30 Eylül 2011 Cuma

Bienal'den

12. İstanbul Bienal'i, İsimsiz (Soyutlama), İsimsiz (Ross), İsimsiz (Pasaport), İsimsiz (Tarih), İsimsiz (Ateşli Silahla Ölüm) başlıklı 5 karma sergiyle Antrepo 3 ve Antrepo 5'te devam ediyor. Bienal ile ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.










28 Eylül 2011 Çarşamba

Evde Yemek Serisi: Bir İtalyan Klasiği Risotto

Hep merak ettiğim ama dışarıda da yemek istemediğim risottoyu Okan'ın "iteklemesiyle" sonunda yaptık. Risotto deyince benim aklıma deniz ürünü, Okan'ın aklına ise mantar geldi. Deniz ürünlü risotto daha "havalı" olduğu için onda karar kıldık ve Karaköy Balık Pazarı yollarına düştük (düşmez olaydık!). Aklımızda taze karides, taze midye ve bulursak taze ahtapot almak vardı. Karaköy Balık Pazarı'nın bütün sevimsizliğine, pisliğine, yalancı balıkçılarına rağmen kararımızı değiştirmedik ve kilosu 50 tl'den 200 gr karides ve tanesi 5 tl'den bir paket midye (o da yaklaşık 200-300 gr) aldık. Yazarken bile sinirleniyorum ve kendimi daha fazla germemek için balık pazarı macerasından bahsetmek istemiyorum. Sanırım Okan yazının sonuna Karaköy Balık Pazarı ve İstanbul'daki balık pazarı sorunuyla ilgili birşeyler ekler.        

Yemek yapmak bir sanattır!
Risottonun ön adlarını aldıktan sonra sıra geldi pirince. Hazır Karaköy'deyken sırf bakmak için bile uğramadan geçmediğimiz "otopark altı" (otel olacak galiba.?) Namlı'ya yönlendik. Her gittiğimizde "a bu da varmış", "bu da neymiş?" nidalarıyla çınlattığımız Namlı, bizi yine mahçup etmedi. Herkesin bildiği en popüler risotto pirinci "arborio" bizim için çok sıradan (!) olduğundan, biz daha nişastalı ve arborioya göre daha uzun taneli "carnaroli" pirincini aldık. Kilosu 17,5 tl. Bu arada Sezon ve Bora markaları da Türkiye'de "risottoluk" pirinç (arborio) üretmeye başlamış. Hatta Sezon'un sahibi Mehmet Erdoğan şarapsız (allah korusun!) risotto tarifleri geliştirmiş ve paketlere yazdırmış. Bununla ilgili Radikal'deki yazıya (bence çok komik bir durum) buradan ulaşabilirsiniz. Risottonun diğer malzemeleri ise olmazsa olmaz kuru soğan ve sarmısak, fesleğen, domates, tereyağı, beyaz şarap; suyu içinse patates, kuru soğan, dereotu, maydanoz, kereviz yaprağı ve sapı (biz yaparken yoktu, ki bence en önemli malzeme), karides kabukları ve kafaları. Deniz ürünlü risottolara parmesan (ya da herhangi bir peynir) pek önerilmediği için listeye almadım.       

Karides kabuklarını ve kafalarını ziyan etmeyin
Risottonun en önemli aroma kaynağı hazırladığınız "stock" (et ya da sebze suyu). Aslında her türlü risotto için herhangi bir stock kullanabilirsiniz. Ama bence risottoda kullandığınız malzemeyle paralel stock hazırlamak daha uyumlu ve risksiz. Bu yüzden biz risottoyu yapmaya, ayıkladığımız karideslerin kabuklarını ve kafalarını da kullanarak yaptığımız stockla başladık. Stocku resimdeki beyaz tencereden biraz daha büyük bir tencerede hazırladık (çok fazla su gidiyor). Stock yaparken dikkat edilecek en önemli husus suyun kaynamaması. Stock "tıklamaya" başladığında ocağı kısın ve tencereyi biraz kaydırın. Yani ocağın ateşi tencerenin kenarında olsun. 15-20 dk sonra stock kullanıma hazır (ocağın altını kapatmayın tabiki).  


