29 Mayıs 2011 Pazar

Micro Four Thirds

veteran
Emektar fotoğraf makinem (aslında benim değil, kuzenimin) Canon IXUS 80 ile her ne kadar çok hızlı çekimler yapabilsem ve küçüklüğü sayesinde her yere taşıyabilsem de, artık daha tatmin edici makina almamın vakti geldi. Beyoğlu'nda gezerken en amatör fotoğrafçının bile minimum Canon 550 D'ye sahip olması canımı giderek sıkıyordu. Dün İstiklal'de binlerce fotoğraf makinalı insana rastlamam tepemin tasını iyice attırdı. Uzun süreden beri "Micro Four Thirds"ler hakkında araştırmalar yapıyordum ve en sonunda bu formatın D-SLR'lardan çok da kötü olmadığına ikna olduğumda geriye modeli beğenmek kaldı. Peki nedir Micro Four Thirds? Micro Four Thirds, Dijital SLR makinaların kırpılmış halidir. Kırpılan ise ayna sistemi, optik vizör ve algılayıcıdır. Dolayısıyla makina boyutları küçülür ve ağırlığı azalır. Ortaya ince, yüksek kaliteli, değiştirilebilir lensli fotoğraf makineleri çıkar. Genel anlamda Four Thirds sistemlerde çarpan faktörü 2x dir, dolayısıyla da Micro Four Thirds sistemlerde de çarpan faktörü 2x olarak kullanılır. (Hakkıceylan.com'dan)



Micro serisini beğenmemin en önemli nedeni, D-SLR'lar gibi kaba ve ağır olmaması. Blog için her daim fotoğraf makinasını yanımda taşımam gerekirken, Canon 550 D'ler veya Nikon D90'lar gibi devasa cihazlar işimi görmeyecekti (üstelik pahalılar). Micro serisini kullanan iki firma var. Olympus ve Panasonic. İlk başta lenslerinin yaygın oluşu ve kompakt serilerinin başarısı yüzünden Lumix GF2'ye gönül verdim. Daha sonra netten ve bilhassa youtube sitesinden yaptığım araştırmalarda Olympus PEN serisinin, zoom hızı hariç tüm konularda Lumix'ten çok daha başarılı olduğunu öğrendim. Üstelik tasarımı daha şık (tabi arada 100 euro gibi bir fark mevcut).


Aslında Eminönü'nde gördüğüm Leica M9 modeline niyetlenmiştim, ama akşam eve gelip fiyatının 7.000 dolar olduğunu öğrenince haddimi bilip Hayyam Pasajı'nda Olympus EP2 avına çıktım. İlk girdiğim dükkanda 2. el EP1'in 1200 tl'den okutulmaya çalışıldığını görünce Amerika'ya gidecek akrabaları beklemeye karar verdim.(EP2 nin bir eski modeli olan EP1'in Amerika fiyatı 300 usd civarı. Aynı model Avrupa'da 300 Euro, ilginç bir şekilde İngiltere'de 300 GBP. Malesef Türkiye'de 300 TL değil) 

hey maşallah!

EP2'nin daha basit modeli olan EPL2 (gösterge tuşları plastik. Biraz daha oyuncak-vari) ile Lumix GF2'nin kıyaslandığı videoyu buradan izleyebilirsiniz. Sonuçta kazanan Olympus oluyor.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Mahmutpaşa


Recep İvedik üçlemesinin ev sevdiğim sahnesidir Mahmutpaşa'da takım elbise alma bölümü. Moda duayeni, sektörü koşturtan, Modesan'ın sahibi Metin Abi filmin en gerçekçi karakteriydi belki de. Bugün, kuzenime düğün için blazer ceket bakmaya Mahmutpaşa yolunu tuttuk. Her dükkana girişimde Metin Abi'nin dükkanı olabilir mi? diye heyecanla bakındım sağa sola. Dükkanlar benzemese de Metin Abi benzeri pek çok "moda duayeni" ile karşılaştım.

Mahmutpaşa
Elinde lacivert ceket bulunmadığı için beyaz ceket serisini satmaya kalkışan. İstediğimiz beden kalmayınca dükkanındaki "bahariye" kumaşlarından 1 saatte ceket dikme taahhüdünde bulunan. Hatta "mezro"yla, lafa girer girmez hemen omuz ölçüsü alanlar (Red Kit'teki cenaze levazımatçısı gibi). Bin türlü dükkan gezdikten sonra kalıbımıza göre ceket bulabildik sonunda. Yoğun geçen günün ardından Hocapaşa yöresindeki Meşhur Filibe Köftecisi'nde soluklandık. Köfteleri lezzetli ama porsiyonu küçük bu 100 yıllık mekanın belki de en güzel tarafı (Tabi piyazından sonra) 40 yıldır değişmeyen dükkan tasarımı.


