30 Haziran 2011 Perşembe

Size Does Matter!

proje böyleydi...

Bu hafta hiç niyetim olmamasına rağmen (sırf rastgele önünden geçtiğim için) İstanbul Akvaryumu'na uğradım. Her iddialı Türk inşaatı gibi burası da daha tamamlanmadan kapılarını açtı (bkz. Demirören ve Cevahir AVM). Ortalık toz toprak halde, "yakında burada... olacak" tabelalarının arasında, demirlerin üzerinde zıplayarak içeri girdim girmesine ama kimse bana bilet sormadı.

böyle oldu.....

Herhalde burası giriş değil diye yoluma devam ettim ve bir baktım ki yağmur ormanının ortasındayım. Sonradan farkettim ki girdiğim yer çıkışmış (hediyelik eşya bölümünün sonundaki kapı) ya da çıkış gibi birşey. Ne bir uyarı ne bir tabela olduğundan herkesin gittiği yönün tam tersine yani girişe doğru ilerledim.

yıl 1975

Dışarıdaki "Dünyanın en büyük tematik akvaryumu" yazısını görünce zaten kıllanmıştım. Daha önce Küçükçekmece Belediyesi'nin Avrupa'nın en büyük "düğün salonu"nu görmüştük. Avrupa'nın en büyük genç nüfusunun olduğu bir ülkede düğün salonunun en büyük olmasında çok da övünülecek birşey yoktu. Daha sonra Avrupa'nın en büyük adliye sarayına şahit olduk (ya da şahit oluyoruz). En büyük adliye binası diye övünmek düpedüz densizlik! Aklıma Escape From NY filminde dünyanın en büyük hapisanesini (tüm New York şehri) öven ABD başkanı geldi. Daha sonra kahramanımız Snake (Kurt Russell) haddini bildirmişti.

ortadaki boşluğa bir AVM daha sığar mı?

Ve bize Avrupa'nın en büyük alışveriş merkezi diye sunulan Cevahir AVM. Bu en büyükçü yapıların hepsinin ortak bir özelliği var. Hepsi de gerçekten çok büyük, hatta o kadar büyük ki bazen sırf büyük olmak için yapıldığını hissettiriyor. Cevahir ve evlendirme dairesindeki ölü ve işlevsiz alanların aynısı Akvaryum İstanbul'da mevcut. Burada o kadar büyük boşluklar var ki duvarlar Barbaros Hayrettin'den, Süveyş Kanalı'na, Müslüman topraklarının denizcilik maceralarından bahseden gereksiz dev tabelalarla donatılmış.

çüş artık

Bu arada dünyanın en büyük tematik akvaryumu kısmına kafam takıldı. Valencia'daki akvaryum gözüme çok daha büyük gözüktü. Hatta Berlin'de Radisson Otel'in sadece giriş holünde bulunan Aquadom bile buradan daha etkileyici. Ayrıca Valencia akvaryumunun mimarisiyle burayı karşılaştırınca 1975 yapımı Acuario de Valencia, Florya'dakinden çok daha modern ve ferah. Büyük bir ihtimalle bizimkiler yan taraftaki inşaatı bitmemiş Akvaryum AVM'yi de araziye dahil etmişler.

Aquadom: Birazdan Obi Wan güç kaynağını kapatmaya gelebilir...

Ya da sırf en büyük olmak için bomboş holler yaratılmış. Veyahut "tematik" kelimesinde bir çapanoğlu var. Dünyadaki tek tematik akvaryum burası mı acaba? Kıyıya köşeye Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Barbaros Hayrettin serpiştirilip, bu işe "tema" deniliyorsa itirazım yok.

Not: Gün içinde yaptığım araştırmada Kartal'da inşaatına başlanılan adliye sarayının ünvanı belli olmuş; "Dünyanın en büyük adliye sarayı". Hayırlı olsun.

