31 Mart 2011 Perşembe

Helsinki Street Art

Helsinki'de sokak sanatçıları tarihi binaların restorasyonlarında kullanılan paravanları boş bırakmıyor.



Fotograflar: Mert Yavaşça

27 Mart 2011 Pazar

Havai Lostra


Eminönü'de hemen hemen bütün dükkanlar giderek birbirine benzese de nevi şahsına münhasır yerler de yok değil. Ali Muhiddin'in Eminönü şubesi, kokteyl malzemeleri satan Nüans, Filibe Köftecisi gibi dokusunu koruyabilen ya da ilginç ürünler satan dükkanlar yer yer karşınıza çıkabiliyor.


Sultanhamamı Meydanı'na varmadan hemen solda bulunan Robenson Şemsiye de bunlardan biri. Şemsiye, benim için yağmur yağdığında kıyıdan köşeden türeyen satıcılarından alınan şeffaf naylon tasarımlardan ibaret olsa da buraya kayıtsız kalamadım.


Dükkan 1882 yılında, İstanbul'da yaşayan bir İngiliz tarafından kurulmuş (Türkiye'nin ilk şemsiye dükkanı). Dükkanın içi 50'lerden kalma havasını hala korumakta. Ahşap tezgahların arkasında ise küçük bir "şemsiye müzesi" bulunuyor. Jacques Demy'nin tüm diyalogları şarkılardan oluşan şahane filmi (yönetmenin kendi deyimi ile pop-art opera) "Cherbourg Şemsiyeleri"ndeki küçük dükkanı aratmayacak derecede şirin olan bu dükkana, kaliteli şemsiye-severler bayılacak.


Bir diğer fetiş dükkanımız ise Beyoğlu'ndan; enfes alışveriş merkezimiz "Demirören İstiklal"in arasında Hacı Abdullah'ı geçince solda. Ayakkabı boyacılarından korkarım. Vakti zamanında birçok arkadaşım sokaktaki ayakkabı boyacılarından defalarca kazık yedikleri için ("sigaran var mı abi?" efsanesine maruz kalan en az 5 arkadaşım var hatta biri de yabancı) evde ayakkabılarımı kendim boyarım (hiç tatmin olmam o da ayrı konu).

Kuruluş 1951
Yakın zamana kadar işim düşmediğinden (lostra kurumundan da pek haberdar olmadığımdan) önünden her geçişimde taht şeklindeki yüksek koltuklarda ayakkabılarını boyatan müşterilere garip garip bakardım. Müşterilerin, sanki masaj yaptırırmışcasına koltukta zevkle mayışmış halde oturmalarına anlam veremezdim. Ta ki delik deşik, topuğu aşınmış ayakkabımı buraya bakıma verene dek. Eski ayakkabımı pırıl pırıl yeni haliyle teslim alınca inanamadım. Düzeyli çalışanları ve kültürlü işyeri sahibi de Havai Lostra'nın bir diğer artıları. Poşetleri ve makbuzları ise şık tasarımlarıyla tadından yenmiyor.


Retro makbuzlar

25 Mart 2011 Cuma

Gurbet Hikayeleri: Kendine Hayrı Olmayanlar 3. Kısım: İtalya 90

ITALYA 90




Her halinden Almancı olduğu belliydi. Emre bunu ilk bakışında fark etmişti. Metin, doğma büyüme Bremenli'ydi. Dayıları, usta dayısı oluyordu, Bremen’e gelince o da onların yanında çalışmaya başlamıştı. Zaten okulla pek alakası yoktu. Liseyi güç bela bitirmişti. Okuduğu okuldan çıkan birisinin bu ülkede başarılı olma şansı yok gibi bir şeydi. Bir süre Türk repçi "gangsta" ortamlarına kenarından bulaşmış, ama ailesinin bin bir türlü uğraşıyla, oralarda fazla takılmamıştı. Ama ailesinin bildiğinden daha fazla çetelerin içinde yer almış, ve yine ailesinin bildiğinden daha fazla onlardan gördüğü bazı alışkanlıklar edinmişti. Tıpkı şu an elinde tuttuğu balaban gibi. Gerçi dayısının haberi vardı bu olanlardan, göz de yumuyordu, ama işini aksatmaması şartıyla. Yoksa yoğun vakitlerde böyle bir laubaliliğe kesinlikle tahammül etmezdi. Ama yeğenini de severdi. Ara sıra, iş bitiminde dayısına cigaralık hazırladığı olmuştu.


