29 Ağustos 2011 Pazartesi

Evde Yemek Serisi: Nohutlu Ekmek Üstü

Geç kalmış bir haberle başlayayım. "Handan'ın Kaleminden" bloğu (yani Handan) Okan ile bir söyleşi yaptı. Okan'a pahalıya (!..söyleşinin başlığından anlarsınız) mâl olan eğlenceli söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.
Okan'la telefonda, bir klasik "ne yedin?", "akşama ne yapsam, ne yesek?" konuşmasında, bol içkili bir gecenin sonunda, oldukça açken, eve birşeyler yemeyi unutup (!) geldiğimde yaptığım "emprovize", nohutlu "ekmek üstü"nden bahsetmiştim. Gecenin bir saatinde, evdeki malzemelerle, kısa sürede yapılan bu atıştırmalık pek de lezzetli gelmişti. Daha sonra "ayık" kafayla, malzemeleri de zenginleştirerek, ansızın çıkıp gelen arkadaşlar için bir kez daha yaptım. Bloğumuzu takip edenler bilir; dışarıda lezzet kovalamak dışında, evde yemeğe de pek meraklıyızdır. Evde yaptığım yemekleri "dökümantasyon" zaafım yüzünden blogda paylaş(a)mıyordum. Arkadaşların ısrarı ve pohpohlamalarıyla yağlı ellerime fotoğraf makinasını aldım ve bu Akdenizli tarifle "Evde Yemek Serisi"ne başladım. 


Malzemeler ve yapılışı çok basit. Haşlanmış nohut, maydanoz, taze nane (ben bu seferlik nanesiz yaptım. Cihangir'deki manav sorunsalı sağolsun!), tahin, limon, zeytinyağı, tuz, karabiber, kimyon ve sarmısak. Yaparken (pek de birşey düşünebilecek durumda değildim) farkına varmamıştım ama bu atıştırmalığa "yalancı" humus da diyebiliriz. Daha kıvamlısı, tanelisi ve yeşilliklisi. Humus aklıma gelince tarifine ve benzerliğine bakmak için "başucu" yemek kitaplarımdan Anissa Helou'nun "Modern Mezze" kitabını karıştırmıştım. Lübnanlı yazarın kitabını tavsiye ederim.

Kapaktaki Türk usûlü közlenmiş biber

Tarife gelince; ben kızarmış ekmek (ince kesilmiş sert köy ekmeği olursa çok daha iyi olur) üstüne bu karışımı ılık sevdiğimden, önce nohutları ısıtmak için biraz haşlıyorum. Haşlanmış nohutların yarısını ayırıp, bol zeytinyağı (bence bu karışımın püf noktası "bol" zeytinyağı ve ılık nohut. Nohut ılık olunca zeytinyağını "emiyor"), bir yemek kaşığı tahin, bol tuz, karabiber, az kimyon ve limon suyunu (bence içine çok koymayın. Eğer daha fazla isterseniz üstüne sıkın) çatalla ezerek karıştırıyorum. Daha sonra iyi doğranmış maydanoz, taze nane ve nohutların geri kalanını ekleyip karıştırıyorum.


Sarmısakları incecik doğrayıp (isterseniz dövün ya da rendeleyin. Ben birşeyler doğramayı seviyorum), bir kaba koyduğum zeytinyağının içine ekliyorum. Bu sarmısaklı zeytinyağını, kızarmış ekmeklerin üzerine sürüp, üstüne de karışımı koyuyorum. Son olarak atıştırmalığın üstüne zeytinyağı gezdirmeyi de ihmal etmeyin.

Evde yemek serisi lezzetli bir "lokum" yazısıyla devam edecek (bahsedince bile ağzım sulandı).

Not: Daha önce yazılarımı "Sasa Sunar:..." başlığıyla yazıyordum. Artık bu başlık olmayacak.