Stock ocağın bir gözünde demlenirken, işin eğlenceli kısmına başladık. Biz dökme (çok ağır!), emaye kaplı bir tencere kullandık, ki bu risotto yapmak için çok ideal bir tencere. Yapışma riskini önlemek için sevimsiz teflon tencere ya da klasik çelik tencere de kullanmakta sakınca yok. Tencereye bol zeytinyağını ve iri doğranmış sarmısakları koyup şöyle bir kokusunu aldıktan sonra karidesleri ve midyeleri tencereye değdirip sarmısaklarla beraber dışarı aldık. Kalan nefis sarmısak kokulu zeytinyağında iyi doğranmış soğanları kavurduk. Ve sıra geldi pirince. Biz üç bardak pirinç kullandık. Üç bardaktan yaklaşık altı porsiyon çıkıyor. Yani bizim için herkese ikişer porsiyon! Bu arada kesinlikle pirinçleri yıkamayın. Risottonun bütün esprisi kremamsı kıvamı olduğu için yıkayarak pirincin nişastasını azaltmayın. Pirinçleri tencereye koyar koymaz iki kepçe suyu ekledik ve karıştırmaya başladık.          

Şarapsız risotto, Woodysiz New York gibidir
Bu iki kepçe suyu pirinçler içtikten sonra iki bardak şarabı ekledik. Yemek için özel şarap aramaya gerek yok. En adi ve ucuz beyaz şarabı kullanabilirsiniz. Aslında risotto piştikçe ve biz tadına baktıkça biraz daha şarap ekledik. Risottonun tadına baktıktan sonra daha da farkına vardık ki şarapsız risotto nasıl olur anlayabilmiş değiliz? Risotto pişerken bile beyaz şarap, kokusuyla burnumuza bayram ettirdi. Kalanını da tabağın yanında, bardağın içinde ve midemizde değerlendirdik. Daha sonra küçük doğranmış domatesleri ekledik. Tencerenin başından ayrılmadan, sürekli karıştırarak, çektikçe suyunu ekleyerek ve tadına bakarak (kıvamı tutturmak için sürekli tadın) risottoda sona yaklaştık.

Son aşama
Risotto olmaya çok yakınken karides, midye, fesleğen ve maydanozu ekledik. Bir taşım da (!) bunları pişirdikten sonra kremamsı dokuyu geliştirmek için iki kaşık kadar tereyağı (Malatya'dan, yemeklik) ekledik. Tadına son bir kez baktıktan sonra risottomuz hazır. Emin olun Türk usûlü, tereyağlı, nohutlu pilav yapmak, kıvamını tutturmak daha zor. Risottoda sürekli tadına bakma şansınız olduğu ve her an su ekleyebildiğiniz için kıvamla ilgili bir problem yok (tabi tuğladan bir diliniz ve damağınız yoksa).


Kendini beğenmişlik olmasın ama daha önce yememiş olmama rağmen (yok bu başka bir şey oldu), TVden (!) gördüğüm ve okuduğum kadarıyla risottomuz tam kıvamındaydı. Görünüşü iştah açıcıydı. Kokusu harikaydı. Pirinçler dişe geliyor fakat kesinlikle sert ya da kıtır değildi. Ayrıca tabağa koyduğumuzda şöyle bir tabağa yerleşti, ki bu da iyi kıvama delalet.

Karidesler nerede?
Görünüşte herşey iyi. Peki ya tat? Nefis! Risottomuzu gururla kaşıklayıp (ya da çatallayıp. Ben pilav ve pilavımsılarda kaşıkçıyım), şarabımızı yudumlarken, sonraki risottoyu "ne"yli yapacağımızı tartışmaya başladık.