Emre’yle karşılaştıkları o gece, muhabbetin ilerleyen dakikalarında, bu sefer Emre, nadiren olurdu ama, biraz da heyecandan elleri titreye titreye yapıştırdığı uzun zıvanalı cigaralığı içerlerken, Metin Emre’yi Radovan’la tanıştıracağını söylemişti. Emre’nin derdine Radovan çare olacaktı. Sırp olan Radovan ya da Metin’in söylediği biçimle Rıdvan’la, uzun süredir tanışıyorlardı. Metin’in koyu Fenerbahçeli olması onu Rıdvan diye çağırmasında kesinlikle etkiliydi. Babasının bütün çabalarına rağmen, dayısı Metin’i Fenerli yapmıştı. Belki de Rıdvan’ın kendisiydi onu gerçekten Fenerli yapan. Orta sahadan aldığı topla kasap Yesiç’in kayarak müdahalesine rağmen Altay defansını yararak rüzgar gibi içeriye sokulduğu ve kaleci Kadir’in ayağını kaldırdığını fark edince, dönemeyeceği anda yanından yuvarlayıp attığı o muhteşem plasesi hala gözlerinin önündeydi. Ara sıra da Radovan’ı sadece “Şeytan” diye çağırırdı. Radovan çoktan şeytanın ne anlama geldiğini Metin’den öğrenmişti. Hatta bir keresinde, saçlarını Rıdvan’ın saç şekli biçiminde kestirmiş ve Metin’in dayısının, bir Boluspor maçının ardından Erdi’den aldığı üzerinde “Emlak Bankası” yazılı formasıyla fotoğraf dahi çekinmişti. Radovan ve ailesi Yugoslavya’daki savaştan kaçıp önce Bochum’a, sonra babasının Novi Pazar’dan komşularının sayesinde limanda taşımacılık işi bulmasıyla Bremen’e taşınmışlardı. Metin’le Radovan’ın yolları birlikte okudukları okulda kesişmişti. Okul bir vakit sonra artık her ikisi içinde sosyalleşmek ve vakit geçirmekten fazla bir anlam ifade etmemeye başlamıştı. Geleceğe dair bir umutları zaten yoktu. Metin yine iyi kötü dayısının yanında dönercide çalışıyordu, Radovan ise, daha riskli ama daha kolay yoldan para kazanmanın yolunu torbacılıkta bulmuştu.

meşhur panini çıkartmaları
Metin, Emre’yi alıp Rıdvan’la buluşmak üzere onu “Italia 90” isimli kahve ve bar karışımı bir mekana götürdü. Mekanın tabelası İtalya 90’ın simgesi olan kırmızı, beyaz ve yeşil küplerden gövdesi ve kafası bir futbol topu olan adam şeklindeydi. Radovan’ın anlattığına göre, burası hiçbir zaman bir İtalyan’ın olmamıştı ya da bir İtalyan tarafından işletilmemişti. İsmi Italia 90 olmasına rağmen, mekan ticari zekası yüksek, Napolili bir pizzacıda garsonluktan, taksi şoförlüğüne, ve daha sonra daha karlı olduğunu düşündüğü mitfahrcılığa ve sahte Batı Alman markı basmaya bin bir türlü dalavereli işe girip çıkmış ve bir süre de amatör kümede oynayan “Yugostern” takımının antrenörlüğünü yapmış, kumarbazlığı da olan Josip adında bir Arnavut’undu. Italia 90, gündüzden içmeye başlayan ve bahis oynayan Tito dönemi Yugoslavya’sının her bir milletinden insanı bir araya getiriyordu. Radovan’ı günün herhangi bir vaktinde burada bulmak mümkündü. Metin, Emre’yi arkadaşı Radovan’la tanıştıracak, böylelikle Emre kendisi için bir şekilde önemli olan cigaralık bulma sorununu çözmüş olacaktı. Radovan Metin’in ısrarlarına rağmen ondan hiçbir zaman para almamış, ya birlikte içmişler ya da hiç olmazsa iki çiftli vermeyi eksik etmemişti. Emre içeriye girdiğinde sigara dumanının ardından görebildiği kadarıyla gözlerini küçük bir ekrana dikmiş, henüz on yedinci dakikası oynanan ama Partizan’ın Kızılyıldız’a karşı 2-0 önde olduğu maçı heyecanla takip eden kalabalıktan duyduğu hafif tedirginliğini atlatmak üzereydi ve durumdan hoşnut olmaya başlamıştı.

