28 Nisan 2011 Perşembe

St. Petersburg Yazıları 1

Efendim, malumunuz Türkiye ve Rusya arasındaki vizeler kalkınca, artık Helsinki'den St. Petersburg'a daha sık gidip geleceğim. Rusya'ya "karadan" ulaşım belki de çok ütopik ama olur ya yolunuz düşer... Helsinki-St. Petersburg arası sadece 400km.

Öncelikle vize konusunda (Rusya'ya nereden gelirseniz gelin) dikkat edilecek bazı konular var.
1- Pasaportunuzun geçerlilik süresinin Rusya'ya geliş tarihinizden itibaren en az 6 ay olması gerekiyor.
2- Pasaportunuzda yırtık ve aşırı yıpranma olmaması (Eğer o dandik iple tutturulmuş eski pasaportları kullanıyorsanız, ipin kopması halinde sınırda sıkıntıya girebilirsiniz)
3- Rusya'ya gelen her yabancı, 3 iş günü icinde "registratsiya"(kayıt) yaptırmak zorunda, bu süre sözde Medvedev'in girişimiyle Türk vatandaşları için 1 haftaya çıkarılmış. Otelde kalıyorsanız pek sorun yok, hemen hemen her hotel bu işi sizin adınıza yapıyor. Ancak birinin misafiri olarak kalıyorsanız, o kişinin ev sahibi olması gerekli, en yakın polis merkezinde ya da postanede bu kayıt işlemi yapılabilir. Sınırda verdikleri göcmenlik kartını da kaybetmeyin, malum Ruslar "belge" konusunda paranoyaklar.
4- Sınırda geliş amacınızı turizm olarak belirtmeyi unutmayın, zira vizesiz seyahat yalnızca turizm amaclı seyahatlar için gecerlidir.
5- Seyahatlerinizin bir gidişte 30 günü, 6 ay içinde de 90 günü geçmemesine dikkat edin.


Helsinki-St. Petersburg

1-) Uçakla: Rossiya Airlines'ın her gün tarifeli seferleri var, yakşaık 1 saat kadar süren uçuş için önceden bilet alırsanın (1-2 ay kadar) gidiş dönüş minimum 120 Euro

2-) Trenle: Eskiden en keyifli yolculuklardan biriydi, ancak hızlı treni yapmaları canımı sıktı. Evet, artık hızlı trenle yolculuk 5 saat yerine 3.5 saat sürüyor ancak fiyat da tek yön 50 Euro'dan, 83 Euro'ya çıkmış durumda. İşinize gelirse...


3-) Otobüs ve Minibüsle
Kamppi'deki FinnKino ve Sokus Hotel önünden kalkan otobüs ve minibüslerle sınırdaki duruma baglı olarak Helsinki'den St. Petersburg'a 6-7 saatte ulaşmak mümkün. Fiyat açısından en cazip seçenek olsa da (15-20 euro), çok sayıda yerde alışveriş için durmaları, sürücülerin kafasına göre mola vermeleri nedeniyle bazen sinir bozucu olabiliyor.

24 Nisan 2011 Pazar

Sportif Bir Haftasonu Volüm 2

Sportif bir haftasonunun ikinci bacağında basketbol var. Haftaiçi, arkadaşım (çok yakın değil ama) basketçi İgor Rakocevic'ten yaklaşan Efes-Fener derbisi için iki kişilik bilet istedim. İgor beni kırmayıp hemen yerimi ayırttı. Blog yazarlarımızdan Triple-double (lakabı Balıkesir'in Kareem Abdul Jabbar'ıdır. Kendisi bu isimden pek hoşlanmadığından, mahalledeki çocuklara kendine İverson demeleri için çikolata dağıttığı görülmüş) şanslı ikinci kişiydi.

pazardan aldığım gevrek ekmek
Biletler oyuncu kontejanından olduğundan VIP bölümünün en önlerinden olacağını tahmin ediyorduk. Sırf bu yüzden Jack Nicholson-vari (tabi hakeme elle müdahele yapmadan) izlemek için şık kıyafetlerimizi giyip güneş gözlüğümüzü takacaktık. Hatta en önde izlersek yapacağımız jest ve mimikleri belirlemiştik (meşhur Jack Nicholson sırıtışı dahil).