22 Mayıs 2011 Pazar

Bekarlara Yer Yok!

Bu hafta duayenler (Abarttım) buluşması planladık. Bloğumuzum diğer yazarı Triple-Double ile beraber erkek erkeğe bir meyhane sefası yapalım dedik. Niyetimiz tam da süt kuzu kokoreç mevsiminde, Refik'te rakı eşliğinde kuzu sarma sefası yapmaktı. Haftaiçi olduğundan rezervasyon sıkıntısı yaşamayacağımızı düşündük. (Tabi 19 Mayıs'tan bir gün öncesi olduğundan İstiklal akşam 7'de şişmeye başlamış).


Refik'e uğradığımızda en az 4-5 masa boş olmasına rağmen, 2 sapı adam yerine koymadılar. Hemen arkamızdan gelen kızlı erkekli grubu ise gülücüklerle karşıladılar. Daha sonra Refik'in kardeş meyhanesi Yakup ve Ya&Re'de (Yakup ve Refik) de aynı seksist politika ile karşılaştık. Galatasaray Meydanı'na yakın Çukur Meyhane'de şansımızı yokladıktan sonra Nevizade yolunu tuttuk. Daha önce gittiğimiz ve çok memnun kaldığımız Krepen'deki Kadir'in Yeri bizi gayet misafirperver bir şekilde karşıladı. Güzel bir masayı kaptıktan sonra başladık demlenmeye.


İstanbul'un en iyi meyhaneleri sıralaması yapılıp durur. Refik, Yakup, Cumhuriyet... Bol keseden yıldızları kaparlar. Ama sorun şu ki İstanbul'da gerçek anlamda meyhane yok. Kim ne derse desin meyhane en başta iki erkeğin rahatça demleneceği, dertleşeceği, karılarını çekiştireceği mütevazı bir yer olmalıdır.


Seksist, işgüzar, hesap şişiren, yemek yerine meze söyleyince burun kıvıran, dört kişilik masada üç kişi oturunca yüzü düşen meyhane sahipleri artık midemizi bulandırdı. Daha on sene önce dört masayla gayet avam bir mekan olan Refik artık Reina muamelesi görüyor. Reina'daki gibi kapıdaki garsonlar (Bodyguardlar) adam seçmece oynuyorlar.



Yedikule tarafında belki de İstanbul'un gerçek anlamda tek meyhanesi Safa'nın bile bozulması an meselesi. Birkaç yıl sonra Yedikule civarı "soylulaştığı" vakit buradan sopayla kovulmayacağımızın garantisi yok.


Neyse biz yine konumuza dönelim. Krepen'deki Kadir daha önce tıpkı İmroz gibi Krepen Pasajı'nda faaliyet gösteriyormuş. Adı da oradaki günleri yad etme maksatıyla Krepen'deki Kadir olarak değiştirilmiş. Nevizade üzerinde "burası" diye seslenen, kolundan bacağından çekiştiren meyhane değnekçileri burada daha bir görgülü. Sofraya ilk gelen daha buharı üzerinde masamıza konulan ciğer tava enfes.


En güzel tarafı ise içinin sulu olması. Çoğu meyhanedeki ciğerlerin en büyük kusuru kupkuru gelmeleri. Kış kavunu bal gibi (Bu arada kışın yenen kavun niye yazdakinden daha lezzetli olur?). Peynir utandırmıyor (Bu lafı Artun Ünsal'dan çaldım. Hatta pilaki yeseydim fasulyesi helme helme diyecektim). Patlıcan salatası ise sütle güzelce terbiye edildiğinden yumuşacık ve çok hafif. Daha patlıcan mevsimi başlamamasına rağmen tadında en ufak bir acılık bile yok.

İsli palamut
Ama gecenin en büyük süprizi tartışmasız "isli palamut" tu. İste bekleterek pişirilen bu mezenin dışı gevrek içi lokum gibi yumuşaktı. Tadı tandır kebabın balık versiyonu gibiydi. Çatalı dokundurur dokundurmaz dağılması ve isli kokusu gönüllerimizi fethetti. Bunca soğuk ve sıcak mezeyle beraber 35'lik yeni rakı kuver dahil 90 tl hesap ödedik. Eminim ki Asmalımescit'teki soysuzlar çetesinde aynı masayı yarım misli fazlaya donatabilirdik.