Okan'dan Ek: Risotto yapmaya başlarken malzeme bakımından en çok zorlanacağımızı düşündüğümüz nişastası bol pirinç sorunsalını çabucak hallettik. Carrefour veya herhangi bir şarküteride rahatça bulabileceğiniz arborio pirinci 17,5 tl (tabi biraz pahalı) olmasına rağmen Sezon marka yerli üretiminin kilosunu 11 tl'ye Macro Center'larda bulabilirsiniz. Kaliteli bir baldo pirincin kilosu 6-7 tl olduğu düşünüldüğünde çok da fahiş bir fiyat olduğunu söyleyemeyiz. Fakat hiç zorlanmayacağımızı düşünüdüğümüz deniz malzemeleri bölümünde tamamen tökezle(til)dik. Üstelik dünya meyhane başkenti (semt mi desek?) Beyoğlu'nda. Hem de tam tamına 2 adet balık pazarı bulunan bir yerde, ağzımızın tadını bozmayacak bir tek balıkçı bile denk getiremedik. Nevizade'deki balık pazarında jumbo karides'in 100 tl olduğunu görür görmez yolumuzu yokuş aşağıya yani Karaköy'e çevirdik. Fakat ağzımızın tadı burada iyice kaçtı. Daha önceki yazılarımızda meyhanelerin neden taze deniz ürünleri yerine ithal donmuş malzemeler seçtiğinden yakınıyorduk. Cevap çok basit. Çünkü İstanbul'da kaliteli ve taze deniz ürünleri yok (en azından halka). Hele hele semt pazarlarında ya da Karaköy gibi merkezi yerlerde denk getirmeniz imkansız. Karidesin küçüğü makbuldür efsanesini (palavra) iyice abartan pazar esnafı, çekirdek kadar karidesleri fahiş fiyatlara satmakta hiçbir sakınca görmüyor. Avrupa'da balık yemi niyetine bedavaya verilen bu hayvancıklar, bizim ülkemizde maalesef lüks ürün statüsünde. Deniz ürünlü risottomuzun deniz ürünleri kısmı tekil kalmasın diye zorlamayla aldığımız midyelerin ise donmuşundan bile lezzetsiz olduğunu söylememe gerek yok. Bunun dışında tombiği palamut, çiftlik çuprasını deniz diye kaktıranlardan bahsetmiyorum bile. Sonuç olarak her ne kadar çok ruhsuz olsa da İstanbul'da balık alışverişinin yapılabileceği en güvenli yerler maalesef süper marketler. En azından balık bölümü görevlileri, bu işten bir karları olmadığından çiftlik çuprasını deniz çuprası diye kaktırmaya çalışmayacaklardır. Hatta şikayet sisteminin çok düzgün çalıştığı büyük marketlerde böyle bir kurnazlığı aklından bile geçirmek istemezler (e o zaman yaşasın kapitalizm!). Fakat bu çok karamsar tabloya güzel bir öneriyle son verelim. Suç bizde! Üşenmeyip Karaköy'den Eminönü'ne yürüseydik belki başımıza bütün bu felaketler gelmeyecekti. "Taze Balıkçı" adında, Mısır Çarşısı'nın hemen yamacında bulunan bu sevimli dükkanda; lakerdadan somona, mevsimlik balıklardan taptaze çeşit çeşit karidese birçok deniz ürünlerini, "acaba taze midir?" endişesi taşımadan alabilirsiniz.