26 Haziran 2011 Pazar

İstanbul Felafeli vs Berlin Felafeli

"İstanbul-Berlin Face/Off" serisinin ikinci bacağında felafeli kapıştıracağız. İlk kapışmada İstanbul ağır bir malubiyet yaşamıştı. Niyetimiz Berlin'e methiyeler düzmek değil. Hatta vejeteryan yemekleri kapışması yapsak, sadece İstiklal'deki kıçı kırık Bereket Lokantası bile tüm Berlin lokantalarını çeşitlilik bakımından ikiye katlar. Vejeteryanlığın bu kadar baştacı edildiği Berlin (vejeteryanlığın alay konusu olduğu İstanbul'u düşünün) için ağır bir yenilgi. Felafel iki ülkenin de milli yemeği olmadığından daha tarafsız bakabileceğimi düşünüyorum. Yine kriterlerimiz lezzet, fiyat-miktar ve ilave ürünler.


Fiyatla başlayalım. Almanya'da etin çok ucuz olmasının döner fiyatlarını da etkilediğini söylemiştik. Nohut ve çeşitli baharatlardan yapılan felafel söz konusu olduğunda, bu avantajını sebze yönünden ucuz olan Türkiye'ye kaptıracağını düşünürdük. Fakat durum hiç de öyle değil. Ortalama 2-2,5 euroya satılan Berlin felafeli 4,5 tl ye satılan Türk felafelinden pahalı gözükse de (en azından bugünkü kurla), kriterimiz sadece fiyat olmadığından ve en az onun kadar önemli olan miktar (ya da performans) devreye girdiğinden durum tam tersi yönde değişiyor. Berlin'de felafele o kadar çok malzeme koyuluyor ki dökmeden yiyebilmek neredeyse mümkün değil. Hatta bazı yerlerde felafelin dışındaki malzemeleri kendin dilediğin kadar koyabiliyorsun. Durum malesef 1-0. Berlin felafeli önde.

İkinci kriterimiz ise lezzet. Lübnan'a hiç gitmediğimden gerçek felafelin ne menem birşey olduğunu bilmiyorum. Ama Alman dönerinin başarısı, Berlin'deki standart bir felafelin, Lübnan'dakinden daha güzel olma ihtimalini doğruruyor. Berlin'de gittiğimiz en iyi felafelci olan Dada Felafel'i kıstas alalım. Köftelerin tazeliği, dışının gevrek içinin yumuşacık olması, yeşilliklerin bolluğu, en önemlisi yoğurt ve fesleğen sosunun kalitesiyle en azından Beyoğlu'ndaki felafelcileri (hepi topu 2 tane) ezip geçiyor. 2-0.

Dada-pide arası
Son kriterimiz yan ürünler. Berlin felafelinin köfte dışı malzemelerinin ne kadar bol olduğundan bahsetmiştik. Çoğu felafelcide bira mevcut. Dada Felafel'de ise ekstradan koca bir bar hizmetinizde. Türkiye'de dilediğinizde kola, dilediğinizde de fanta içme lüksüne sahipsiniz! Uzatmıyorum 3-0. İstanbul'da Lübnan turu bu aralar pek bir moda. Ama Lübnan yemeği felafel için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. İyiki de moda değil. Yoksa 4,5 tl'ye yemek hayal olur. İstanbul ve Berlin'den bir iki felafelciden bahsettiğimizde farkı daha iyi anlayacağız.

Dada porsiyon
Berlin:

1. Dada Felafel: Çoğu kişiye göre Berlin'in en iyi felafelcisi. Şehrin standart felafelcilerinden daha pahalı (2 yerine 2,5 euro) ve daha küçük porsiyonları olsa da (en azından malzemesi pidenin içinden düşmüyor). Lezzet, tazelik ve temizlikte fark atıyor. Yan tarafındaki barı ise ayrı bir güzel. Mekan meşhur Tacheles'in hemen karşısında.