2. bölüme buradan ulaşabilirsiniz

23 Mart 2011 Çarşamba

Gurbet Hikayeleri: Kendine Hayrı Olmayanlar 2. Kısım: Döner

DÖNER

Emre, “Çok acıktım lan” dediği anlardan birinde, bir gece vaktinde tanışmıştı Metin’le ilk olarak. Canı döner çekmiş, “bu sefer de burayı bir deneyeyim” diyerek “Köyüm Imbiss”den içeri adımını atmıştı. “Almanca da “ö” ve “ü” harflerinin olmasının avantajını kullanmışlar” diye düşünerek gülümsedi.
“Selaaamın…” derken cevap geldi.
“Va Aleyküm selam.” Emre kısa bir süre durakladı.
“Usta bir döner yapcan mı bana, soğan olmasın yalnız”
“Ekmek arasına mı yapayım, rollo mu olsun?”
“Lavaşa sar bizimkini sen.”
“Rollo yani?”
“Öyle diyosan öyledir.”
Duvarlarda Kapadokya, Beyazıt Camii, su içen atlar ve bir milli takım posteri vardı. Emre Aşık’ın şu anki halini aklına getirdi, posterdeki on yıl önceki haliyle aynı bebek yüzlü olduğunu düşündü.
“Biberin acı mı usta?”
“Acı ama tatlı bir acısı var.” Usta turşuya uzanmış, Emre’de bu hareketi geri çevirmeyerek bir biber turşusunu ağzına atmıştı. Gerçekten de biber acıydı ve nasıl oluyorsa hakikaten tatlı da bir acısı vardı.
“Salata hepsinden olsun, cacık da koy oldu mu usta.”
“Sen otur, bir sandalye çek, çay vereyim ?”
“Çaya hayır demem.”
Usta kafasını hafifçe sağa doğru eğip, sağ gözünü kırparak, eyvallah başım üstüne anlamında bir hareket yaptı.
“Cengiz çay ver yakışıklı abime.”
Cengiz on beş on altı yaşlarında, kısa boylu ve zayıfçaydı. Gözlerinin içi parlıyordu. Emre gördüğü muameleden memnundu, “Almanların amına koyayım” dedi içinden. Gereksiz sinir yaptı, çok geçmedi unutuverdi.
“Memleket nere hemşerim?”
Emre daha cevabını vermeden, ustanın hemşerisi olmuştu bile. İçinden bir ses, ne söylese bir şekilde bir yerlerden hemşeri çıkacağını söylüyordu. Cengiz çayı getirdi, “eyvallah” deyip şekerin birini Cengiz’e geri verdi.


Merkel ve döner
“Aslen Sinop’luyum ama Ankara sayılır”
“Enişteniz olurum o zaman. Yengeni Kastamonu’dan aldım, Inebolu’dan.”
Oldu işte, bir bağ kuruldu bir şekilde yine. Hemşerilikten dolayı yakınlık kurulmasından çok hoşnut olduğu söylenemezdi, ama zararı da yoktu ona göre. Muhabbeti devam ettirmek istedi.
“Senin memleket nere usta?”
“Göremeliyiz. Göremeyi bilir misin?”
Höpürdeterek çayından ilk yudumunu aldı.
“Peri bacası, mağara filan işte, çok bilmem.”
“Bizim memleket gibisi yoktur. O mağaranın içine girdin mi yazın var ya, dışarısı yansın, sen içerde üşürsün, öyle serindir, uykusu da öyle bir tatlıdır. Gerçi Göremeliyiz diyoruz da yirmi beş yıl oldu memleketten ayrılıp bu altından kafesin içine gireli. Köln, Duisburg, Frankfurt derken, on yıldır da Bremen’deyiz işte. Bremenli mi oluyoruz o zaman, noluyor? Sen söyle. İnsanın memleketi doyduğu yermiş ya.”, “Soğan olmuyodu değil mi?”
“Yok usta, mideyi yakıyor biliyon mu.”



