30 Ekim 2011 Pazar

Mahşerin Üç Atlısı: Tirit-Şarapova-İMÇ Pilavı

En Başta Not: Yazımız biraz uzun. İki yazarlı bir yazı. Ama resim bol, cümleler çoğunlukla kısa. Sabırla okuyunuz. 


Okan: Sportif faaliyetlerde şanssızlığımız devam ediyor. Geçen ay Mesut Özil'i görmek için gittiğimiz Almanya maçında Özil oynamayacağını açıklamış, Klose kadroya alınmamıştı. WTA turnuvasında da Şarapova'nın ilk iki maçını oynayıp grupların son maçında, yani bizim gideceğimiz gün, sakatlanması canımızı iyice sıktı. Günün en korkunç sorusu ise "Fener maçına gitsek Aleks sakatlanır mı?" Züğürt tesellisi olarak maçtan önce Bakırköy'deki meşhur Kastamonu lokantası Abdulkadir'de tirit şöleni yapalım dedik. Balıkesir'de büyümüş biri olarak tiride aşinalığımız çoktur. Hatta, Sasa yakın zamanda ayrıntılı bir tirit yazısıyla da bloğumuzu süsleyecek.


İmerhan (Sasa): Okan'ın sportif uğursuzluğunun bana da bulaşması canımı sıktı. Oysa ben sportif "şanslı"lardanımdır. Gittiğim ilk futbol milli maçı olaylı Türkiye-İsviçre maçıydı. Gittiğim ilk Şampiyonlar Ligi maçı Fener'in İnter'i muhteşem oynayıp 1-0 yendiği maçtı. Şumaher'in son senesinde (geri dönmeden önce tabi) İstanbul Park'taydım. Efes'in Bolonya'ya 25 sayı fark attığı olaylı serinin maçlarından biri de portföyümdedir. Ama Şarapova olayı suratımızı assa ve benim sportif serimi bozsa da sevimli Bartoli ilerleyen saatlerde yüzümüzü güldürecekti.



Okan: Ama meşhur Tiridine Bandım... türküsünün müsebbibi olan tirit, Balıkesir tiridi değil Kastamonu tiridiymiş. Mikro-milliyetçiliğe gerek yok. Tirit tıpkı keşkek gibi Anadolu'nun her köşesine sızmış bir yemek. Yine tıpkı keşkek gibi lokanta yemeğinden ziyade düğün dernek yemeği olarak sunulduğundan herkesin bildiği ama kimsenin düğün dernek dışında yemediği bir yemek türü. Ayrıca Anadolu'nun her yerinde bulunan bir yemek olsa da, keşkek kadar standardı tutturan bir yemek değil. Yemekleri servis eden garson Urfalı'ydı ve Urfa'nın tiridinin Kastamonu tiridinden çok farklı olduğunu söylüyordu. Tabi ki bol etliymiş. Biz de aynı şeyi Balıkesir versiyonu için söyledik.

Kastamonu Tiridi
Uzun lafın kısası Urfalı garsonumuz masamıza en başta tiridi getirdi. Kusura bakmasınlar ama hiç beğenmedim. Susamsız simidin parçalara ayrılıp, sarmısaklı yoğurt ve kıyma ise soslanılması suretiyle yapılıyormuş Kastamonu versiyonu. Yağlama veya mantı gibi şahane yemekler dururken, hatta ve hatta yoğurtlu kıymalı makarna varken, simidi yoğurtlayıp yemek de nerden çıktı? Evde acıkınca bayat ekmeği yoğurtlayıp yiyiyorum zaten. Buraya buna para vermeye mi geldim? Haftaya Sasa'nın hazırladığı Balıkesir tiridi dosyasını göreceksiniz. O zaman fark daha iyi anlaşılacak. Sasa gelecek haftayı beklemeden iki tiridi kısaca kapıştırır mısın?