Sabah ise yine baş ağrılarıyla uyandım. Hiç ağrı kesiciye bulaşmadan mahalle yumurtacısından (yumurtacı ile ilgili yazımıza buradan ulaşabilirsiniz) aldığım köy yumurtasıyla güzel bir tereyağlı menemen patlattım. Yarım saat içinde hiç bir şeyim kalmadı.


Not: Daha önce bahsettiğimiz (Yazıya buradan ulaşabilirsiniz) Hepsi klibi yayınlanmaya başladı. 22. saniyede kapıdan sızan delikanlıya dikkat. Klibin başındaki oynak, sevişken delikanlı ise "sanat sevici" dostumuz Umut.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Beyoğlu'ndan Haberler


Bu pazarın en gösterişli eylemi tartışmasız "internetime dokunma" eylemiydi. "Küçük burjuvayı" uzun süredir meydanlarda göremiyorduk. Sokağa dökülmeleri için internetlerinin ellerinden alınması gerekiyormuş.


Asmalımescit civarında gördüğüm bu afiş Tasarım Alaturka adlı sergiye ait.Rafineri Reklam Ajansı, alaturka kültürünü ve Türklere has alışkanlıkları tasarımla birleştirerek Orhan Gencebay, Zeki Müren gibi kült sanatçıları ve alaturka motifleri özgün tasarımlı ürünlere dönüştürüyor.




İncisözlük'ten ayrılanları kurduğu avaresözlükün afişine ise yine Tünel tarafında rastladım.


Yukarıdaki bu güzel wheatpaste örneğine Çukurcuma'da denk geldim. Parçalanıp, yağmalanmadan evvel pek güzel bir çalışmaymış.


Bu da Firuzağa tarafında çiçekli bir stencil örneği..



1. Uluslararası Mizah Festivali kapsamında "Gerekli Taramalar - Ailesine Kalanların İzinden Oğuz Aral" sergisi  Tophane-i Amire Tek Kubbe Binası'nda açıldı.  Oğuz Aral’ın Gırgır ve diğer yayınlar için yaptığı çizimlerin orijinalleri, yağlı boya tabloları, kitap kapakları, eskiz defterleri yer alacak. Sergide ayrıca, usta sanatçının diğer ilgi alanlarından müzik, pandomim, güreş, boksla ilgili notlarıyla yemek tariflerinin bulunduğu not defterleri, yaşamının değişik dönemlerinde çekilen fotoğrafları ve gözlük, çizim takımı, çakı, sigara ağızlık, kalem gibi kişisel eşyaları mizah severlerle buluşacak.(Haber:Cumhuriyet)

18 Mayıs 2011 Çarşamba

St. Petersburg Yazıları 3

St. Petersburg'da geçirdiğim süre içinde yaşadığım en güzel gece kuşkusuz Roger Waters'ın The Wall konseriydi. Turne kapsamında (bu kez İstanbul'a uğramayacak olması üzücü) St. Petersburg'u es geçmeyen Waters'ı 5 yıl sonra tekrar dinlemek müthiş keyifliydi.

Konserin yapılacağı SKK Arena, St. Petersburg'da Sovyetler Birliği döneminde inşa edilmiş (sanırım en büyüğü) dev spor komplekslerinden biri. Zafer Parkı (Park Pobedi)'nın içinden yapılan uzunca bir yürüyüş sonrası ulaşılan kompleksin büyüklüğü karşısında bir şaşkınlık yaşadım.

İçeri ilk girenlerden biri olarak sahneye çok yakın bir yer kapabildik. Konser saatine kadar neredeyse boş olan salon moralimi çok bozdu, hatta İstanbul'a gelseydi biz bu salonu doldururduk diye ucuz polemiklere girişmişken son 5 dakikada salon bir anda tıklım tıklım dolunca neşem yerine geldi.

Neden 30 yıl sonra The Wall'u tekrar yapıyorum? Roger Waters bu soruya, "30 yıl önce "Neoliberalizm"in şafağında bireyleri itaat etmeye mecbur eden her türlü görünür ve görünmez otoritenin yeni ve gelişmiş biçimleriyle mevcut olduğunu, ve " You may say that I am a dreamer but I am not the only one" diyen büyük adam gibi bizim de "korku duvarlarını" yıkmak için sorumlulukları paylaşmamız gerek"tiğini söyleyerek cevap verir.