4operator please - volcanic

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Beyoğlu-Kadıköy Fotoromanı Sayı 2


Sergini afişi
1. Fransız Kültür Merkezi geçen yılki çizgi roman sergisinin (cent pour cent) ardından bu sene de Parodiler: Çizgi Roman Kendini Hicvediyor sergisiyle ilgilileri bekliyor. Sergi, çizgi roman tarihi ve yarattığı efsanevi karakterleri ve bu kulvardaki tüm klişeler üzerinde duruyor. Mad, Tarzan, Robin Hood, Sherlock Holmes, Conan ve Harry Potter sergide göreceklerinizden birkaçı. Sergi,10 Eylül tarihine kadar  açık.

Bu da Umut Sarıkaya'dan
2. Beyoğlu'ndaki duvarlarda bu aralar kırmızı nokta akımı var. İlk başta Çukurcuma'da birkaç duvarda denk geldiğim yazılar giderek artmakta. Her kırmızı noktanın altına tabu bir kelime işleniyor. Takip etmesi çok eğlenceli, tavsiye ederiz. 


3. Karaköy'deki ara platforma bayılıyorum. Her vapurdan indiğimde zaten oynak olan zeminden pek bir oynak zemine geçmek keyfime keyif katıyor. Aman yaşlılara dikkat edin her an düşebilirler.


4. Vapurla Haydarpaşa ve oradan trenle Bostancı. Niyetimiz enerjimiz düşmeden keyfimizin doruğunda Yaşar Usta'dan tatmak.


5. Bu arada üstteki tabelaya dikkat. Tek şubemiz Ayvalık'ta diyor. Dondurma düşkünleri ilk başta Güler Pastanesi'nde damla sakızlı, sonrasında Yaşar Usta'dan kavunlu mu deneyecekler? Dondurmanın kabesi artık Ayvalık. Bu böyle biline!

Kırmızı erik, incir, kavun
6. Ve geldim dondurmalara. Efsaneye göre Yaşar Usta sevdiği müşterilere dondurma ikram edermiş. Galiba bizi de sevdi. Çünkü daha külahımızdaki dondurmaları ısırır ısırmaz elindeki aletle birer top dondurma hediye etti. Hediyeler bereketli bir şekilde devam etti.

Şeftali ve limon

Yaşar Usta'nın kavunlusunun ve incirlisinin efsane olduğu bilinirdi. Hele incirlisinin içindeki küçük incir çekirdekleri dillere destandır. Ama şeftali ve limon aromalı dondurmanın da güzel olabileceği hiç aklıma gelmezdi. İkisinin de gerçek meyveden yapıldığı o kadar belli ki. 

Yaşar Usta

Çalışanlar ise inanılmaz sempatik. Sanki dondurma satmak için yaratılmışlar. Sürekli ondan bundan isterim diyen insanların bir dediğini iki etmiyorlar. Kivilisine methiyeler düzmüşlerdi ama o gün stoklarında yoktu. Kara erikli, çilekli, kestaneli hemen hemen tüm ürünleri kusursuz (sadece çikolatalısını tatmadım). İstanbul'da yenilebilecek en iyi dondurma kesinlikle bu. En büyük rakibi Ali Usta'dan çok daha lezzetli ama tek kusuru galiba kıvamı. Ali Usta'nın yoğun macunumsu kıvamı bunda malesef yok. Dondurmadan ziyade donmuş meyve kıvamında olması her yalayışta çok büyük parçalar halinde yutmanıza sebep oluyor. Bu da Maraş dondurması gibi yavaş yenilebilen dondurmalara alışık milletimizin canını tabiki bir nebze sıkıyor. Dondurmanın bir topu 1 tl. Kilosu ise 30 tl.


Bostancı'dan yürüyerek Kadıköy'e varınca ne kadar çok dondurma yerseniz yeyin insanın karnı yine de acıkıyor. Geçen haftaki yazımızda  bahsettiğimiz gibi Kadıköy'de ne yiyelim meselesi büyük bir olay.


