizmden fırlamış reyonlara methiyeler düzmüştük (bizim methiyemize buradan, Ece Temelkuran methiyesine de buradan ulaşabilirsiniz). İşte Tariş bunun en iyi örneği. Geçen yıl alınan "tedbiren tasfiye" kararını duyar duymaz stres olmuştuk. Neyse ki süreç fazla uzamadan olumlu sonuçlandı da yüreğimize sular serpildi. Tariş'in baştacı ürünü incir hem İstanbul'da açıkta satılan yavan incirlerden yarı yarıya ucuz, hem de İstanbul'un züppe incirlerinden kat be kat lezzetli. Hatta hediyelik olarak satılan biraz daha pahalı her biri ambalajla kaplanmış başı ve dibi koparılıp sarmalanmış incir, İzmir'den alınacak hediyeler listesinde başı çekiyor benim için. Kekikli, defneli ve lavantalı sabunları ise zerre katkı maddesi içermemesine rağmen mis gibi kokuyor. Ayrıca zeytin ve zeytinağı ürünleri de insanı utandırmıyor.


Bir diğer İzmir simgesi ise, İstanbullu rakiplerini donunda sallayan "has kokoreççiler akımı". Has diyorum çünkü İstanbul'da domates ve biberle menemenleştirilen Şampiyon-vari kokoreç çetesini donunda sallayan kokoreççilere sahip bu şehir. En önemlisi lezzetin de ötesinde malzemesi bol buralardaki kokoreçin. Şampiyon çetesi, ekmeğini kokoreç dağına değdirip, ekmeğe yapıştığı kadar kokoreç verirken (hatta ekmeğe biraz fazla kokoreç tutunmuşsa fazlalıkların silkelendiğini gözlerimle gördüm), İzmir piyasasının 2 katı fiyatları da yürek hoplatıyor. İşte rastgele denk geldiğim İzmir'in en iyi "2." kokoreççisi unvanına sahip (İstanbul'da kimse 2. olmayı kabullenemezken ne de güzel övünme bu) Dombili Kokoreç'de enfes lezzetiyle beni hayal kırıklığına uğratmadı. Bir kere taze ve lezzetli yöre ekmeğine, kokoreç yerine kalın bağırsak da koysalar (abarttım biraz) lezzetle yerdik.