Döner hazır olunca, Emre ayağa kalktı, tezgaha yöneldi. Bu arada içeri taraftan kendisi yaşlarında biri çıkıverdi, etrafa şöyle anlamsızca ve gözlerini kısarak bakınıp, tekrar içeri giriverdi. Emre, onu fark etti ama hareketlerine bir anlam veremedi, çok da önemsemedi.
“Hayırdır elde mi yiyeceksin, otur çayın da var, yenisini söyleyim Cengiz getirsin, niye ayaklandın?”
“Döneri alayım diye usta, buradayım bir yere gittiğim yok.”
Bu sırada kalabalık bir grup ellerinde Becks biralarıyla masalarından kalktı, kasanın başında tek sıra kuyruk oluşturarak, yediklerini ayrı ayrı ödediler.

“Yahu sen ne kalkıyosun, Cengiz getirir. Cengiz oğlum müşteriye bak, sordun mu ne istiyormuş?”
Cengiz paniklemişti, Emre’nin dönerini mi getirsin, müşteriye mi baksın ne yapacağını şaşırmıştı. Ustasından laf işitmekten çekiniyordu. Çekindikçe panikliyor, panikledikçe de laf işitiyordu. Bu sırada içeri giren Almanlar ustanın başının hemen üstündeki tablodan ne yiyeceklerini seçmeye çalışıyorlardı. Emre “Oysa tabloya değil de yiyeceklerin kendisine bakmak daha mantıklı değil mi?” diye kendi kendisine söylendi. “Hani bunlar bizden akıllıydı, bu mu yüksek Alman teknolojisi” dedi. Onlar bakadururken Cengiz döneri Emre’den önce kapıp, masasına bıraktı.



“Sen karışma abi, ben getiririm. O benim vazifem.” Emre teşekkür etti.
İçeri giren iki kız uzun uzun diğer seçenekleri değerlendirip nihayet birer tane sigara böreği söylemiş, yanlarındaki erkek arkadaşları ise, “acı olmasın lütfen” diye birkaç kez tekrarlayarak bir felafel söylemişti. Sandalyeye oturunca, Emre’nin gözleri kızlardan birinin çatalındaki, kalbe doğru ok atan bebek temalı dövmesine takılmıştı. Aklına o dövmeyi yapan dövmeci geldi. Acaba, nasıl bir şeydir belki de saatlerce böyle bir kızın çatalıyla uğraşmak, ona dövme yapmak diye düşündü. Sırf çatala değil ya, göğsünün hemen üzerine, baldırlarının iç tarafına, kasıklarına dövme yaptıranlar da vardı. Bir süre aklında onları hayal etti. Dövmeci mi olsam diye düşündü. Sonra ne elinin bu tip işlere yatkın olduğunu, ne de o kadar sabırlı olabileceğini ve sadece böyle fıstık gibi kızlara değil armut gibi adamlara da dövme yapması gerekeceğini düşünerek bu fikirden vazgeçti. Dövme yapmak güzel olabilir ama zor iş diye düşündü.
İçeri girenleri inceden süzerek bir de arada sırada açık olan Kral Tv’deki kliplere bakarak dönerini yiyiverdi. “Ne kadar çok yeni sanatçı çıkmış, hiç tanımıyorum ben bunları.” dedi kendi kendisine. Döneri yerken pantolonuna yağ damlatmış, hemen tuz tedavisi yapmış, döneri bitirince de hem pantolonunu suyla temizlemek hem de işemek için tuvalete doğru yönelmişti. Dar bir holden geçerek dükkanın arka tarafına doğru yürüdü. Sol tarafta lavaboyu gösteren oku gördü, ama koku alma hissi ona, bir anda sağ tarafa, muhtemelen çalışanların kullandığı ya da depo olan odaya doğru dönmesini söylüyordu. Bu kokuyu karıştırmasının imkanı yoktu. Odanın hafif aralık kapısından içeri bakınca, kokunun kaynağının daha evvel etrafa bakınıverip tekrar içeri giren o hareketlerine anlam veremediği tip olduğunun farkına vardı. İçeridekinin elinde koca bir balaban vardı. Onu gördüğü sırada, yol yapmış cigaralığın kenarını yalamaya çalışıyordu. Koku gitmesin diye odanın penceresini aralamıştı, ama daha önemlisi kapıyı tam kapatamamıştı ya da kapatmayı unutmuştu ya da kapattığını sanıyordu. Kokuyu alınca Emre’nin keyfi yerine gelmişti, karnı doymuş çayını içmişti, eksik olan tek bir şey vardı. O da çok yakınındaydı. Başka bir yerde veya zamanda olsa, cigaralığın kokusunu aldığında o tarafa doğru bir bakar, kafasını sağa sola hafifçe sallayarak “siz içiyorsunuz, biz bakıyoruz, oluyor mu ama” der, hosuna giden bi karsilik gelirse muhabbete devam eder yoksa yoluna devam ederdi. Bu sefer ise, doğrudan hafif açık olan kapıya yöneldi, tam bu sırada içerideki tip, yalamakta olduğu cigaralığı, saklamaya çalıştı. Ama saklanacak gibi bir şey de değildi ki zaten kokusu ben buradayım diye bağırıyordu.
“Kusura bakma birader.” diyerek sözlerine başladı Emre. “Tuvaleti arıyordum, bok kokusu beklerken, mis kokusu aldım. Allah’ın verdiğini kuldan esirgememek lazımmış.” dedi ve koku gitmesin diye içeri adımını atarak, kapıyı çekti, doğru kapattığından emin olmak için bir kez daha arkasına dönüp kontrol etti.
Son cümlesini sarf ederken, kendi yaşlarında olan tipin kapşonlu montunun üzerindeki kocaman Osmanlı tuğralı işlemeye gözlerini dikmişti. Boynundaki ay yıldızlı kolye ve kafasındaki önünde NY yazılı, diğer tarafları ise fileli olan kafasindan her an düsecek gibi duran şapkayla garip bir sentez oluşturmuştu. Fileli kısımdan belli olduğu kadarıyla, saçlarını kafasına tas konulmuş biçimde kestirmişti. Şekil değiştirmeyecek kadar kısa saçlarını, şapkasını çıkarıp eliyle düzeltti. Metin bu ilginç karşılaşmadan dolayı şaşırmış, kafası da nasıl bir durumdaysa artık, hiçbir şey söylemeden, elindeki cigaralığı Emre’ye uzattı.