8. Uzun bir karasızlıktan sonra et ihtiyacımız ağır bastı. Ve köfte deyince hemen akla (bir paralel arkasındaki Adapazarı Islama Köfteci'yle beraber) bu yakanın gururu Ekspres İnegöl gelir. Mekan tabelasından, iç tasarımına 70'lerden fırlamış gibi. Masaların hemen arkasında uzunlamasına duran ızgarası ve hızır garsonlarıyla en baştan insanı cezbediyor.


Hemen en baştan sipariş ettiğimiz piyaz vasatın altındaydı. Fasulyenin kalın kabuklu ve etsiz olması bunun en büyük sebebi. İstanbul'un en iyi köftecisinden birine yakışmayan bir piyaz. Tekirdağ, İnegöl veya bunların akrabası Sultanahmet köftecilerinin lastikvari kıvamdaki köftelerinden pek hazzetmediğimi daha önceki köfte yazımızda belirtmiştik. Beni annelerin yaptığı gibi yumuşak köfteler daha çok tatmin ediyor. Ama İstanbul'da illa lastikvari kıvamda köfte yiyeceksem adresi Ekspres olur. Köftenin kıvamı ve lezzetini geçtim, çoğu köftede yan ürün olarak sunulan soğan domatesin yerine burada şahene patates kızartmasının gelmesi en büyük artı puan. Kızarmış biberi acı olmasa da lezzetli. Ekstra biber istediğinizde bolca ilave yapmaları ise yüzümüzü güldürdü. Bir yoğurtsever olarak yoğurdunu denemedim ama yan masada gözüme kestirdiğim kadarıyla güzel gözüküyordu. Fiyat ise bol porsiyonuna rağmen gayet makul. Edirne'de bile bir porsiyon köfte 10 tl iken. Kadıköy'ün orta yerinde aşağıdaki bol porsiyon 9tl.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Lizbon

San Fransisco-vari sokaklar
Temmuz ayında bir konferansa katılmak için Portekiz'e geldim. Portekiz'e ikinci gelişimdi ancak daha Lizbon'u daha önce görmemiştim. Kulaktan dolma bilgilerim fena halde çelişkiliydi. Dünyanın en güzel kenti ve beş para etmez arasında gidip gelen yorumların tek bir ortak özelliği vardı; Lizbon İstanbul'a çok benziyor.

Cafe A Brasileira
İlk izlenimler gerçekten bu savı doğruluyor sanki. Kente girerken boğaz köprüsünün bir benzerinden (ama trenle) geçtim. Daha sonra kentin 7 tepe üzerinde kurulduğunu öğrendim ve yokuşlar iflahımı kesti. Buna rağmen kent gerçekten küçük ve şaşırtıcı derecede düzenli. Hemen her yerini yürüyerek ya da kısa metro yolculuklarıyla gezmek mümkün. Kısa süren gezimde kentin önemli mahallelerini sindire sindire gezdim.



Baixa: Kent merkezi ve en çok turiste (çoğunlukla İngilizler cirit atıyor gibi geldi bana) rastlayacağınız, alışveriş bölgesi. Sadece bu mahallede restoranların önünden geçerken garsonlar pişkin bir şekilde sizi içeri davet ediyor ve burnunuza menüyü sokarak, "aman efendim biz süper ucuzuz, gelin tıka basa yiyin" diye reklam yapıyor.

Alfama'da bir sokak
Neyse ki 4 senedir Lizbon'da yaşayan dostum Umut'la bu numaralara kanmadan adam gibi bir yerde sürahiyle gelen ucuz ve nefis şarabın dibine vuruyoruz. Tabi her seferinde önünden geçtiğimiz likör dükkanından birer "Ginjinha" (geleneksel vişne likörü) kaparak. Praça do Comércio'da (ticaret meydanı diye çevirebiliriz sanırım) belli günlerde şarap tadımı yapılacak dükkanın önünden saatleri not ettikten sonra Tagus Nehri kıyısında dinleniyoruz.