2. Mamo Felafel: Diğer felafelcimiz ise doğu Berlin'in Friedrichschain semtinde. Warschauer Caddesi'nde bulunan bu felafelcinin sahibi Arap değil, bir Alman. Bu yüzden felafelinin vejeteryan yönüne vurgu çok. Ayrıca tasarım ön planda. Buranın özelliği ise kumpir gibi malzemeyi kendin seçip, kendin ekliyorsun (işte bu kısmı kumpir gibi değil). Tadı Dada kadar lezzetli olmasa da standardın çok üstünde.

Tasarım tasarım tasarım... İşte Alman felafelcisi
İstanbul:

1. Felafel House: 2005 yılında açıldığını duyunca hemen Talimhane'ye koşmuştum. Ama vitrine pişmiş felafelleri tabakların içinde sergilediklerini gördüğümde hemen yemekten vazgeçmiştim. Mutfağı pis, sunumu çirkin gelmişti. Ama geçen hafta ekşi sözlükte araştırma yaptığımda adına düzülen methiyelerden etkilendim. Yere göğe sığdıramamışlardı burayı.


Tabi ki dayanamadım ve içgüdülerimi bir kenara attım. Pide olmadığından dürüm içinde gelmesine aldırmadım ve ilk ısırıkta şokkk! Rezalet! İnanamadım, insanlar buna mı methiye düzmüşlerdi. Ne bir yeşillik vardı ne bir sos. Humus kuru olan dürümü daha da kurutmuştu. Köftenin içi yumuşaktı tamam ama dışı da yumuşaktı. Fesleğeni geçtim marul bile yoktu. Allahtan 125 yıllık standart lezzet Coca-Cola vardı da ağzımın tadını yerine getirdi.

İçini göstermek için çirkin dürüm ikiye bölünmüştür
2. Pita Khubiz: Yakın zamanda Beyoğlu'nda açıldı. İlk gördüğümde (pastel renkli reklam panoları yüzünden olsa gerek) uyduruk fast food zincirlerinden biri daha! diye düşünmüştüm. Fakat yakın zamanda blog yazarımız Sasa'nın tavsiyesiyle felafelini denedim. Fena değil. Yeşilliği ve sosu biraz az koysalar da Felafel House faciasından sonra çok iyi geldi. Eve servisten yararlanıp evde yeşillik takviyesi yaptığınız takdirde sorun kalmayacaktır. Pita'da sadece felafel yok. Pitanın içine girebilecek her şey (sucuk, kızarmış sebze, et ve tavuk) burada mevcut.

Pita Khubiz: İçine konulan malzemeyi Dada ile kıyaslayınız

24 Haziran 2011 Cuma

Der Himmel Über Berlin

"Berlin'de kaybolmak imkansızdır, çünkü her zaman duvarı bulursun."

çıplak haliyle duvar

"Der Himmel Über Berlin" filmindeki bu özlü söz, aslında filmi yeterince anlatıyor. Bu ay (Berlin gezisi öncesi ve sonrası) birçok "Berlin temalı filmler" gösterimi yaptım kendi kendime. Berlin öncesi, Tom Tykwer'in çarpık ilişkilerle dolu "Drei" filmiyle Prenzlauer Berg yöresini bir nebze olsun tanıma fırsatı buldum. Filmde gördüğüm Dinamo Dresden Stadı'nı anında gezilecekler listesine çiziktirdim. "Das Leben Der Anderen" ile DDR ve Stasi Müzeleri'ni daha bir dolu gezdim. Final sahnesinin geçtiği (das ist für mich!) ünlü Karl Marx Kitabevi'nde soluklandım. "Goodbye Lenin" ile Berlin duvarını (her sıkıcı turist gibi) para vererek satın aldım. Umutsuzca sağda solda Lenin heykeli aradım. Fassbinder'in "Berlin Alexanderplatz"ı sayesinde turistik Alexanderplatz'a gereğinden fazla değer verdim. 20'lerin ihtişamını yansıtan kabareleri göz ucuyla arayıp durdum. "Der Untergang" her aklıma geldiğinde ise nereye kaçacağımı şaşırdım. Soyvet askeri anıtının önündeki Rus tankının çok da ihtişamlı olmadığını görünce rahat bir nefes aldım. Naziler'in Hava Bakanlığı binasında, Hitler'in 36 olimpiyatlarında gövde gösterisi yaptığı Olimpienstadium'da nefesimi tuttum.