Pazar sabahı ilk iş Kasımpaşa'daki İnebolu pazarına uğramak oldu. Pazardan yeşilliklerin yanında enfes köy ekmeği ve dağ çileği aldım (Pazar ile ilgili ayrıntılı yazımı buradan okuyabilirsiniz). Eve varınca kahvaltı için ekmekleri enine ince ince doğradım. Üzerine küp domates, fesleğen, biber, taze sarımsak ve zeytinyağı karışımını koydum. En üste ise mozerella peynirini rendeledim. 10 dakika fırında kaldıktan sonra kıtır kıtır bir bahar yemeği çıktı ortaya. Yanına bal kaymak ve çayı da ekleyince yemeye doyamadık.



Yemekten sonra maç hazırlıklarına başladım. Güneş gözlüğü giyebilmek için lenslerimi takmam gerekiyordu. Elimi defalarca yıkamama rağmen biberin tadı elimden çıkmamıştı. Lensimi gözüme yerleştirdim ve şimşekler çaktı (bir milyonuncu kez başıma gelen bir durum bu. Her defasında elimi yıkarım ve her defasında biberin tadı elimden çıkmaz). Gözlerim ciğer gibi kızardı. Lensleri çıkardım ve vasat gözlüklerimle maça gitmek zorunda kaldım. Jack Nicholson planı baştan yatmıştı. Sinan Erdem'e vardığımda biletin çok da önde olmadığını, boşuna havalara girdiğimizi gördüm.


Neyse, vasatın üstü bir koltukta, vasatın üstü bir maç izledik. Maç uzatmaya gitti (uzatmaya gidince nedense çok şaşırdık. Penaltılara kalmış gibi tepki verdik). Dostum İgor 20 sayıyla ve süper bir performansla maçı bitirdi. Ama nedense sahada çok mutsuz görünüyordu. Heralde Türkiye'de pek de mutlu değil. Saha içinde konuştuğu kimse yok. Efesliler'in hepsi antrenmanda şakalaşırken o durmadan şut çekiyordu.

işte oturduğumuz koltuk
Ayrıca hemen arkamda duran Tuncay Özilhan (Efes'in patronu) yüzünden bağırmaya korktum. Fener'i destekleyemedim (ya, çıkarın şu adamı! derse). Dönüş yine her zamanki gibi balık istifi metrobüsle oldu. Artık Beyoğlu'ndan uzaklara gitmek beni çok zorluyor. Keşke 80'lerde olduğu gibi basket maçları Spor ve Sergi Sarayı'nda (şimdiki Lütfi Kırdar) düzenlense. Harbiye'ye yürüyerek maça gidebilirdik. Metrobüsle uğraşmadan sportif bir haftasonu geçirebilirdik. Bu arada kapalı spor salonunda izlediğim şahane Nike reklamını aşağıya ekledim. Yönetmen R.Rodriguez, oyuncular Kobe ve.....


Günün eylemi:

26 Şubat 1992 deki Hocalı katliamını anmak için Taksim Anıtı'nda yapılan eyleme denk geldim. Konuşmacının, Çinliler, Araplar ve Kürtlerin şu anki mevcudiyetinin yegane sebebinin Türkler olduğunu söylemesi üzerine olay yerini hızlıca terkettim. Unutmayalım haftaya 1 Mayıs....

24 Nisan'a cevap

Sportif Bir Haftasonu Volüm 1



Cumartesi kahvaltısından hemen sonra, Çukurcuma-Tünel arasındaki kısayol olan Tomtom mahallesindeki "İtalyan Meydanı"na uğradık. Burası bence "Beyoğlu'nun dışarıda içki içilebilecek en iyi yeri". Yazın merdivenlere oturup, meydana karşı içki keyfi yapmak çok zevkli. Ayrıca burası İstiklal Caddesi'ne çok yakın olmasına rağmen, oranın debdebe ve gürültüsünden bir hayli uzakta. Meydan İtalyan Lisesi, İtalyan Konsolosluğu ve İtalyan Oteli'yle küçük bir  İtalyan kasabası "campo"sunu (küçük meydan) hatırlatıyor. Yakın zamanda, buranın taş yollarının asfaltla kaplanması vesilesiyle ruhu biraz yok olsa da, açık havada bile demlenmek için gitmeye değer. "Campo"dan dik yokuşu çıkarak Tünel'e vardık.