1755 yılındaki büyük deprem, Lizbon'u yerle bir etmekle kalmamış, deprem sonrası nehrin ve denizin çekilmesinden sonra halk bu ilginç olayı görmek için bu meydana akın etmiş. Daha sonra tarihin kayda geçmiş en büyük tsunami felaketi gerçekleşmiş.



Alfama: Bu büyük depremden hemen hemen hiç etkilenmeyen, Sao Jorge Kalesi'nin çevresinde kurulmuş eski Arap yerleşimi Alfama aynı zamanda Lizbon'un en görülesi mahallesi. Son derece dar sokaklar, futbol oynayan çocuklarla dolu minik meydanlar, dar merdivenler ve denize açılıp gelmeyen Portekizli denizcilere yakılan türküleri (fado) dinleyebileğiniz restoranlar ve iki masalı dört sandalyeli çok sayıda bar ve kokteyl dükkanları nedeniyle 2 günümü bu mahallede geçirdim.

Belem Keşifler Anıtı
Turistik bir bölge, evet ama şaşırtıcı derecede ucuz (bu sanırım tüm Portekiz için kullanılabilecek en güzel sıfat, tabi sadece fiyatı tasvir etmek için) ancak enfes yemeklere dayanamadım ve her öğünümü burada bir restoranda geçirdim. Bloğumuzu takip edenler bilirler, blog yazarları olarak meyhane ve meze düşkünüyüzdür ancak "numarasız" olması şartıyla.


Örneğin ahtapot istediysem gerçekten ahtapot istemişimdir. Ahtapot parçalarının mantarların arasında kaybolduğu bir tabak değil. Ve aynen de istediğim gibi bir yemek geliyor; kızarmış ve kesilmemiş iki ahtapot bacağı, yanında limon. Üstüne açgözlülük yapıp Bacalhau (enfes bir balık köftesi) da söylüyorum. Hayatımda ilk defa bir zeytinyağının Balıkesir (Ayvalık) yöresi zeytinyağından asla aşağı kalmadığını görerek masadaki her şeye zeytinyağını boşaltıyorum. Yemekten sonra ufak bir kokteyl barında içtiğim "capirinhalar"dan sonra saat 19.00 gibi eve sarhoş olarak dönüyorum. İkinci gelişimde ise içkinin dozunu biraz daha iyi ayarlarak kaleyi ve kaleden inişteki şahane bit pazarını gezmeyi ihmal etmiyorum.


Bairo Alto: Portekizce yüksek mahalle anlamına gelen Bairo Alto, Lizbon'un gece hayatının merkezi. Umut'un ifadesiyle çakma Barselona. Umut ve eşi Pınar, Bairo Alto'ya gündüz gidersem her yerin kapalı olacağı konusunda beni uyardılar (dayanamadım ve gittim, her tarafta demir kesme atölyeleri, nalburlar, kunduracılar vardı).


Akşamları ise sokaklar çok kalabalık, hava sıcak olduğu için genelde herkes bardan içkisini alarak dışarda içiyor. Biz de capirinhalarımız alarak (yarım litre capirinha 3 euro ve "numarasız") kalabalığa karışıyoruz. En çok beni Brezilyalı sanmalarından keyifleniyorum. Zaten Portekiz'de herkes benimle doğrudan Portekizce konuşurken, dostum Umut sarışınlığından dolayı her daim İngilizce'ye maruz kalıyor. Mahalleye ikinci gelişimde yalnız gelince rastgele bir Brezilya barına giriyorum. Sanırım şu Brezilyalılar dünyanın en sıcakkanlı insanları, her seferinde aynı şey oluyor, bir bara giriyorum ve hemen dakikasında herkes merhaba diyor, herkesle her konuda konuşacak şeyleri var. Tabi barmen Curitibalı (Alex De Souza'nın memleketi) çıkınca ben de ikram edilen içkilere hayır demiyorum.