Her ne kadar "Dark Side Of The Moon"culardan olsam da, DVD'lerden defalarca izlediğim Wall konserlerini canlı olarak yaşamak gerçekten inanılmazdı. Belki biraz sesinden (her zaman Gilmore'un vokalini tercih ederim) ve eski yıllara göre düşük performansından (belki de Pink Floyd yerine sahnede yalnız olmanın getirdiği garip bir hüzünden dolayı) dolayı eleştirilebilirse de, konserde zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Belki de (eskilere sormak lazım tabi) teknolojinin daha yaygın kullanımı ile sahne şovları ve görsellik eskisinden de iyiydi, bilemiyorum.

Konserde ilgimi çeken başka bir şey de önce inşa edilip sonra yıkılacak olan duvardaki kayıp resimleri arasında Adnan Menderes'in idam edilirken çekilmiş resminin olmasıydı. Elbette üzerimizden uçurulan dolar imgeleriyle süslü dev domuz, korkutucu kuklalar, çekiçli the Wall yürüşü ve mükemmel ışık oyunları bizi mest etti.

The Wall turnesi'nin detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Beyoğlu'ndan Afişler


Birinci afişimiz retro bir fasıl reklamı. Klasik Türk musiki icracısı Münip Utandı’nın katkılarıyla oluşturulan fasıl topluluğu, uzak ve yakın müzik tarihimizin en sevilen eserlerini seslendirmek üzere Neogazino sahnesinde olacak. Neogazino’nun tabi ki bir de assolisti var; opera kökenli ses sanatçımız Efruze, 70’li yılların Türk filmlerinden de tanıdığımız popüler ve çok sevilen Türk sanat müziği şarkılarıyla izleyicileri coşturacak. Türk Sanat musikisi pek de ilgimi çekmese de eski Türk filmlerini anımsatan yanyana yapıştırılmış bir düzine assolist posteri için bile bloğa konmaya değer.


İkinci afişimiz bu aralar yoğun şekilde görülen film festivaline ait. ART BY CHANCE Ultra Kısa Film Festivali her Mayıs ayında 20+ ülke 200+ şehirde büyük bir şehirli kitleyle buluşuyor. Bu yıl üçüncüsünü gerçekleştirecek festival, uluslararası yaratıcıların değişim temalı 30 saniyelik filmlerini bekliyor. ART BY CHANCE eğitim ve reklam filmleri dışında her tür kurgu, animasyon ve video art örneğine açık.


Havaalanları, metro istasyonları, alışveriş merkezleri, kampüsler ve meydanlardaki halka açık 20.000+ ekranda seyirciyle buluşan festival, yılın geri kalan aylarında seçki olarak film festivalleri ve yaz festivallerinde de gösteriliyor. Her anlamda en geniş kitleyle buluşma şansı veren etkinliğe online olarak katılmak da mümkün. Festivalle aynı anda ABD, Almanya, Belçika, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Endonezya, Fransa, Guatemala, Güney Afrika, Hindistan, Hollanda, İngiltere, İtalya, Kanada, Katar, Kolombiya, Malezya, Panama, Polonya, Portekiz, Romanya ve Türkiye'de karşılaşılabilir. (basın bülteninden)


Vee Amy Winehouse ilk defa Türkiye'de....


Trip-Hop'un usta ismi Hooverphonic 5 yıl aradan sonra tekrar Türkiye'de. Dünyaca ünlü Belçikalı topluluk Hooverphonic, 17 Mayıs salı ve 18 Mayıs çarşamba akşamları, iki gece üst üste saat 22.00’de Salon seyircisiyle buluşuyor. Hooverphonic, son albümleri The Night Before turnesi kapsamında, iki gece üst üste hayranlarıyla buluşacak.


The Magician 21 Mayıs'ta Dogzstar'da..


Son afişimiz ise Dogma 95 akımının tiyatro uyarlaması. Pek sevdiğimiz yönetmen T.Vintenberg'in şahane filminin eli yüzü düzgün uyarlamasını Dot sahnesinde izleyebilirsiniz.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

St. Petersburg Yazıları 2

St. Petersburg, kente adını veren I. Petro'nun azmi (ve belki de denildiği gibi deliliği ile) ile inşa edilmiş ve Petro'nun halefleri tarafından da kentin kuruluşunda gözetilen barok/neo-klasik mimari üslubunun korunmasına özen gösterilmiştir. Öyle ki kent merkezinde neredeyse tüm yapılar bir tutarlılık ve süreklilik göstermektedir.