İmerhan: Hiç adil bir kapışma olmayacak. Nasıl yapılırsa yapılsın bütün tiritlerin ortak özelliği et suyuyla ıslatılmış sert ekmeğimsi bir tabana sahip olması. Böyle olunca et suyu ve ekmeğimsi ne kadar kaliteli ve lezzetliyse tirit de o kadar değerlenir. Kastamonu "simidi" tek başına lezzetli değil. Balıkesir'in pidesini sabah kahvaltıda kızartın yeyin. Et suyu ise kaynamış sudan hallice, çok az aromalı. Sanki suya eti ve kemiği değdirip çıkarmışlar. Balıkesir tiridinin suyunu tek başına çorba diye içebilirsiniz. En üstteki et bölümü ise maalesef tam bir fiyasko. Niye kıyma?! Ben annemim kıymalı dolma yaptığını bile hatırlamıyorum. Yaprak sarmasının içinde bile küçücük doğranmış kuşbaşı et yiyen ben, kıymayı es geçip tiridin suyuna ve simidine odaklandım. Balıkesir tiridi haşlanmış ve didiklenmiş güzelim kuzu etiyle görünüşte bile farkı atıyor zaten. Ayrıca tiritte genel olarak bir tuz problemi vardı ve sonradan tuzlama çabaları yemeği daha da bir sevimsiz yaptı. Yoğurt da çok sıradandı. Belki koyu bir koyun yoğurdu fark yaratabilirdi.



Okan: Moraller bozulmuyor. Döner söylüyoruz. Kastamonu usulü döner lokum. Kastamonu usulünün farkı kimyonunun bolluğu. Fakat kimyon tadı dönere yakışmış. Et yağlı ama lezzetli. Porsiyonlar 100 gram. Bizim gibi oburlar için çok küçük. 250 gramdan küçük döner porsiyonları bize yetmiyor. Abdulkadir ve Bombom Büfe; galiba Bakırköy, İstanbul'deki en iyi döner merkezlerinden.

İmerhan: Döner iyi pişirilmiş. Can sıkan kuruluk yoktu. Ayrıca oldukça yağlı olmasına rağmen, tabağımızda çok beklemese de, "donmuş" yağ oluşmaması ilginçti. Sanırım et kalitesinden. Kalite demişken etler tabi ki Balıkesir'den, Gönen yöresinden.


Okan: Durmuyoruz. Arada erikten yapılmış yoğun şerbet masamızı şenlendiriyor. Demirhindinin pabucu dama mı atılıyor? Yoğun ve çok ekşi bir tadı var. Ekşiseverler için bulunmaz fırsat. Erik şerbetiyle beraber gelen Kastamonu pastırmasını deniyoruz. Porsiyon bu sefer bol.

İmerhan: Demirhindinin pabucu olduğu yerde duruyor tabi ki. Ama şerbetteki "anne yapımı" havası gönlümüzü çaldı. Ama konsantrasyon dağınıklığımızdan sadece birer bardak içtik.


Okan: Lokantanın sahibi Abdulkadir Bey yanımıza geliyor. Pastırmadan bahsediyor. "Kastamonu pastırması Kayseri'ninkine benzemez. Kayseri'nin çemeni acıdır. Bizimki kadar lezzetli değildir. Bizimkinin çemeni daha az olmasına rağmen tadı daha baskın. Nedeni Kastamonu Taşköprü'nün meşhur sarmısakları. Taşköprü sarmısağını bir yedin mi kokusu bir haftada çıkmaz". Gerçekten de öyle. Tadı çok yoğun. Sarmısakla beraber yoğun bir kimyon tadı da var. Galiba bu Kastamonulular kimyonu pek seviyor. Et 40 gün dinlendiriliyormuş. Beklemeden ötürü rengi kahverengimsi. Dilimler incecik. Kayseri versiyonu gibi kıvamı lastik gibi değil. Dilimlerin inceliği eşit değil. Belli ki bıçakla kesilmiş. Neredeyse şeffaf. Kayserili kuzeninin aksine sanayi tipi üretimden ziyade, el yordamıyla güneşte bekletilerek hazırlanmakta. Kastamonu merkezde bulunan Tabakoğlu Pastırmacısı'nın ise türünün en iyisi olduğu söyleniyor. Pastırmaya tam not. Devam ediyoruz. Sıra geldi Kastamonu etli ekmeğine.