Duyduk ki Asmalımescit Nublu'da plak pazarı varmış. Geçen ay düzenlendiğinde pek methini duymuştuk. Nublu'ya girdiğimizde ise küçük bir şokla karşılaştık. İki plak satıcısı ve beş-on plaktan başka birşey yoktu. Eldeki plaklar da kullanılmış olmasına rağmen fahiş fiyata satılıyordu. İstanbul plak sahaflarının bu karaborsacı fiyat politikaları yüzünden, makul fiyatlara "sıfır" plak satan "Demirören Virgin Megastore"a sempatim artıyor.


rokoko


Hayalkırıklığıyla dolu plak macerasından sonra Asmalımescit sokağından çıkınca İstiklal Caddesi'nin üzerindeki tarihi Lebon Pastanesi'ne uğradık ve meşhur  "rokoko"sundan tattık. Bu tatlıyı, İstanbul'a ilk geldiğim sene yediğimde bayılmıştım. Dondurmayı en fazla helva arası tadan biz taşralılar için pastayla karşık dondurma fikri çok şaşırtıcı gelmişti sanırım. Şimdi gayet sıradan, demode bir tatla karşılaşıp günün 2. hayalkırıklığını yaşadım.

el yapımı frigo

İstiklal üzerinde iki farklı yerde YGS eylemini izledikten sonra "sportif bir haftasonu"nun ana konusu olan Galatasaray-Kayserispor maçı için Seyrantepe yollarına düştük. Baştan söyleyeyim stat enfes. Giriş-çıkışlar çok kolay ve etrafı gayet ferah. Işıklandırma hiç gözü yormuyor hatta direkt sahaya bakarsan gündüzden hiç bir farkı yok (herhalde yeni teknolojiyle aydınlatıldığından). Ali Sami Yen'in karanlık puslu havasından eser yok bu statta. Belki de Sami Yen'i korkutucu kılan da buydu. Sahadaki ışığın loşluğu en azından yabancı takımların canını sıkıyordu. 



Kaleci Rüştü bir keresinde, en zorlandığı statın Sami Yen olduğunu, çünkü ışığın direkt gözüne geldiğini ve topun kaleye gelişini son 10 metrede görebildiğini söylemişti. Statın en büyük kusuru ise tıpkı Saraçoğlunda olduğu gibi koltuk mesafelerinin çok yakın olması. Dar alana daha fazla koltuk sığdırabilmek adına yapılmış bu kurnazlık, koltuklar arasında ilerlerken büyük sorun yaşatıyor. Ayrıca statın 2. katı çok dik, bu yüzden maçı üst kısımlardan izliyorsanız sahaya epey uzak kalıyorsunuz. Seyircilerin bozuk para taşımaması için uyduruk bir yöntem bulunmuş. Fiyatlar para bozulmasın diye yuvarlanmış, ama bir hayli yuvarlanmış. Sosisli 10 tl, çay 5 tl gibi. Stat çıkışı sıkış tepiş de olsa metroya binip Taksim'e geldiğimde kendimi Avrupa'da gibi hissettim.


Maç sonrası çorba keyfi için ise Lale İşkembecisi'ne uğradık kelle paça ve ortaya kokoreçle sportif haftasonumuzun ilk ayağını noktaladık. İstanbul'un tartışmasız en iyi kokoreçi burada. Kokoreç kıvama gelsin diye bir gün öncesinden sütte bekletiliyormuş. Sonrasında mangalın üzerine parça halinde atılıyor. Şampiyon'un menemen-vari vasatın altındaki kokoreçinden tiksinenler için burası birebir.