Belém: Pazar günü Umut, Pınar ve 1 yaşındaki oğulları Ernesto Poyraz Çınar Ekim ile birlikte Portekizli kaşiflerin denize açıldığı şehrin biraz dışındaki Belém bölgesine gidiyoruz. Kiliselerden pek haz etmediğim için Mostererio Dos Jerenimos'un içine girip Vasco Dö Gama'nın kabrini ziyaret edip, hemen dışarı çıkıyorum. Tabi ki Belém'e gelip de "pastel de nata" (tarçınlı Portekiz keki) yememek olmaz. Nehir kıyısında geçince, aşırı sıcaktan dolayı Belém Kulesi'ne pek prim vermedim ama Keşifler Anıtı'na ve Portekizli kaşiflerin keşif haritasını gereğinden uzun inceledim.


Bir Portekizli amcaya ekonomik krizi sormuştum ve adam "Biz 30 yıldır krizdeyiz, değişen bir şey yok. Paramız yok, zaten hiç olmadı ama her zaman şarabımız ve balığımız ve bir de şu yaz sıcağında Tagus Nehri'nden gelen paha biçilmez bir esintimiz var" demişti. Amca kahveniz de çok güzel diyecektim ama adam güzel laf etmiş şimdi bozmamayım diye sustum. Unutmadan yazayım, Lizbonlu şair Fernando Pessoa'nın sağlığında sıkça takıldığı (ve şu anda heykelinin olduğu) A Brasiliera'da bir kahve içmeden kentten ayrılmayın (ben gitmedim ama güzel duruyor).

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Gömeç'te Sardalya Keyfi

Naylon poşetle çıktığımız Gömeç tatili kısa da olsa pek lezzetli bir tatildi. En azından Karaköy Balık Pazarı'nda bir türlü denk getiremediğim sardalyayı, ana vatanında yani Kuzey Ege'de hem de tam yağlanıp lokum kıvama geldiği zamanda yeme fırsatım oldu. Üstelik ablamın taa Amerikalar'dan çantasına koyup getirdiği "makro lens dönüştürücü aparatı" sayesinde mis gibi fotolar da çekecektim. Ama Ayvalık'ın altına üstüne getirmemize rağmen (akşama kaldığımız için olsa gerek) değil sardalya, çiflik çipurası bile bulamadık.

Lor tatlısı
Gel gör ki yiğidin harman olduğu rüzgar vadisi heybetli Gömeç ilçemizde karşılaştık balıkların sultanıyla. Hemen iki kilo temizletip koşar adım evin yolunu tuttuk. Adına Gelibolu'da festival düzenlenen bu balığın, konservesi ve tuzlaması da makbuldür (ben konservesini pek sevmem, kokusu çok yoğun gelir). Sardalya Akdeniz'de 15 santimi bulur. Okyanusa geldiğinde ise 30 santimi çoktan geçmiştir. Hamsinin kuzeni, papalinanın kardeşi, tirsi de ağabeyidir.


Tatlı kontejanında ise Ayvalık'ın meşhur dondurma-tatlıcısı Güler Pastanesi'nden (kendilerine tatlıhane derler) dillere destan lor tatlısı var. Kimi Kemalpaşa gibi varoş tatlılar kervanına soksa da bu şaheseri benim için Antep baklavasından bile kıymetlidir. Varoş tatlılara olan sempatim höşmerim, kemalpaşa, cevizli kadayıf, leblebi şekeri gibi bir listeyle uzayıp gider. Neyse güneş batar gibi mangalı yakmaya başladığımdan dört numara miyopumun da etkisiyle kör topal koyuldum çetrefilli işlere.