Başkalarının Hayatı filminde gözüken Karl Marx kitabevi

Berlin sonrasına ise sadece bir tek filme bıraktım. Wim Wenders'in şahane klasiği "Der Himmel Über Berlin" ya da çakma İngilizce ismiyle "Wing of Desire". Filmi izlememiş olanlar 5. dakikasında Nicholas Cage'li City of Angels'ın asıl versiyonu olduğunu öğrenince ilk başta bir köpürecekler. Ama merak etmeyin Nicholas Cage'li versiyon o kadar vasat, haddini o kadar aşmış ki, bir süre sonra asıl film ile hiç bir paralellik gösterimiyor. "Der Himmel" ise müthiş Berlin görüntülerinin eşliğinde, hem de Berlin duvarının yıkılmasına ramak kala, birbirinde kopuk bireylerden kestiler sunuyor. Savaş zamanı sahneleri anımsatan sokak dekorları arasında ilerleyen sürücünün de düşündüğü gibi; Almanya o denli parçalanmıştır ki, her birey başlı başına birer küçük devlet haline gelmiştir...

Der Himmel Über Berlin: Birleşme öncesi büyük bir boşluktan ibaret olan Posdamer Platz

Filmde birçok süpriz mevcut. Mesela kahramanımız Kreuzberg'den geçerken uzunca bir süre Livaneli'nin "Karlı Kayın Ormanında" parçası duyuluyor (Berlin'e de çok yakışıyor bu şarkı). Birçok Türk restoran arkada gözüküyor. Hatta insanların düşüncelerini okuyabilen kahramanımız, başörtülü Türk kadınının düşüncelerine (hem de Türkçe) kulak veriyor. Başka bir süpriz ise, biz de komiser Kolombo olarak bilinen Peter Falk, filmde kendini oynuyor. 1993 yapım devam filmi "Far Away So Close" ise ilki kadar olmasa da, yine başarılı bir yapım. Burada ilk filmin kahramanı Bruno Ganz (biz Hitler olarak tanıdık) yoksa bile Nastassja Kinski'nin varlığı bile izlememiz için yeterli. İlk filme duvarın yıkılmasından önceki gerilim ne kadar yansımışsa, bu filme de birleşme sonrasının ferahalığı o kadar yansımış. En azından ilkinden daha çok komedi unsuru barındırdığı kesin. Der Himmel'de izbe bir Berlin barında konser veren Nick Cave burada ise müzikleriyle destek veriyor.

19 Haziran 2011 Pazar

Çukur Meyhane

Geçen ay, bekarlara yer yok başlıklı yazımda kapı kapı meyhane dolaştığımızdan bahsetmiştik. Yer olmadığı için oturamadığımız meyhanelerden biri de Galatasaray Lisesi'nin hemen çaprazında bulunan Çukur Meyhane'ydi (Urban'ın yanı diye tarif etsem daha iyi). Allaha şükür bu sefer rezervasyon yaptırmayı (hiç adetim değildir) akıl ettim.


Çukur Meyhane'nin methini birçok kez duymuştum. Gazeteci tayfanın buluşma yeriydi burası. Radikal okuyanlar iyi bilir. Çukur Meyhane buluşmamızda... şeklinde başlayan köşe yazılarına eminim her hafta denk geliyorlardır. Küçük bir internet araştırması sonucu İstanbul'u gezen yabancı dostlarımızın şahane bloğunda (yazıya buradan ulaşabilirsiniz) meyhanenin öne çıkan ürünlerini bir bir not ettim. Şişte ızgara hamsi, yoğurtlu kereviz ve yaprak ciğer (hoş, hiçbirinden yiyemedim ama!) meyhanenin spesiyalleriymiş. Yetmedi, rezervasyonu telefonda değil de yüzyüze yapayım dedim. Bu vesileyle mutfağı yoklayacaktım. Çünkü hamsi mevsimi geçeli çok olmuştu. "Balıkta hamsinin alternatifi var mı?" diye aşçıya sordum. Camlı buzdolabında hazır bekleyen şişte levreği gösterdi. İyi midir? dediğimde, İyi de ne demek lokum lokum cevabını aldım. Hemen inandım. İşlem tamam, akşama alem kusursuz olacak....