Afişlerden haberler:

Beyoğlu yöresindeki afişlerden topladığımız birkaç haberi derledik. İlk haberimiz haftaya yapılacak blog semineri ile ilgili. Bloglarıyla da okur tarafından takip edilen iki genç yazar Elif Batuman ve Kaya Genç blog ve blog yazarlığı üzerine bir seminer verecekmiş. “Blogging: Genre and Practice Seminar / Tür ve Uygulama Semineri”, 30 Nisan Cumartesi günü İstiklal Caddesi’nde bulunan Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde gerçekleştirilecekmiş. 


Şantel bir trilyonuncu kez Babylon'da.....


Dünya sinemasının en iyi filmleri SinemaTV 1001 ile bir araya geldi. Mutlaka izlemeniz gereken, modernden klasiklere, usta yönetmenlerin başyapıtlarına kadar, izlemeniz gereken 1001 filmden seçmeler SinemaTV 1001 günlerinde. Bu haftasonu ise Tiffany'de Kahvaltı var.


Veeeee haftaya 1 Mayıs...


Kulüp rakılı stensil piyasada...

21 Nisan 2011 Perşembe

Exit Through The Gift Shop

İngiliz aktivist- sokak sanatçısı "Bansky" yi anlatan belgeselin fragmanını yayınlayalım dedik. Geçen sene İstanbul Film Festivalinde gösterildiğinde çok beğenmiştik. Filmin gerçek mi, kurgu mu olduğunu anlamak mümkün değil. Yüzünü sürekli saklayan "Bansky" nin birkaç çalışması da hemen aşağıda.







19 Nisan 2011 Salı

Finlandiya Genel Seçimleri

17 Nisan pazar günü yapılan genel seçimlere damgasını vuran olay aşırı sağcı ve popülist Perussuomalaiset (Gerçek Finler)'in son genel seçimlerde 3.4% olan oy oranını katlayarak bu seçimde 19.0% oy oranına ulaşmasıydı. Böylece Avrupa'nın genelinde görülen aşırı sağın yükselişi Finlandiya gibi sosyal demokrat değerlere bağlı bir ülkede de gerçekleşti.


Yunanistan ve Portekiz'deki ekonomik krizlerin kuzey Avrupa ülkelerine getirdiği ekonomik külfet (Yunanistan'a harcadığımız para ile 20.ooo konut inşa edebilirdik diyordu, Helsinki'den aday olan eski Avrupa atletizm şampiyonlarından Juha Vaatainen) devletin giderek küçülmesi ve hizmetlerin kalitesindeki düşüş, hızla artan göçlerin getirdiği ekonomik ve kültürel sorunlar, köylüler ve üreticilerin AB politikalarına duyduğu güvensizlik, aşırı sağcı, göç karşıtı, AB üyeliğinden kaygı duyan milliyetçi ve ulusal kalkınmacı Gerçek Finler Partisi'nin patlamasına yol açtı.
İktidar ortaklarından Merkez Parti seçimine en büyük kaybedeni olurken, hemen hemen her partinin oylarında bir düşüş yaşandı. Basına göre seçimin bir galibi de 70.4% lük bir katılım oranını yakalayan (bir önceki seçimde 67.9 %) Finlandiya demokrasisiydi.

Timo Soini
Kesin Sonuçlar
Katılım: 70.4%
Geçerli seçmen sayısı: 4.392.880 (48.0% erkek, 52.0% kadın)

Ulusal Koalisyon Partisi 44 sandalye (-6), 20.4%
Sosyal Demokrat Parti 42 sandalye (-3) 19.1%
Gerçek Finler 39 sandalye (+34) 19.0
Merkez Parti 35 sandalye (-16) 15.8 %
Sol İttifakı 14 (-3) 8.1%
Yeşiller 10 (-5) 7.2%
İsveç Halkı Partisi 9 (0) 4.3%
Hıristiyan Demokrat Parti 6 (-1) 4.0%
Diğerleri 1 (0) 2.0%

Hiçbir partinin gerekli oy çoğunlugunu sağlayamadığı ülkede kısa süre içinde muhafazakar bir koalisyonun kurulması bekleniyor.