Bir yandan kuzenim sardalyaları kılçığından ayıklayıp, taze dalından koparılmış asma yapraklarına saradursun; ben de mangal coşturma işine paralel, sarmanın üzerine dökülecek domates sosunu hazırlıyordum. Sos derken rende domates, ince kıyılmış maydonoz, azıcık sarımsak ve zeytinyağından oluşma basit bir karışım benimki. Körpe yapraklar sınırlı olduğundan artan sardalyaları da yetenekli kuzenim hamsi tavada olduğu gibi birbirine yapıştırarak tavaya dizdi. Aman dikkat! Sardalyayı körpe görüp kılçığını ayıklamayayım demeyin. Hamsi gibi cips niyetine yenilmiyor bu meret. Kılçığı diken gibi saplanıyor boğazına. Mangalımız ve sosumuz hazırlandıktan sonra sarmaların üzerine sosu hafif gezdirerekten koyuyoruz ateşe.


Balık körpe olduğundan yapraklar piştiği vakit balığı da pişmiş sayıyoruz. Balığın yanına beyaz şarap gider ama evde Gömeç yapımı şarap olunca şımarıklık etmeyi bırakıyoruz. Sonuç enfes. Eğer yaprağın tadı balığı gölgeliyor diyorsanız bir körpe yaprağa iki sardalya sarabilirsiniz. Böylece daha az emek harcayıp keyfinize bakarsınız. Limonlu balık severler bir de koruk suyunu deneyiniz. Asma yaprağı zaten ekşi olduğundan ben ikisini de pek kullanmıyorum. Gecenin en büyük vurgunu ise Almanya'dan iki sene barmenlik eğitimi alıp kokteyl yapma ateşiyle yanıp tutuşan kuzenimizin kokteyl şovu oldu. Havada uçuşan bardaklar arasında dolapta bulunan rom, lime ve naneyle keyfimize keyif kattı. Allah kuzenleri başımızdan eksik etmesin. Afiyet olsun.

Sasa'dan Edit: Okan'ın "sardalyeleri", "sardalya"yla değiştirilmiştir. 

14 Ağustos 2011 Pazar

Beyoğlu-Kadıköy Fotoromanı Sayı 1

1. Ekşi sözlükte bu aralar çok popüler olan bunu bilen liseli değildir akımına güzel bir örnek. 80'lerde bizim bildiğimiz ilk kutu kolalar 250 ml'likti. Daha sonra 330, hatta bir ara gaza gelip 375 ml'liğe bile yükseldi. Tekrar 330 ml'ye düştüğünde ise litrelik şişe kolaları bile hatırlamaz olmuştuk.

Yer: Galata
2. Yüksekkaldırım'da yol çalışmaları var. Tüm caddeye arnavut kaldırımı döşeniyor. Hemen aşağısında bulunan (Bankalar Caddesi'nde) Kamodo Merdivenleri'nin kötü bir kopyası buraya  yapılmış. Dünyanın en gereksiz hareketi. Eyfel Kulesi'nin yanına taklit Eyfel Kulesi dikmek gibi. Zaten yolda çakma arnavut kaldırımı. Allahtan Çukurcuma'daki gibi betonu döküp, üzerine çizgiyle arnavut kaldırımı süsü verilmemiş. Fena duruyor.

Yer: Yüksekkaldırım
3. Evliya Çelebi gezilerinin başlangıcını, gördüğü bir rüyaya bağlar. Rüyasında İstanbul’daki bir camide Hazreti Muhammed’i görür ve Peygambere: Şefaat yâ Resulullah diyecek yerde heyecanlanıp Seyahat yâ Resulullah der. İşte rüya gördüğü o cami Ahi Çelebi Cami'dir. Uzun zamandır süren restorasyon nihayet neticelenmiş. Sonuç üst resimdeki imitasyon merdivenden pek farklı değil. Bu kadar güzel manzarası (Haliç'in tam dibinde) ve hikayesi olan camiye hiç yakışmayan bir hakaret. Karaköy yakasında tam karşısında bulunan Makbul (ya da Maktul) İbrahim Paşa Cami'sinin de akıbeti aynı. Güzel bir hikaye, güzel bir manzara, kötü restorasyon.