Levrek şiş

Meyhaneye geldiğimizde en başta levrek şişleri istedik. Fakat patlıcan salatası, spesiyallerinden yoğurtlu kereviz kalmamıştı. En önemlisi methiyeler düzülen yaprak ciğer, sipariş vermemize rağmen garsonun dalgınlığı yüzünden saatlerce gelmedi. Kendisine hatırlattığımızda ise ciğerin bittiğini söyledi. Yoğun cumartesi gecelerini bildiğimizden, garsonun bu eksi notunu görmezden geldik ve en başta közde biber ile şakşuka olmak üzere tüm mezelerine tam not verdik. Gecenin yıldızı ise şişte soya soslu levrekti. Sişlere soğan, defne ve marine edilmiş levrek takılmak suretiyle yapılan bu enfes yemek o kadar lezzetliydi ki, eti (ya da balığı) rakıyla yavaş yavaş götürme geleneğini bozup, 5 dakika da tükettik. Aynı şey lezzetli mezelerde de başımıza geldiğinden, son 2 saati kuru kuru rakı içerek geçirdik. (Sonradan sipariş ettiğimiz kavun bile bu yangını dindiremedi). Babalarımızın tek parça kuzu şişi, 20 lokmada yutma sabrının binde biri bizlerde olmadığından, her rakı masasında başımıza gelen bir problem bu. Acaba Aydın Boysan'dan rakı adabı dersi mi alsak...


Gecenin levrekle beraber bir diğer yıldızı ise tabiki beklentimizin çok altında gelen hesaptı. 6 kişi (hatta bir ara 8 ya da 9 oldu nedendir bilinmez), 1 büyük 1 küçük içip, yanına birer porsiyon balık yerse. Ayrıca masayı mezelerle donatırsa!... Bunun adı Asmalımescit'te trajedi, Çukur Meyhane'de ise komediymiş.


Beyoğlu notları: Bu haftasonu Beyoğlu'nda enfes bir eşcinsel eylemi düzenlendi. Trans Onur Yürüyüşü adındaki eylem için, çoğunluğu İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği üyesi gay, lezbiyen ve travestilerden oluşan grup Taksim Meydanı'nda toplandı. İstiklal Caddesi'ne taşan eylem, şarkılar, türküler eşliğinde devam etti. Organizasyonun en güzel tarafı eylemcilerin mağdur rolünü oynamak yerine, teşhirci ve seksist haraketlerle homofobikleri rahatsız etmeleriydi. Yolda eylemcilerle beraber paralel yürüyen birinin "oğlum, arkadan yürüyelim bizi de i.ne sanacaklar" demesi, eylemin ne kadar başarılı olduğunun göstergesiydi. Maalesef makinam yanımda olmadığından fotolar cep telefonu ile çekilmiştir.


Çukurcuma'daki afişler

İtiraf ediyorum. Cristiano Ronaldo'yu İstiklal'de karşılayan apaçilerden biri de bendim. Ama izdiham yüzünden çok dayanamadım ve evime kalabalığın fotosunu çekerek (yine şahane fotoğraf makinam evde olduğundan emektar Canon'umla çekebildim) elim boş döndüm. Sonra duydum ki imza töreni iptal edilmiş (neye imza atacaktı!). Çok da üzüldüğümü söyleyemem. Beşiktaş taraftarının Nuri Şahin diye tezahürat yapmasının nedenini anlayamadım ama Yıldırım Demirören bu şovuyla Cumhuriyet'in 100. yılında Cristiano'yu renklerine katacabileceğini gösterdi...