Gurbet hikayelerinin 1. bölümüne buradan ulaşabilirsiniz

20 Mart 2011 Pazar

Berlin: Taş Şehir


Berlin: Taş Şehir, Jason Lutes'in Almanya'nın Weimar Cumhuriyeti dönemindeki karanlık yıllarda geçen büyüleyici üçlemesinin ilk halkası. Gazeteci Kurt Severing ve sanat öğrencisi Marte Müller, şahsi hikayeleri etraflarında gelişen tarihi olaylarla iç içe geçen çok sayıda karakterin başını çekiyor. 1928 yılı Eylül'ünden 1929 yılının İşçi Bayramı'na kadar süren sekiz aylık bir dönemi anlatan Taş Şehir, giderek daha karanlık bir geleceğe doğru yol alan Berlin halkının, ümitlerini ve mücadelelerini büyük bir gözlem gücüyle belgeliyor (arka kapaktan).

Brandenburg Kapısı'nda sefa

Ta kitap fuarından aldığım Berlin çizgi romanını daha yeni okuyorum. Malum, bu aralar Berlin popüler bir konu bloğumuzda. Çukurcumatimes'a yeni katılan Berlinli yazarımız Gurbet Kuşu, Vuosaari, Çukurcuma muhitlerinin yanına Kreuzberg semtini ekleyecek bloğumuza. Daha çok Berlin müzik dünyası ve azınlık tayfasının yaşamlarını gösterecek bizlere. Yine Vuosaari'den bildiren yazarımızın yolu da sık sık Berlin'e düşmekte son zamanlarda.

kabareler

Bir üçleme olarak tasarlanan çizgi romanın ilk iki serisi halihazırda zaten yayında (ikinci kitabın adı Berlin: Cam Kent). Son kitabın ise 2012'de yayınlanması bekleniyor. Kitap, Berlin'in altın çağını yaşadığı bir dönemde geçiyor. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra, aşırı borç yükü sonucu yüksek enflasyona maruz kalan Alman halkı, paranın gün be gün değersizleşmesi sonucu anlık savurganlıklara itibar etmiş, içki, kumar eğlenceye yatırım yapmaktadırlar. Alman yaşam tarzına hiç de uygun olmayan bu "yarını düşünmeden" yaşamaya Weimar Cumhuriyeti'nin başkenti öncülük etmiş. 1929 büyük depresyona sürecek bu altın çağ (die Goldenen Zwanziger ), 1932'de Hitler'in seçimi kazanmasıyla tamamen kaybolacaktır.