İmerhan'dan Eke Ek: Bir de henüz gidemesek de, İstanbul Sancaktepe'de açılmış Türkiye'nin ilk özel balık hali "Sagun Su Ürünleri Hali" var. Broşürlerinden, web sayfasından ve gidenlerden bildiklerimiz kadarıyla çeşitlilik, fiyat ve dürüstlük (çok olmasına bile gerek yok) konusunda oldukça tatmin edici görünüyor. Özel balık haliyle ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


4alice in chains - man in the box

25 Eylül 2011 Pazar

Emir Kipleri



Oku (Çizgi roman): Kaldırım Destanı: rk filmlerinde figuranlık yapan Masist Gül'ün 80'lerde başladığı 4 renk kalemle 6 kitaplık cizgi roman serisi. Bugüne kadar basılmamış olan bu el yapımı kitaplarda Gül, 1905 ile 1978 yılları arasında yaşayan Kaldırım Fahri adlı bir kabadayının şiddetli ve sert yaşam hikâyesini çizgi roman tarzında resmetti. Serinin tüm kitaplarına Garanti Salt'ın içindeki Robinson Kitapevi'nde denk geldik. İdefix'ten birkaç sayısına ulaşabilseniz bile ilk sayısını çoğu yerde bulamıyorsunuz. Fiyatı İdefix'te 10 tl, Robinson'da 15 tl.


İlk sayının ön ve arka kapağı




Git (Spor): WTA Championship için malesef final gününe bilet bulamasak da 28 Ekim cuma gününe (en azından yarım gün tatil) biletlerimizi ayırttık. Geriye Sharapova'nın o gün müsabakasının olması için dua etmek kaldı. Diğer bir kayda değer organizasyon ise Two Nations Cup (ismi sanki İngiltere Yeni Zelanda rugby müsabakası gibi olsa da) Türkiye ve Yunanistan'ın  başa oynayan ikişer takımının karşılaşmasından oluşuyor. Olimpiakos, Panathinaikos, Efes ve tabi ki Fenerbahçe. Son tavsiyemiz aslında en başta söylenmesi gereken. Belki çok bilindik olduğundan en başa koymadık çünkü Mesut'lu Almanya'yı izlemek isteyen zaten biletini en baştan ayarlayacaktır. Mesut'u ıslıklamak istiyorum ya da Klose'yi son bir kez göreyim diyenler için kaçmaz bir fırsat.


İç (İçki): Ve sonunda Cider da Türkiye topraklarında. Darısı Dr. Peppers'ın başına. Yabancı filmlerde sıklıkla gördüğümüz Cider adlı içeceği geçen Carrefourlar'da gördüm (strongbow markalısı da Sıraselviler'deki La Cave'ye aylar öncesinde gelmişti). Fermente edilmiş elma suyundan oluşan bu içkinin alkol oranı 4,5 olmasına rağmen şişesi 17,5 tl. Elma aromalısını çok övüyorlar ama fiyat sanki şişirilmiş. Sanki kelimesi biraz fazla oldu fiyatlar fütürüstik.

Cider
Yeme (Balık): Tamam anladık lüfer yemiyoruz! Fakat artık palamut da yemiyoruz. Neden mi? Sasa'nın babası geçen hafta İstanbul'da gördüğü bütün palamutların aslında palamut olmadığını iddia etmişti. Palamut diye satılan balıkların tombik adlı aynı türe benzer mahlukatlar olduğunu söylüyordu. 


Bu hafta çıktığım Dolapdere pazarında palamutlara dikkat ettim. Gerçekten de başka bir balıktı. Daha tombul, daha iri gözlü ve daha çirkindiler. Söylenilene göre tadı da çok iyi değilmiş. Palamutla tombiğin en büyük farkı sırtlarındaki çizgiler. Palamut ve torikteki sırt çizgileri birbirine paralel şekilde uzanırken, tombikte ise çizgiler karmakarışık. Ayrıca tombiğin sinir bozucu şişmanlığı bir başka dikkat çekici farkı. Aman dikkat.

mustafaasan adlı blogdan alınmıştır
Oku (Dergi): Monocle Mediterraneo: Monocle dergisi yılın 10 ayında dergi çıkarırken diğer 2 ayda da gazete faaliyetleriyle uğraşıyor. Alpino kışın, Mediterraneo ise yazın piyasaya sürülüyor. Hoş, yazı çoktan bitirmiş olsak da Lübnan'dan K. Afrika'ya, Fransa'dan Yunanistan'a tüm Akdeniz'den haberlerle donatılan dergiyi severek okuyoruz.