İmerhan: Abdulkadir Bey bize sarmısaktan bahsetti ama sanırım Kastamonu'nun yıldızı kimyon. Erik şerbetinde bile kimyon olduğundan şüpheleniyorum. Pastırmaları gurme edasıyla elimizle sade yedikten sonra, ben de her şeyden dürüm yapabilen Okan'a kanıp lavaş arası soğanlı, domatesli ve biberli pastırmamı yiyiyorum. Pastırma ana akım kıvamında olmadığından lavaş içinde, çemeni olmasa, pastırma olduğunu anlamak güç. Bu bizim için iyi bir not.

Kastamonu etli ekmeği
Okan: Etli ekmek derken Sivas veya Konya pideleriyle karışmasın. Daha çok gözlemeye benziyor. Tadı ise pideyle çiğ börek arası (halbuki ikisine de bayılırım). Beğendik ama muhteşem değil. Konya etli ekmeğini buna yeğlerim. Yemek tezgahında lahana dolmasından tandıra birçok lezzeti gözümüze kestirsek de midemizde yer kalmadı. Tatlı menüsünde sadece sütlacın olması bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Yukarıda anlattığım tüm yemekler toplam 45 tl tuttu. Porsiyonlar küçük diye eleştirsek de fiyatlar gayet makul.

İmerhan: Etli ekmeğin tadı bence "gözleme"yle çiğ börek arası. Zaten gözleme gibi saçta yağlanarak pişiriliyor. Okan'la geleneğimizi bozmadık ve aklımız başkalarının yediklerinde kaldı. Sulu yemekler cezbedici görünüyordu. Biz su böreğinden de tatmak istiyorduk, ki Abdulkadir Bey Vedat'a (Milör) özellikle tattırmıştı. Ama lokantacılığın en büyük sorunlarından iyi ve güvenilir eleman sıkıntısına yenik düşmüş ve börek için bir türlü sabit bir çalışan bulamamış. Arada gidip böreğin izini süreceğim. Son olarak da Abdülkadir Bey ve çocuklarından bahsedelim. Biraz da şansımıza yan masamızda Abdulkadir Bey'in Kastamonu'dan misafirleri vardı ve uzun uzun sohbet ettik. Ama öyle olmasa bile o ve oğlu, gerek karşılarken gerekse yemek sırasında gayet ilgililerdi. Sohbetimiz sırasında Kasımpaşa'daki Kastamonu Pazarı'ndan bahsedince oldukça ilgilendi ve mutlaka gitmek istediğini söyledi. Abdulkadir Bey işiyle oldukça ilgili. Bu heyecan da çok olumlu ve umarım (özellikle bizce tiride bir güncelleme gerek) daha da iyisi olur. Çünkü böyle yöresel yemeklerde özelleşmiş lokantalar bizim için önemli.

Peynirli baklava mı?
Okan: Tatlı açlığımızı dindirmek için ise değil Bakırköy'ün, İstanbul'un en iyi eklerini yapan pastane olan Gültekin'e gittik. Hem Ataköy'e buradan yürüyecektik. Yolluk olarak eklerden daha iyi bir seçenek olamazdı. Dükkanın içine girince "burası mı en iyi ekleri yapan yer" diye burun kıvırabilirsiniz. Tasarım olarak mahalle arası pastanelerden farksız.