Çizgi romanda Hitler öncesi faşizmin yükselişine tanıklık ederken, O'nun iktidarı komünistlerden yavaş yavaş nasıl kaptığını görecek ve sanılanın aksine Yahudi düşmanlığının temellerinin Nazi iktidarı öncesinde atıldığından emin olacaksınız. Kabareler, zeplinler, Alman dışavurumculuğu ( Fritz Lang, Murnau), Bauhaus, Berthold Bretch, Einstein, Walter Benjamin, Merlene Dietrich, Döblin (Berlin Alexanderplatz) gibi birbirinden şatafatlı şahsiyetleri ve olayları barındıran bu dönemi anlatan Taş Şehiri'n Türkçe'si Marmara Yayınları'nda mevcuttur.

Alman markının içler acısı hali.
Çocuklar milyon marklarla oyun oynarken

18 Mart 2011 Cuma

Gurbet Hikayeleri: Kendine Hayrı Olmayanlar 1. Kısım: Uyku

UYKU

“Anasını sikeyim, iyi soğuk varmış.” oldu ilk sözleri, artık tramvayda değil de dışarıda olduğunu idrak etmesiyle. Tramvayda uyuyakalmış ve son istasyona gelince de tramvayın sürücüsü onu uyandırmıştı. Nazikçe dışarıya çıkmasını söylemiş veya el hareketlerinden ve yüz ifadesinden o öyle anlamıştı. Yürümeye başladı, uyuyakaldığı anı hatırlamaya çalışıyordu. Hatırladığı kadarıyla en son tramvay doluydu, karşısındaki dörtlü koltukta yırtık çoraplı, kulağında, yüzünde, burnunda ve hatta dilinde piercingler bulunan bir punk kız oturuyordu. Yüzünü cama dayamıştı, güzel olmasına rağmen sanki güzel görünmek istemiyormuş gibi bir hali vardı. Ya da punk olmanın vazifelerinden biri olduğundan, üstü başı ya yırtık, ya da daha çok kasten yırtılmış olan tişört ve çorabı, belinden sarkan zincir, eteğinin kenarına iliştirdiği koca bir çengelli iğne, montundaki bilumum nazi ve polis karşıtı yazı ve bezlerle, dörtlü koltukta yalnız başına oturmak ister gibiydi. Ta ki, saçları biryantinli, ya gömleğinde ya da pantolonunun bir yerinde muhakkak bir anormallik bir şekil olan üç kuzey Afrikalı genç Hauptbahnhof’tan binene dek. 


Waller Heer caddesi
Gençler dörtlü koltukta üç boş yer olduğunu, diğerinin ise değişik görünümlü bir kız tarafından doldurulduğunu görünce hiç tereddüt etmeden oraya yönelmişlerdi. Oturunca her biri teker teker sanki kıza selam verir gibi bakış attılar. Kendi aralarında Arapça bir şeyler söyleyip gülüştüler, aralarında boyu en kısa ama eni en geniş olan, saçlarını o da bir biçim moda punk şeklinde kestirmiş olanı konuşurken el hareketleriyle kızı işaret ediyordu. Kızın durumdan hoşnut olmadığı belliydi ancak her hangi bir tepki de vermedi, ne bir bakış, ne de herhangi bir doğrulma veya hareket belirtisi. Tramvayın istikametine ters yönde olan koltuklardan birine oturduğundan tramvayın arkasında oturanları görebiliyordu. En arka günün belli bir vaktinden sonra gayri ihtiyari olarak, sadece ve sadece gün boyunca içenlere, geceleyin tramvayda devam etmeleri için ayrılıyordu. Orası onlarındı. Tramvay durağa yanaşıp durduğunda, yerdeki boş bira şişeleri arka taraflardan önlere doğru ilerliyorlardı. Sonra? Sonrası yoktu, sonrasını hatırlamıyor ama uyuyakalmadan evvel sanki başka bir şeyler de olmuştu diye düşünüyordu.