İmerhan'dan Ek: Alt başlık "iç" yerine "içme" olmalıymış galiba abartılı fiyat yüzünden. Tabi ben yine de dayanamayıp Carrefour'un yolunu tuttum ama maalesef Cihangir Carrefour'da yoktu. Hayırlı oldu belki de. Tombik olayı çok komik. Kaya balığını barbun diye, yemlik karidesi 30 tl'den güveçlik diye satmaya çalışan, esnaflıktan nasibini almamış, gözünün içine baka baka yalan söyleyen, %99,99'u güvenilmez balıkçıların son numarası. İstanbul'daki balık hali sorunsalı Okan'la çok canımızı yaktı son zamanlarda. "Evde Yemek Serisi"nin bir sonraki yazısında Okan'ın bu konuda söyleyecek bir kaç çift lafı olacaktır.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Seurasaari


İnsan Helsinki'de yaşayınca eylül ayında "acaba son güneşli haftasonu mu?" diye sormadan edemiyor. Bu kaygıyla geçtiğimiz pazar günü güneşli havayı dışarıda geçirmek üzere Helsinki şehir merkezinin kuzeybatısındaki Seurasaari'ye gittik. Seurasaari, Helsinki'deki tek açık hava müzesi. Finlandiya'nın çeşitli bölgelerindeki köy yaşamını anlatan bir etnografya galerisi.

Kilise
Adaya köprüyle geçmek mümkün. Araç girişi yok (zaten adada patika dışında yol da yok). Girişte ilk dikkatimizi çeken müthiş bir kuş çeşitliği oldu. Hayatımda ilk defa 7 kuş türünü (serçe, güvercin, karga, kaz, ördek, kuğu ve martı) bir arada ekmek peşinde koşarken gördüm.

Kuşlar
Finlandiya'nın her bölgesinden adaya yerleştirilen evler, ağaç ve yiyecek depoları, kilise ve toprak sahiplerinin oturduğu nispeten gösterişli konaklar dışında adada en çok değirmeni ve 100 kişilik dev kanoları (ve tabi onların saklandığı barınakları) sevdim.


Finlandiya'nın Mustafa Kemal'i (bu yorum arkadaşım Mikko'ya aittir) Urho Kekkonen'in jogging yaptığı adayı çevreleyen patikadan yürüdüğünüzde çok sayıda sincapla karşılaşırsınız (itiraf ediyorum ben buraya sincaplar için geldim). Yanımızda fındık yoktu ama sincapları kandırarak (yere eğilerek) yanımıza gelmelerini sağladık.

Bereketli deniz
Bunun dışında adada plajlar (2 tanesi nudist olmak üzere), mangal alanları, yerel kostümleri ile dans edenler için dans pistleri, denize sıfır futbol sahası ve balıkçılar için iskeleler bulunmakta.

Ayrıntılı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

16 Eylül 2011 Cuma

Komünist Berlin 1

40'ların sonundan 90'ların başına kadar varlığını sürdüren Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR) başkenti Doğu Berlin'de, Moskova kadar olmasa bile her alanda komünizmin izini bulabilmek mümkün. Şehirde oldukça turistik bir yöntem olan "Trabant Safari" metoduyla (eski Doğu Alman arabası Trabant ile) şehrin belli başlı anıtlarını gezebilir veyahut bisikletle eski duvar kalıntılarının izini takip eden uzun bir tura çıkabilirsiniz. Hatta Doğu Berlin'deki sosyalist tipi yapıları anlatan spesifik-butik turlara da katılmanız mümkün. Ama bunların ötesinde çok da çaba sarfetmeden Komünist Berlin'in izini sürebilirsiniz.