4. Eminönü muhitinde en sevdiğim cadde Kutucular. Tahtacılar ve bakırcıların şatafatını koruduğu  İstanbu'daki son cadde belki de. Fazla turistlikleşmeden sık sık gidip görülmeli.

Yer: Eminönü
5. Kutucuların üzerinden Mısır Çarşısı'na varmadan, pek sevdiğimiz dükkan Nüans'a varıyoruz. Mekan iki kısımdan oluşuyor. Sağ taraf kokteyl, sol taraf ise pasta malzemeleri. Erkek ve kadını aynı anda tatmin eden ender yerlerden. Oradan kokteyl tokmağı ve renkli pipetlerden kapıp yola devam ediyoruz.

Bin çeşit tokmak


6. Mısır Çarşı'na Ramazan bereketi gelmiş. Fiyatlar, bilhassa hurmalar el yakıyor. Hayatımda ilk defa taze dalında hurma görüyorum. Alsam mı almasam mı? Cesaret edemeyip yola devam ediyorum.


7. Hacı Bekir'in en sevdiğim dükkanı Eminönü şubesi. Orada demirhindi şerbeti içmek büyük keyif. Bu sefer buzlusu denk geldi. Harareti bundan daha iyi gideren bir içecek bilmiyorum. Kimi yanına da acıbadem söylüyor. İnsanın ağzında buruk, kendine has bir tat bırakıyor. Güney Anadolu'da çarşı pazarda satılan meyan kökü gibi tadı başka hiçbir şeye benzemiyor. Son zamanlarda herkes demirhindi yapmaya başladı ama bence en iyisi hala Hacı Bekir'de.

Yer: Sirkeci

8. Kadıköy'e geldiğimiz belli oluyor. Fenerbahçemize... ile başlayan (sonu illa ünlemle biten) cümleleri bu aralar çok sık duyuyoruz. Bugün duyduk ki yürüyüş iptal olmuş.

Yer: Kadıköy
9. Bunu da araya sıkıştıralım....


10. Felafel yazımızdan sonra Kadıköy'e yeni bir felafelci açılmış. İsmi pek vaadkar. Bileydik bunu da yazardık. Shawarma isminin ihtişamına bakmayın. Çevirmenin arapçası yani bildiğimiz döner. Bu arada ön kısımdaki fiyat-resim kirliliği daha denemeden canımızı sıkmaya yetiyor.


11. Kadıköy'deki en büyük problem ise ne yiyeceğiz sorusu. O kadar çok seçenek var ki. Biz ise birçok yerde methiyeler düzülen Sayla Mantı'da karar kıldık. Mantıyla beraber çiğ börek de yapıyor burası. Kayseri mantısından ziyade anne mantısına benziyor. Dükkanın içi çok basit. Hemen yanındaki felafelcinin şatafatı burada yok. Hamuru çok güzel. Ne yumuşak, ne çok sert. Kıvamı şahane. Ama mantının eti biraz az. İstanbul'daki mantıların en büyük problemi de bu. Ya porsiyonlar küçük ya da malzemesi kıt.


Sumaksız olmaz!
12. Mantı yeyince insanın canı tatlı çekiyor. Moda'daki Ali Usta'dan söylediğimiz sade ve bademli dondurma keyfimizi getirdi. Bilhassa gevrek kavrulmuş olan bademlisi şahane. Arkadaşımın aldığı kavunlu dondurmada gözüm kaldı tabiki. Elalemin yediği içtiği beni pek darlar. Hemen özenirim. Dırdır etmesine rağmen büyükce bir ısırık aldım. Kavunlusu da pek şahane ama Yaşar Usta'nın rakıya meze olacak şahane kavunlu dondurması kadar iyi değil. Dondurmacılarda en sevmediğim soru ise çikolata sosuna batırayım mı?

Yer: Moda
Bademler kıtır kıtır
İstanbul'un en iyi apartman numarası mı acaba?