Kaçıncı kez tramvayda uyuyakaldığını kendisi de hatırlamıyordu yavaş yavaş bu durum can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Evet başa gelen çekilir ama insan bazı şeylere de dikkat etmelidir, ya da etmeli midir? Mesela saatin alarmını kurmayı deneyebilir veya vücudu yatar vaziyet hal almaya başlayınca silkinerek doğrulabilirdi. Ne yazık ki şu anda bunların hiçbir önemi yoktu. Eli mahkum uyuyarak geçirdiği durakları bu sefer yürüyerek geriye dönmek zorundaydı. Madem uzun bir yola çıkılacak, o halde hazırlık yapmalıydı, ilk iş olarak işemek ve daha sonrasında kafa rahat düşünebilmek gibi. Yolun hemen sağ tarafında kalan park, uzun uzun, rahat rahat, arada işemesinin tazyik seviyesini değiştirebileceği, ayarlayabileceği koca bir imkan sunuyordu ona. Hava nasıl olursa olsun bir anda yağmurun bastırabileceğini bilmese, burada uyumayı düşünebilirdi. Ama işte her seferinde yağmurla uyanma fikri aklına geldiğinde bu fikrin işe yaramayacağını düşündü. Bir kaç sefer unuttu sebebini, yürümek yerine tekrar parkta uyumayı düşündü, sonra tekrar hatırladı yağmuru ve yağmura küfrederek yürümeye devam etti. “Zaten bu kadar yağmur yağmasa, etrafta bu kadar yeşillik, ağaç, orman, park olmazdı.” Basit bir mantıkla durumu kendisine açıkladı. Şu durumda dahi mantıklı çıkarımlar yapabilmesinden dolayı kendisini takdir etti. Sonra uyuyakaldığından burada olduğu, eve yürümek zorunda olduğu ve şu vakitte bu düşüncelerinin kafasında olmasının sebebinin, hiç gereği yokken tramvaya binmeden hemen evvel yediği dönerin verdiği ağırlık olduğunu hatırladı. Biraz önce takdir ettiği kendisine, aklına, kafasına, beynine sövmeye başladı. Bir süre bu durum böylece çeşitli kombinasyonlarla devam etti. Bu sırada sondan bir önceki istasyonun tabelasını gördü. Hiç fark etmeden bir duraklık yolu yürümüştü.


Sokaklar bomboş, hava aydınlanmaya başlamış, soğuk iliklerine işlemekteydi. Bari iki kedi köpek olsaydı sokakta diye düşündü, uzun zamandır başı önüne eğik, sadece ayağının önünü görerek yürüdüğünü fark etmesiyle, kafasını kaldırıp etrafına bakınıverdi. Ne zaman sokakta kedi görse kedilere bir laf ederdi, ama onları sevdiğinden. Köpeklere ise muamelesi farklıydı. Genelde köpekleri de severdi, küçük ve cins olanlar, süs köpeği olanlar ya da aslında daha doğrusu maymun olanlar hariç. Diğerleriyle ise duruma, karşılaştıkları ortama, köpeğin bakışına, boyutuna ya da sayısına göre değişen birçok farklı diyaloğu vardı. Bazılarıyla dalgasını geçer, bazılarına güzel sözler eder, ya da bazılarının gözlerine bakmamayı yeğlerdi. Ama işte nedense Almanya’da sokakta köpekle ya da kediyle karşılaşmak da bir meseleydi. Yol bitmiyordu. Adımlarını hızlandırdı, bu sefer de hızlı yürümenin aslında daha sabırsızca olduğu fikri aklına geldi. Yavaş yürürse, kafası rahat olacak, çok mesafe kat etmese de telaşlanmayacaktı. Oysa hızlı yürüse, gereksiz strese girecekti. Çoktan adımları yavaşlamıştı bile…



Köşedeki tavukçuyu görünce, “tamamdır” dedi, “bundan sonra akarım”. Waller Heer caddesinden aşağıya, limana doğru yürüyecekti. Oysa yol yokuş aşağı değildi, dümdüz yoldu. Ama limana doğru gittiğinden, sanki salınarak yokuş aşağı iniliyormuş gibi kafasında kurmuştu. Eve vardığında saatine baktı, altıyı çeyrek geçiyordu. Arkadaşının evini taşımaya yardım edeceğine söz vermişti. “On, on bir iyi mi?” demişti arkadaşına. Saatine tekrar baktı, üç saat uyusam yeter diye düşündü, saati dokuz buçuğa kurdu, son olarak “onda kalkarım” dedi. Gitti önce bir işedi, çorabını, pantolonunu, montunu çıkardı, saati çok değil biraz uzağına koydu, yatağa uzandı. Yorganın serinliği bir anda üzerine gelip, onu titretince “Anasını sikeyim, iyi soğuk varmış” dedi. Emre gözlerini yumar yummaz uykuya daldı.