İlk yapmanız gereken şey ise yukarıdaki gibi Berlin duvarı haritasının bir kopyasını internetten yazdırmak. Bu sayede duvarın izini an be an takip edebilir, o anda bulunduğunuz yerin doğu mu yoksa batı mı olduğunu kolayca anlayabilirsiniz. Duvarın yıkılmasının üzerinden sadece 20 küsür yıl geçmesine rağmen doğudaki çoğu yer o kadar hızlı batılılaşmış ki; duvar haritası olmadan sınırları takip etmek neredeyse imkansız. Doğu Berlin gezisine en iyi başlangıç yapılacak yer (şüphesiz biraz turistik. Ama artık ne turistik değil ki?)  DDR müzesi olabilir.


Müze adasının hemen yanıbaşında Spree Nehri'nin kıyısında bulunan bu mütevazi ve küçük müze, içindeki Doğu Alman metaryelleri ile gayet eğlenceli saatler vaadediyor. Ders kitaplarından, yemek ürünlerine, çıplaklar kampına, içkilere, ev dekorasyonundan, modaya, televizyon programlarından, eğlence yaşamına yüzlerce imgeyi, eşyayı içinde bulunduran bu rengarenk müzede oradan oraya koşturmamak elde değil.

Klasik bir Doğu Alman evi
İşin güzel tarafı tüm eşyaları kurcalayabiliyorsunuz. Levi's ile kıyaslanması için yanyana duran Doğu Alman kotunu elleyebiliyor, uyduruk pop müziklerini dinleyebiliyor, hatta Tranbant'ı geçtim Doğu Alman makam aracına bile binebiliyorsunuz. İşin en eğlenceli kısmı ise dönemine uygun şekilde düzenlenmiş sosyalist mutfağı. Dolapların içindeki tabak çanaklardan,yemek malzemelerine, turşu şişelerinden bilimum fetiş ostalgie ürünlerine insan nereye bakacağını şaşırıyor. Müzenin bir başka artısı ise zılgıt çeken güvenliğin olmaması. Müze girişinde bulunan hediyelik eşya bölümünden dönemin kült olmuş eşyalarını temin edebilirsiniz. Giriş 5 buçuk euro.

Menü
Ve mutfak...
Garip doğu içkileri
İkinci durağımız ise "Başkalarının Hayatı" filmlerinde kafamıza kazınan D. Almanlar'ın KGB'si Stasi (Staatssicherheit) teşkilatını anlatan Stasi Müzesi. Organizasyonu anlatan meşhur söz ise "Schild und Schwert Der Partei" (Parti'nin Kalkanı ve Kılıcı) şeklindedir. Örgüt kişisel arşivleme olayını o kadar abartmıştır ki; efsaneye göre 40 yıl süresinde, Alman tarihinin orta çağdan beri  sakladığı tüm yazılı belgelerin toplamından daha çok belge üretmiştir. Hatta toplam 17 milyon Alman vatandaşının dosyasının bu teşkilatta saklı olduğu iddia edilmektedir. Asıl binası Stasi Karargahı binası 2012'ye kadar restorasyonda olduğundan başka bir binada faaliyet gösteriyor. Sorgu odası, Stasi ajanlarının dinleme cihazları ve kişisel dosyalarla zenginleştirilmiş bir müze. Giriş 4 euro.

Stasi müzesi 
İçeriden Stasi Müzesi
Stasi Müzesi
Sadece doğunun değil tüm Berlin'in tarihini anlatan "Story Of Berlin" Müzesi ise kaçırılmaması gereken bir yer. Batı Berlin'in ünlü alışveriş caddesi Ku'damm'da bulunan müze, şehrin kuruluşundan beri yaşadığı büyük olayları sırasıyla anlatıyor. İmparatorluktan, altın 20'lere, Nazilerden, bölünmeye, kronolojik olarak Berlin'in trajedisini aktarıyor. Müzenin en güzel tarafı ise müzelerdeki sıkıcı vitrin arkası eşya geleneğine yepyeni bir boyut getirerek interaktif, çoğu yerde anı yaşamanıza imkan yeren haraketli bir sergi düzeni oluşturması. Bu vesileyle Naziler'in kitap yakması sahnesini veyahut duvarın yıkılma anını çarpıcı bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Giriş 10 euro.