oradaydım! ama görebildiğim tek Cristiano buydu

18 Haziran 2011 Cumartesi

Terkos Sezonu Başladı


Haziran ayının en güzel tarafı (Fotomaç gazetesiyle Fener'in transfer bombalarını takip etmekten sonra) Terkos Pasajı sezonunun başlamış olmasıdır. Her sene büyük vurgunlar yaptığım pasajdan (koridordan mı desem?) bu sene de elim boş dönmedim. Girişte sağ taraftaki favori dükkanımdan tanesi 5 tl'den 3 enfes tişört patlattım. Üstelik diğer dükkanlara bakmadım bile. Bir günde tüm zevki heba etmeyeyim diyorum.


Pasajdaki alışverişin sırrı, acele etmeden sabırla kıyafetleri didiklemektir. Giysi tepeleri arasında itişen kadınlar canınızı sıkabilir. Bu yüzden buraya asla yorgun ve aç gelmeyin. Peşinize negatif enerjili birini takmayın. Bu çok önemli, çünkü ilk tırtıklamalarda denk gelen işporta malları sizi hemen demoralize edebilir. Fakat burada Zara, Top Shop, Stradivarius ve H&M'nin Türkiye'de hiç bulunmayan modellerine denk gelebilirsiniz.


Zara

16 Haziran 2011 Perşembe

Triple-Double Sunar: Safa Meyhanesi

Perspektif
Bekarlara yer yok isimli yazıda değinilen meyhane maceramızdan sonra Safa Meyhanesi hakkında birkaç söz söylemenin vakti gelmiştir dedik T-Rex ile. Malum Beyoğlu’na gidip güzel bir rakı akşamı yapmak isteseniz elinizdeki alternatifler Nevizade ve Asmalımescit'te bulunan piyasanın babaları (Ya da bölgenin hakimleri). Bu mekanlarda hem yer bulmak hem de güleryüzlü düzgün bir servise muhattap olmak o akşamki şansınıza, kılığınıza kılıfınıza hatta belki içme potansiyelinize bağlı. Akşamın sonunda hesap olarak ne vereceğiniz de kestirilmesi güç bir durum halini alabiliyor. Yanlış anlaşılmasın bira patates için her zaman tek geçilecek yerdir İstiklal, hele ki pazar öğleden sonralarında ama bu da başka bir yazı konusu olarak kalmalı. Ama rakı sofrası ise amacınız İstanbul’da gidilmesi, görülmesi, içilmesi, yenilmesi gereken en mühim yer Yedikule'deki Safa Meyhanesi'dir. Alıştığımız Taksim mekanlarından farklı bir yer burası. Bir kere sokak üzerinde. Sokak dediysek mahallede sesiz sakin bir yerde. Tüm o Taksim kalabalığı, yığın yığınlığı ile alakası yok. Hemen karşısında mahallenin kahvesi var. Hatta akşamın sonunda canınız kahve çekerse karşıdan getirtiliyor. Müstakil tek katlı eski bir bina. Kaldırımdan tek adımda içeridesiniz. Garsonlar alıştığımızın ötesinde güleryüzlü ama samimiyetsiz bir tavır değil bu. Burası 12'de kapanan bir meyhane, yılbaşında çalışmayan tatil yapan bir müessese. Kısacası kendini uzakta tutabilmiş bir işletme. Eğer mevsimi değil ise balık yiyemeyeceğiniz anlayışta bir yer. Yemekler ve mezeler ortalamaların üzerinde olmakla beraber bulunduğunuz mekan o kadar lezzetli ki yemek artık teferruattan ibaret kalıyor. Ama ayrıntı vermek gerekirse lakerdası ve pilakisinin muhakkak denenmesini önerelim. Karışık kızartma tabağı da 4-5 kişiyi doyuracak cinsten. Balık mevsimine göre çeşitleniyor ama ustamız işinin ehli endişeye yer yok. Kendi internet sitesinden de ayrıntılı bilgi alınabilecek Safa Meyhanesi ihmal edilmemesi gereken cinsten bir yer. Bu noktada geçtiğimiz günlerde Ulus şubesini kapatan Akman Pastanesi’nin ardından ağlayan Ankaralılar’ı unutmamak gerek.