Üniversitedeki Rusça öğretmenim, St. Petersburg'u komünistlerin mahvettigini söylemişti. Bu teşhisi biraz abartılı bulmakla birlikte, Sovyetler Birliği'nde takip edilen işlevci ve toplumcu şehircilik politikalarının bugün kent merkezi ve banliyöler arasında müthiş bir farkın oluşmasına yol açtığını düşünüyorum.

Çok sevdiğim yazar Emrah Serbes, Ankara Adalet Sarayı'nın Ankaralılar'ın ruhsal durumlarını yansıtan bir yapı olduğunu yazmıştı. St. Petersburg'un birbirine benzeyen çok sayıda banliyösünden biri olan Kupchino'da ise Ankara Adalet Sarayı'nı gölgede bırakacak çok sayıda toplu konut bulunmaktadır.

Birçok banliyöde olduğu gibi, kent merkezinin aksine, sokak, cadde ve park isimleri değiştirilmemiştir. Kupchino'da dönemin Balkan başkentleri (elbette doğu bloğuna dahil olan Balkan başkentleri) ve Balkanlı komünist devletlerin genel sekreterleri (Çavuşesku ismi sonradan tepkiler üzerine değiştirilmiş) ve partizanların isimlerine sıkça rastlanmakta.

Geniş caddeleri, bazen akıl almaz derecede büyük ve kullanılmayan boş alanları, bakımsız ama gene de yeşil parkları, devasa alışveriş merkezleri, yarım asırlık tramvayları ve tabi ki yüzlerce konutu içeren devasa bloklarıyla Kupchino tipik bir Sovyet banliyösü.

İlk yazıya buradan ulaşabilirsiniz

13 Mayıs 2011 Cuma

İstanbul Hamam Rehberi 7: Kaybolan Hamamlar

Öncelikle sevindirici bir haberle yazımıza başlayalım. Daha önceki yazımızda bahsettiğimiz (yazımıza buradan ulaşabilirsiniz) Ayasofya Hamamı yakınlarda 100 yıl sonra yeniden hamam olarak faaliyetine başlıyor. Restorasyon öncesi uzun bir süre depo olarak işletilmişti. Restorasyonun sonucunu görmedik ama dileğimiz,akıbetinin  Samatya'da BİM Market (GAP projesi gibi oldu) olarak faaliyet gösteren Ağa Hamamı gibi olmaması. Darısı, hala restorasyon faaliyetleri devam eden  Patrona Halil Hamamı ve Tophane Hamamının başına. Seriye uzun bir aradan sonra kaybolmaya yüz tutmuş hamamlarla devam ediyoruz. İstanbul'da şu an çalışır vaziyette 35-40 hamam olasına rağmen 50 yıl önce bu rakam bunun en az 2-3 katıydı. Çoğu yıkılan ya da depo, dükkan gibi yerlere çevirilen bu kaybolmuş hamamların en meşhuru ise Saraçhane civarında bulunan Çandarlı Hamamı. 

Hayal-et yapılar sergisinden Çandarlı hamamı

Bu hamamdan Hayal-Et yapılar sergisine uğradığımda haberim oldu. Sergi, Çandarlı Hamamı yıkılmasaydı ne olurdu? sorusu üzerine birkaç fikir yürütüyordu. Osmanlı döneminde büyük bir güce sahip olan Çandarlı Ailesi'nden çıkan son sadrazam ve II. Beyazıt’ın lalası olan Çandarlı II. İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Çandarlı Hamamı yıkımına kadar sürekli hamam olarak kullanılıyor. Eski Eserleri Koruma Encümeni’nin koruma kararına rağmen 1956 yılında Atatürk Bulvarı’nın açılması sırasında yıkılan Çandarlı Hamamı’nın Neyzen Tevfik ile ilgili anıları da var.


Çandarlı Hamamı
Beşiktaş Hamamı

İkinci  hamamımız ise meşhur Beşiktaş Hamamı. Mimar Sinan’ın eseri olan hamamın erkekler kısmı geniş ve sekiz köşeli göbek taşı etrafında dört halvet ile üç sofadan mürekkepti. 1957 yılında Tophane-Beşiktaş yolu genişletilirken yıkılan hamam arsasının bir kısmı yola giderken, bir kısmının üzerine de benzin istasyonu yapılmıştı. Reşat Ekrem Koçu, 1811 yılında çıkan bir yangının sabahında, müthiş bir yağmurun sele dönüştüğünü ve hamamı su bastığını söyler. Hamamın erkekler kısmında kalan bazı çalışanlar dışarı kaçarken, bazıları ise kapıları kapatıp yüksekçe bir yere çıkarak yağmurun dinmesini beklerler. Ancak yağmur şiddetini artırınca sel, hamamın kapısını kırarak içeriye dolar. Bu durumda içeride kalanların hepsi maalesef boğularak ölür.