Altın 20'ler
Müzelerden başlamışken bir açık müzesiyle devam edelim. Bu müze olmayan müze daha önce ziyaret ettiğimiz hiçbir şeye benzemiyor. Daha çok Çernobil sonrası terkedilmiş Prypiat kentini anımsatan bu hayalet bölge Doğu Berlin turu için ideal bir dinlenme noktası. Spreepark bir nevi Doğu Berlin'in disneylandı. 1969'da açılan bu ihtişamlı yer duvar yıkıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdürse de 2001 yılında maddi yetersizlikten kapatılmış.

Korku tüneli

En heybetli zamanların olan 70'lerde yılda 1.5 milyondan fazla ziyaretçiye ev sahipliği yapıyormuş. Roller coasterden, dönme dolaba, korku tünelinden jurassic parka birçok temayı barındırın park içerisinde birçok dönemsel izleri barındırmakta. Giriş kapısı kilitli olsa da kırık çitlerden atlayarak ulaşması hiç de zor olmayan bu yere biralarınızı getirmeyi unutmayın. Doğunun eğlence hayatını görebilmek için Berlin'de gidilebilecek en iyi mekan. Ulaşımı çok kolay. Treptower Park'ın hemen yanıbaşında.

Jurassic Park

Tabi ki Doğu Berlin'in ruhunu yakalamak için müzelerde gezinmek gayet yetersiz bir eylem. Her ne kadar günden güne talan edilse de Berlin sokakları hala doğunun izlerini taşımakta. Hiç beklemedğiniz bir köşede duvar kalıntısı veya meçhul işçi heykeliyle karşılaşmanız olası. Bunun için 2. bölümümüzde Doğu Berlin'in hayaletini sokakta arayacağız.

Museumwohnung

Sonradan gelen edit: DDR müzesindeki Doğu Alman tasarımlı ev sizi yeterince kesmediyse, sadece pazar günleri öğleden sonraları açık olan Museumwohnung adlı müze-apartmanı ziyaret edebilirsiniz. Museumwohnung ile ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


13 Eylül 2011 Salı

Evde Yemek Serisi: Lokum

Biriken "Evde Yemek" serilerinden hangisini yazayım derken, bir önceki yazının sonunda bahsettiğim "lokum"dan devam edeyim dedim. Gördüğünüz gibi lokum falan yapmadım. Ama şimdiden söyleyeyim sonuç tam lokum gibiydi.

Vakumlu pakette pek bir havalı biftek. 280 gr. Yanında pek bir sevdiğim kasap kağıdı
Etle ilgili ne yapsanız dikkat edilecek en önemli husus, tabiki eti nereden aldığınız. Diğer bir önemli husus da yapacağınız yemeğe göre et almak. Bunun için de ya kısa bir araştırma yapmak ya da kendinizi kasabın ellerine bırakmak gerekir. Zamanında Okan'ın yaptığı araştırmalarda etlerini Balıkesir'den alan üç-dört kasabı listemize eklemiştik. Listedeki kasaplardan muhitimizdeki "Kasabım Ethanesi"ne gidip derdimi anlattım. "Bende, göz nûrum, 4 kiloluk (!) dökme tava var, ona yakışacak kalın bir et istiyorum" dedim. Biz kasapla ortak çalışarak nuar (daha çok rostoluk ama çok yağsız), pirzola ve biftek arasından kısa bir münazarayla  280 grlık kalın antrekot-biftekte karar kıldık.