Logoya dikkat
Kulüp rakı kaideleri
Safa Meyhanesi'nin sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

14 Haziran 2011 Salı

Tempelhof

Bugünkü yazımızda Berlin'deki (turistlerin pek rağbet etmediği) ünlü Tempelhof Havaalanı'na değineceğiz. Ünlü mimar Norman Forster Tempelhof'u tüm havaalanlarının atası olarak nitelemişti. Devasa giriş holü ve yüksek tavanı sayesinde daha sonraki havaalanlarına örnek oluştaracak şekilde heybetli yapılmıştır Tempelhof.


Berlin Belediyesi 2008 yılında havalimanını zarar etmesi gerekçesiyle uçuş trafiğine kapattı. Birçok eylemci havalimanının Unesco Dünya Tarihi Mirası'na kaydedilmesi için eylemler yaptı. Berlin'de Avrupa'nın en büyük havalimanının yakında hizmete girecek olması (Branderburg Havalimanı) Tempelhof'un popülaritesini düşürmüştü. Ayrıca havalimanının kentin tam göbeğinde olması, hem belediyenin hem de girişimcilerin iştahını kabartıyor. Şu anda devasa bir park olarak kullanılmasına rağmen (kaykaycılar ve model uçakcılar için tam bir cennet burası) bu durum fazla uzun sürmeyecek gibi.


Estee Lauder firması burayı hastane ve kişisel bakım tesisine dönüştürmek için teklif vermiş bile. Hazır havaalanının da yanında olması sayesinde, jet sosyetenin jetlerle buraya inip estetik ameliyat yaptırıp, "spa" hizmetinden yararlanabilme imkanları olacak. Berlin halkı ise buranın dev bir park olmasından yana. Ayrıca burada dönem dönem devasa konserler de düzenleniyor. Bizim Hezarfen Havaalanı'ndan hem çok daha merkezi hem de çok daha şık bir atmosfer.


Berlin halkı, 1909’da, meşhur Orwille Wright’ın gösteri uçuşuyla uçaklarla tanışmış. İlk terminal binası 1927’de inşa edilen havalimanı, altın 20'ler ve 1930’lu yıllar boyunca dünyanın dört bir yanındaki sanatçı, siyasetçi ve işadamlarının geçiş noktası olmuş. Nazi döneminde Albert Speer’in Berlin’i yeniden yapılandırma planı çerçevesinde, 1934 senesinde Prof. Ernst Sagebiel bu eski yapıyı yeniden inşa etmekle görevlendirilmiş.
300 bin metrekarelik oturumu ile en geniş, ve aynı zamanda en geniş alanda kurulu yapı kompleksi olma özelliğini günümüzde hâlâ koruyan ve Hitler’in “Dünya Başkenti Germanya" ideasının sembolü olarak görülen havalimanı binasındaki holler ve çevre yapıları, kentin Avrupa’ya açılan kapısı olmuş. Tempelhof Havalimanı'nın terminal binasının 1936’da başlatılan inşası 1941’e kadar devam etmiş (bilgiler Taraf Gazetesinden alınmıştır).

Amerikan yardımı

Havalimanının “Batı Berlin” tarihinde ise farklı bir yeri var. Savaşın ardından Doğu Almanya’nın ve Berlin’in doğusunun Sovyetler tarafından işgaline karşı direnişin simgesi sayılıyor Tempelhof. Zira, Alman-Sovyet savaşı döneminde 1948 yılı haziran ayından itibaren
Berlin’de yaşayan halkın ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulan hava koridorunda (Almanlar'ın Luftbrücke dediği olay), Tempelhof kritik derecede önemli bir rol üstlenmiş.