Küçük Ayasofya Hamamı

Son hamamımız ise Küçük Ayasofya Hamamı (nam-ı diğer Çardaklı). Yöresinde Ayasofya, Çemberlitaş ve Gedikpaşa gibi büyük hamamlar bulunduğundan burası unutulmuştur. Hamam, Kapı Ağası Hüseyin Ağa tarafından 1503'te yaptırıldı.Kitabesinin altında bir Bizans levhasının bulunması ve sıcaklık kısmının hiçbir Osmanlı hamamına uymayan biçimi Çardaklı Hamamı’nın Bizans dönemiyle ilişkilendirilmesine neden olmuştur.

10 Mayıs 2011 Salı

2 Fragman

Birinci videomuz Norveç'ten. Bir grup üniversite öğrencisi, gizemli bir takım ayı ölümlerini araştırmaya çalışırlar; ancak çok daha tehlikeli olaylarla karşılaşırlar. Gizemli bir avcıyı takip etmeye başlarlar ve onun bir trol avcısı olduğunu öğrenirler.Efektler biraz uyduruk gözükse de, film eğlenceli olacak gibi. Son  zamanlarda "Dead Snow" gibi kült korkular çıkaran Norveç sinemasından yeni bir kült adayı daha!



İkinci fragman ise yine bir korku filmi. London Calling'e, Berlin Calling ile cevap veren Berlinliler, bu sefer 28 Gün Sonra fiminin Berlin versiyonuyla karşımızdalar. Filmin adı Rammbock:Berlin Undead


8 Mayıs 2011 Pazar

Balıkesir Lezzet Turu 6:Balıkesir Mantısı

Tirit ekmeği
Uzun zamandır bu yazıyı yazmak istiyordum. Balıkesir merkezinde çok meşhur olan, fakat namı ilçe sınırının bile dışına çıkamamış "Balıkesir Mantısı" bugünkü konumuz. Aslında ilçe merkezinde buna benzer yemekler bir hayli bol. Düğünlerde dağıtılan tirit, küp doğranan ekmeğin et suyunda haşlanıp üzerine et, maydonoz, nohut ve salça dökülmesiyle yapılıyor. Lokantalar, bunu tavuk veya paça ile çeşitlendirip, pideli paça ve pideli tavuk gibi yemek türetmişler. Sabahın köründe pideli paça yemek, Balıkesirliler'in bayıldığı bir alışkanlıktır. Bilhassa akşamdan kalmalar için işkembe dışında bu seçenek de pek revaçtadır.


Gelelim "Balıkesir Mantısı"na. Bu mantı türü az önce bahsettiğimiz suda yavan hamur (ya da ekmek) haşlama geleneğinin bir parçasıdır. Tıpkı tirit gibi, yavan hamuru nohut ve tavukla şenlendirme adeti bu yemekte de mevcuttur.


Peki nasıl yapılır bu yemek. İçi boş mantılar fırınlanarak gevrek bir kıvama gelir (uğraşmak istemiyorsanız Balıkesir halinde gayet lezzetli fırınlanmış boş mantı bulabilirsiniz).Tavukları suda haşlayıp küçük küçük didiyoruz. Haşlama suyunu az salça ile renklendirip mantıyı tavuğu ve nohutu ekliyoruz.Tüm malzemeleri  bir arada 10 dakika haşladıktan sonra, sarımsaklı yoğurt ve tereyağıyla sıcak servis yapıyoruz. Mantılar tavuk suyunda haşlandığından, Kayseri mantısından çok daha yoğun bir tada sahip. Ayrıca nohut mantıya pek bir yakışıyor.


Afişlerden Haberler:



Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesinin destekleriyle, Hayalgücü Organizasyon tarafından düzenlenen ''Uluslararası Mizah Festivali'' 12 Mayıs'ta İstanbul'da başlayacak. Konuya ilişkin açıklamaya göre festival; karnaval, stand-up, tiyatro, yarışma, sohbet, atölye gibi etkinliklerin yanı sıra, komedi şarkıları gecesi ve karikatür sergileriyle yepyeni bir festival anlayışı sunuyor.(AA)