Karamellinin dışı gevrek içi yumuşak
Fakat vitrinin yarısından çoğunu eklerin kapladığı düşünülürse seveni çok. Standart çikolatalı ekleri zaten güzel. Ama başta karamellisi olmak üzere diğer ekler çeşitleri de enfes. Çok tatlı sevmeyen ben bile yanında kahve içmek için hızla en yakın kahveciye yöneldim. Maça geç kalma pahasına kahveyle zevkimi ikiye katladım. Hepsini bitirmeye gerek yok. Maçta da karnımız acıkacak. Ekler hakkında görüşlerini almak için Sasa'ya bağlanıyoruz. Evet Sasa, seni dinliyoruz!


İmerhan: Zamanında Bakırköy'de yaşamış Okan, tatlı sevmediğinden inatla bu tada prim vermemiş ve kafasından silmişti. Yağlı yemeklerden sonra tatlı seçimini bana bırakan Okan'ı, binbir ısrarla (abartıyorum, gayet mülayimdi) ekler yemeye ikna ettim. Bu ekleri farklı kılan tam kıvamında, mükemmel ve "çok" bol kreması. Ayrıca henüz hiç bir yerde görmediğim çesitleri de ilginç. Karamel eklere çok yakışmış. Ama bana bu ekleri en çok sevdiren şey beyaz kremalısının daha önde olması. "Çikolatalı makbuldür" düsturuyla onu bunu çikolatalı yapan ve benim gibi beyaz krema sevenleri üzen pastanelerin aksine burası beyaz kremayı öne çıkarmış. Böylece üstü çikolatalı içi beyaz kremalı tazecik eklerinizi ağız tadıyla çikolataya bulanmadan yiyebiliyorsunuz. İstasyon Caddesi'nin devamında sahile inerken sol aralardan birinde (çok açıklayıcı oldu!) olan, her daim günlük ve taze ürünlü bu "eklerci"yi mutlaka deneyin.


Okan: Neyse yürüyerek de olsa sağ salim maça yetiştik. Girişler çok rahat. 5 dakikada arenanın içerisindeydik. İlk maç Stosur-Li Na arasında. Sasa uzun uzadıya bahsedecek ama günün yıldızı kesinlikle Bartoli'ydi. Hiperaktif haraketleriyle Bartoli, Azarenka'nın çekici fiziği ve çığlıklarını bir çırpıda gölgeledi. Her servis öncesi yaptığı kültür fizik haraketleriyle, sahaya çıkmadan son ısınmalarını yapan futbolcu kadar zıpır ve enerjik gözüktü. Son bir not. Tamam tenis izlerken gürültü yapılmaz ama kendini Wimbledon'da sanan kraldan çok kralcı seyirciler de can sıkmadı değil. Ne olur biz de gürültücü tenis seyircilerimizle nam salsak? Tenis eleştirmenleri şuranın zemini sert, buranın çimi uzun gibi pist eleştirilerinin yanına, "Dikkat et İstanbul'un seyircisi gürültücüdür! İyi konsantre olmazsan toslarsın!" gibilerinden yorumlar yapsa fena mı olur? Avantaj Sasa'da.

İmerhan: Sondan başlayayım. Şarapova'nun yokluğuyla kaçan keyfimiz, yerine katılanın Bartoli olduğunu öğrenince yerine geldi (en azından daha önceden tanıdığım için sahadaki aksiyonunu görmeden benim). Okan'a Bartoli'yi anlatırken bir kaç teknik bilgiden sonra (çift el forent, WTA 9. sıra, Fransız...), "çok sevimli" demiştim. Okan Bartoli'yi seyredince verdiği tepkilerden yorumumun yerinde olduğunu gördüm. Servis atmadan ve karşılamadan önceki "motivasyonal" hareketleri bizi hem eğlendirdi hem de ona olan sempatimizi arttırdı. Ama Vika'yı (Azarenka) çok memnun ettiğini söyleyemeyeceğim. Her ritüel sırasında öfleyip pöfledi. Sanırım aklında yarı final maçını da şimdiden oynuyordu.