Luftbrücke anıtı

12 Haziran 2011 Pazar

Mis Kebap

Döner Savaşları yazımızdan uzaklaşıp, biraz da yerel döner lezzetlerinin peşine koşalım. Anadolu'da Bursa'nın muhafazakar döner pişirme tekniklerinin dışına çıkabilmiş lezzetli restoranlar bulabilirsiniz. Mesela İstanbul'dan Balıkesir'e giderken, Bandırma feribotu sonrası en büyük keyifimizdir Tarihi Bandırma Kebapçısı. Bursa'nın "goygoycu" iskendercilerinden uzakta, gürültüsüz patırtısız Türkiye'nin en iyi iskenderlerinden birini yapmaktadır bu dükkan. Uludağ otobüsleriyle devam edip, Balıkesir'e vardımığızda ise kent sosyetisinin meşhur yeri, Hanedan Kebap'a uğrarsanız, Balıkesir'in Bandırma'ya iskenderde verdiği cevabı görebilirsiniz (yetersiz bir cevap olsa da). Çoğu Balıkesirli buranın Bandırma Dönercisi'nden daha iyi olduğunu iddia eder.

Madımak Oteli (Atılım Yapı'nın ellerine sağlık!)
Neyse biz döner "hinterland"ının biraz uzağına, doğuya doğru yönelelim. Geçenlerde uğradığımız Sivas ilinde küçük bir çarşı gezisine çıktık. Aynı gün Fener'in de şampiyonluk maçı olduğundan, kent karnaval yeri gibiydi. Biz de, Çifte Minare, Kongre Salonu gibi tarihi yerleri gezip sonra karnımızı doyurmaya karar verdik.


Araya da çok merak ettiğim Madımak Oteli'ni sıkıştırayım dedim. Ama bir de ne göreyim, otel dershaneye çevirilmiş ve dışına yapılan saçmasapan bir kaplamayla tamamen farklı bir yapıya dönüşmüş. 1000 yıllık tarihi yapıları bile talan ederken, 20 senelik tarihe saygıyı tabii ki bekleyemezdim.

Allah muhafaza üzerimize düşmesin
Acıkan karnımın sesini dinleyip, şehrin efsanevi dönercisine (iskenderci değil) uğradım. Her Sivaslı'nın ağzı sulanarak anlattığı bu kebapçıyı çok merak ediyordum. Mekanda dürüm arası veya porsiyon olmak üzere iki çeşit döner sunuluyor. Dürüm derken İstanbul dürümleri gibi (hele Bambi) sanmayın. Lavaş yerine tırnak pidesi kullanılıyor ve bir porsiyon dönere ne kadar malzeme konuluyorsa dürüme de aynı malzeme giriyor.

Lavaş yerine pide
Döner, Ankara dönerleri gibi (Hosta Piknik mesela) devasa boyutlarda. Üzerinize düşerse sakatlanabilirsiniz. Ama en büyük özelliği ise malzemesi. İskenderin görünümünün güzel olması için malzemesinin çoğu kıymadan olur. Böylece kalıp gibi kesilir ve dağılmaz. Etten yapılan iskender şekilsiz olur ve makbul sayılmaz. Ama buranın böyle bir sorunu yok.


Burada ise malzeme dürümün içinde olduğundan görsel problemlerle başetmek zorunda değiller. Malzeme % 80-90 parça et, % 10 civarı ise etin dağılmaması için kıyma olarak belirlenmiş. Parça etin farkını daha kokusunu aldığınızda hissedebiliyorsunuz. Evet biraz kavurmamsı ve çok daha ağır. Ama biz de hergün Sivas döneri yiyemiyoruz. Fiyatlar çok ucuz değil. 1 porsiyonu 8 tl. Fakat Bambi'nin çakma dürümlerine de yaklaşık aynı parayı verdiğimizi düşündüğümüzde helal olsun diyoruz.


Not: Emektar Canon Ixus ile çekilmiş son yazımızı yazdık. Bundan önceki Berlin döneri yazımızın fotoları yeni kameramız Olympus EPL 2 ile çekilmişti. Farkı hissetmişsinizdir.