Patlıcan bostan, domates Çanakkale, biberler üç burun
Bifteği yalnız bırakmak olmaz. Güzelim et manzarasını sosla kapamamak için yanına garnitürde karar kıldım. Patates kızartması (ya da kavurması. Bir dahaki yazıda başka bir güzelliğe eşlik edecek), pilav...vs. fazla sıradan ve renksiz kaçacağından, hazır Carrefour'da kütür kütür "üç burun biber" de bulmuşken, bol renkli sebze sote menüye girdi.


Sebze sote yapmak kolay ama bir-iki püf noktası da var (naçizane fikirlerim!). Sebzeleri mümkün olduğunca eşit boylarda doğramak, pişme sürelerini ayarlamakta (çoğu yemekte olduğu gibi aslında) yardımcı olur ve benim gibi takıntılı insanlar için görüntüye çok faydası dokunur. Ayrıca soteye çok yüksek ateşte başlayıp sebzelerin dışının rengi değiştikten sonra sarmısak doğrayıp üstünü kapatın ve ocağı kısın. Tabiki baharatlarını unutmayın. Bir 15 dk sonra kurumamış, sarmısak "buharı" aromalı soteniz hazır. Ben sotenin de yalnız kalmasına dayanamadığımdan yanına domates sosu da yaptım.

Derya kuzusu!
Gelelim bifteğe. Eğer et severseniz (beyaz da olur), dökme tavalardan mutlaka edinmelisiniz. Fark inanılmaz. Yaptığınız en basit tavuk bile "N'aptın sen bu tavuğa?!" tepkisiyle karşılanacak. Aldığım et, çiğ bile yenebilecek kadar güzel olduğundan sadece ilk hasat Edremit zeytinyağı, karabiber ve bol deniz tuzuyla (deniz tuzu da çok fark yaratıyor. Ben Balıkesir'den çok ucuza almıştım. İstanbul ana akım marketlerde çoğu zaman fahiş fiyatlı) marine edip sebzeler sotelenene kadar dolapta dinlendirdim. Tavayı bir 10 dk kızdırdıktan (çok kızmış olması önemli) sonra sabırsızlıkla "derya kuzusu"yla buluşturdum. Ben az pişmiş (aslında "iyi" pişmiş) sevdiğimden bir yüzü 4 dk, diğer yüzü ise 6 dk (son 2 dk kısık ateşte ve üstü kapalı) pişirdim. Daha fazla pişmiş isterseniz bu 10 dk dan sonra ya 10 dk kadar çok sıcak fırına koyun ya da ikinci yüzü kısık ateşte 4 dk dan sonra üstü kapalı daha fazla tutun.

Lokum dinlenirken
Şimdiye kadar sabırsızlıktan pişirdiğim etleri hemen hemen hiç dinlendirmedim. Ama bu sefer işi tam yapayım diye, zor da olsa, 5 dk kadar "kesme tahtası" (metal ya da porselen olursa daha çabuk soğur ) üzerinde dinlendirdim. İnsanların bir bildiği varmış. Et kendini toparladı ve daha bir sulu ve güzel oldu (ya da ben sabrımın karşılığını aldığıma inandırdım kendimi). 

Sabırsızlıktan fazla çapraz çekilmiş fotoğraf
Bifteği tabağa yerleştirip, aceleyle fotoğrafları çektikten sonra kıyamayarak da olsa bifteği kestim ve sonuç mükemmel! Eti kestikten sonraki fotoğrafı oldukça "erotik" olduğundan yayınlamadım. Bu tabağın yanında bir de bol sarmısaklı, buzlu bir cacık vardı ama onu da kendime sakladım. Bana afiyet olsun.

Not: Kasabım Ethanesi'nin restoranıyla ilgili bir yazımız da gelecek. Ayrıca "Evde Yemek" serisi de çok ara vermeden bir "İtalyan klasiği"yle devam edecek.

4veruca salt - seether