Bartoli hoplayıp zıplarken. Yakalamak zor
Vika, sıkıntıyla Bartoli'nin kıpırtısının geçmesini beklerken
Maç yazısına döndürmeden kısaca birkaç şey söyleyeyim. Sam (Stosur)-Na Li maçı insanı tenisten soğutacak kadar kötüydü. Tek taraflı çekişmesiz bir maçtı. Günün en iyi maçı ise Radvanska-Kvitova maçıydı. İkinci maç olduğundan saati de seyirciye en uygun maçtı. Seyircinin en çok keyif aldığı ve katıldığı maç da bu oldu. Vika yarı finali garantilediğinden Bartoli maçı formaliteye dönmüştü. Onun da verdiği hava ve Vika'nın sıkkın tavırları maçı Bartoli şova çevirdi. Hakemlerin puanları ve bazı uyarıları Türkçe yapmaları ise oldukça sempatikti. Gelelim organizasyona ve seyircilere. Yanımızda oturan kendisi sürekli, ukalaca ve sevimsiz (ben de arada Okan'a brifing verdim ama çok didaktik olmamaya özen gösterdim. Sanırım. Okan?) konuşan ama biraz fısıldaşan herkesi uyaran "duyarlı" seyirci gibileri can sıktı. Okan'a katılıyorum, Türk seyircisi gürültülü tenis seyircisi olsun. Çünkü biz konuşmadan, kıpırdamadan, yer değiştirmeden duramayız. Ki seyirci "elinden geldiğince" sessizdi. Bizim özelliğimiz "uğultulu" olmamız olsun. Ayrıca bu seyirci biraz daha serbest olsa eminim maça katkısı daha da artar. Ama şunu da söyleyeyim, maçla alakası olmayan, sürekli dedikodu yapan gruplar sevimsizdi. Onların gürültüsü bana battı. Organizasyon ise oldukça iyi gibi. Güvenlik sıkı ama giriş çıkış çok rahat. Sinan Erdem'in konforlu koltukları ve temiz tuvaletleri sıkıntısız maçlar vaadediyor. Dört büyük ekran işini gayet iyi yapıyor. Ses de biraz sıkıntı vardı ama konuşulanları çok da dinlemediğimiz için problem olmadı. Havalandırma ve ışıklandırma ise birinci sınıftı. Kraldan çok kralcı bazı görevliler dışında çok memnun kalarak ayrıldık WTA İstanbul 2011'den. Seneye yarı final gününe bilet alıp iki üst düzey tekler maçı seyretmek üzere Okan'la fikir birliğine vardık. Aşağıda 3. günden birkaç kare. Bugünkü (30.10, pazar) finali ise Belarus Azarenka ve Çek Kvitova oynayacak.

 
Solda "rockstar" Kader Nouni, sağda genç komşu Eva Asderaki

Çizgi hakemlerinin ritüellerini canlı görmek çok farklı
Servis karşılama serisi
Okan: 6,5 saatlik tenis şöleninden sonra Sinan Erdem'in içine yavaşça süzülen İKEA köftesi-vari yemek kokuları yüzünden karnımız yeniden acıkmaya başladı. Taksim yolu üzerinde bulunan Unkapanı'ndaki İMÇ pilavcısı üzerimize sinen "elit kesim" kokusunu yumuşatacak, üstelik buz gibi ayranıyla da hararetimizi dindirecekti.