2. kısım için buraya tıklayınız

6 Mart 2011 Pazar

Sokaktan



İstanbul Hamam Rehberi 6: Ağır Siklet Hamamlar

İstanbul ağır siklet hamam rehberine sadece iki hamam koyduk. Süleymaniye ve Galatasaray gibi birçok büyük hamamı da katabilirdik ama yurtdışındaki popülaritesi, işletmeciliği ve mimari yapısı baz alındığında diğer bütün hamamlara açık ara fark atıyor bu iki hamamımız. Hamamlarımız herkesin de tahmin edeceği gibi Çemberlitaş ve Cağaloğlu hamamları.

İlk hamamımız, yabancı basında birçok kez dünyanın en güzel hamamı olarak haberleri yayımlanan Cağaloğlu Hamamı (panoramik tur için buraya tıklayınız), içlerinde "Indiana Jones"un da yer aldığı birçok film çekimine de ev sahipliği yapmış. 1786'da su ve odun sıkıntısı nedeniyle İstanbul'da artık yeni hamam inşa edilmeyeceğiyle ilgili padişah fermanının hemen öncesinde yapılması sebebiyle, kentin inşa edilen son büyük hamamıdır. Bu da tüm güzelliklerini bugüne kadar koruyarak getirmesini sağlamıştır. Kısa bir süre önce Kate Moss'un burada W dergisi için pozlar vermesi ve New York Times'ın "ölmeden önce görmeniz gereken 1000 yer" listesinde bulunması Cağaloğlu'nun popülaritesini dünya çapında arttırdı. Tabi dünya çapında bu kadar meşhur olması sonucu, "çok sıcak" hamamda fenalaşan turistleri korumak adına Cağaoğlu, ortalama bir hamamdan çok daha serindir. "Sıcaklık"a göre daha sıcak bölmeler olan halvetlerde bile hamam sıcaklığı bir hayli düşüktür. Hamamda fiyatlar Galatasaray Hamamı'na göre çok daha ucuz. Kişi başı sabun ve havlu dahil yıkanma 15 Euro, keselenme 25 Euro (sabun+havlu dahil), masaj ve yıkanma 28 Euro, kese ve masaj 35 Euro.

İkinci hamamımız ise Mimar Sinan yapısı olan Çemberlitaş Hamamı. Bana göre diğer bütün büyük hamamlarla kıyaslandığında uzak ara İstanbul'un en güzel hamamı burasıdır. Turistik olmasına rağmen çok soğuk olmaması, ihtişamlı kubbesi ve bir hamam geleneği olan kaba personel bolluğunun burada minimum düzeyde olması başlıca artılarıdır. Bundan 3 sene önce Çemberlitaş'a arkadaşlarımla beraber ilk gittiğimde, bir arkadaşım hamamda yapılacak en büyük hatayı yapmış ve tellaklara ilk defa hamamda yıkandığını söylemişti. Tellak ya iyi bir bahşiş koparmak için ya da yan taraftaki turistlere maraş dondurması şovuna benzer bir şov yapmak için, arkadaşımı ekmek hamuru gibi yoğurmuş, pizza hamuru gibi havada (biraz abarttım göbek taşında) çevirmişti. İş masaj kısmına gelince ise olay daha da fenalaşmıştı. Kolları bacakları sakatlarcasına kütürdetmek yetmezmiş gibi çocuğun kafasıyla diz kapağını birbirine değdirdi. Bağırışları korkarak izleyen turistlerin hepsi masaj yaptırma fikrinden caydılar. Biz ise limonlu sodamızı yudumlayıp, işkence gören arkadaşımızı keyifle seyrettik.


Hamamın kadınlar kısmının bir bölümü, 19. yüzyıldaki yol açma çalışmasına kurban gitmiştir. Tıraşlanmış bir şekilde duran bu kısım, tramvay yolundan giderken hala görülebilmektedir. Konumu ve işletmecilik anlayışı sonucunda İstanbul'un en fazla turist çeken hamamıdır. Yıkanma 35 tl, masaj+kese 55 tldir. Uluslararası öğrenci kimliği bulunan turistlere, yurtta kalan Türk öğrencilere indirim uygulanmaktadır.