Şarj sorunsalı yüzünden cep telefonuyla çekilmiştir
Son zamanlarda sokak pilavcılarında çok büyük bir günah işliyorum. Evet itiraf ediyorum pilava ketçap sıkanlardanım! Yakın zamana kadar pilava ketçap sıkanlara varoş (!), köylü (!) gibi ağır hakaretlerde bulunan ben, kısa zaman önce ketçap illetine bulaşıp bu zıkkımdan kurtulamaz oldum. Bir süre, "ketçapı sık ama inkar et" taktiğimle elit statümü korusam da, dünkü pilav macerama Sasa'nın şahit olmasından sonra, elit hükümranlığım bir çırpıda tersyüz oldu. Olsun varsın. Bu vesileyle tavuklu pilav yerken ağzınız kurumuyor. Ketçap sayesinde ortalık biraz nemleniyor. Hele hele paranız yoksa ve ayran söyleyemiyorsanız ketçap imdadınıza hızır gibi yetişiyor. İMÇ pilavcısının (tam adı Meşhur Unkapanı Pilavcısı) en önemli özelliklerinden biri de (ağaca asılı karabiberliği es geçersek) bir teneke ketçabın üstelik pompa aletiyle beraber ortalıkta durması. Yani ketçap ayarını kendiniz yapabiliyorsunuz.


İMÇ'nin en sevdiğimiz yanı ise pilavından ziyade lezzetli, iyi pişmiş tavuğu. Tavuklar büyük büyük didiliyor ve bolca servis ediliyor. Herkesin tarikat mensubu gibi tek bir ritimle pilav yediği bu ortam lezzetinden çok ritüelinden artı puan alıyor. Yoksa pilavının lezzeti mahallenizdeki sokak pilavcısından çok da ileri değil. Tavuklu pilav yanına ayran 4 tl. Yıllarca pilavı ketçapla yediği için alay konusu olan Sasa şimdi cevap hakkını kullanmak istiyor. Evet Sasa seni dinliyoruz. Annenin pilavına da ketçap sıkıyor muydun? Yoksa İstanbul'da mı yozlaşmaya başladın?

İmerhan: Okan'ın saldırısını anlayabiliyorum. Yıllarca sokak pilavlarını sadece yediği "yüzlerce" acı turşu biberle tatlandırmış, benim açık sözlü ve kendinden emin ketçap önerime kulak asmamış, hor görmüştü. Ama bugün geldiğimiz nokta sevindirici. İMÇ pilavcısının pilavı çok yağlı, ki bu bizim için iyi bir şey. Pilav ne kadar yağlı olursa o kadar güzel ve "ıslak" olur. Sanırım bizim, blog yazarları olarak "kuru" tatlara alerjimiz var. Ayrıca nohutlar iri. Tavuk Okan'ın dediği gibi muazzam. Hatta pilavdan çok tavuk tadı aklımda. Pilavcının bir diğer artısı da, herşeyin (pilav, tavuk ve ayran) tuzunun çok yerinde olmasıydı. Gece yolunuz düşerse, durup "hızlıca" ketçaplı, tavuklu pilavınızı yiyiniz. Özellikle hava soğuk ve karnınız açsa keyfiniz kat be kat artacaktır. Annemin pilavına ise karabiberden başka bir şeyi yaklaştırmam. 

27 Ekim 2011 Perşembe

Sokaktan...Toronto'da Cadılar Bayramı Hazırlıkları 2

31 Ekim'de kutlanacak Haloween için hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor! Kentin dört bir yanını bal kabakları, cadılar, korkuluklar sarmış durumda. Bir önceki gönderinin biraz zayıf kaldığını düşünerek fotoğraf makinemi aldım, yeniden düştüm yollara.













25 Ekim 2011 Salı

Beyoğlu'ndan Haberler

Orijinaline gidemesek de "tribute" grubunun gelmesi bile yüreklerimize su serpti. 1 Kasım gecesi Babylon'dayız.



Chivas Regal, geçtiğimiz Nisan ayında gerçekleştirilen Peter Cincotti konserinin ardından, bu sezon Salon’da Chivas Jazz Knights adında bir seriye imza atmaya hazırlanıyor. 25-26 Eylül tarihlerinde Medeski Martin&Wood konseriyle başlayacak serinin ilk gecesi, aynı zamanda Salon’un yeni sezonunun açılış etkinliği olacak.



Yakın zamanda yayınlanacak olan "lomografi" yazımızdan önce Beyoğlu'nda lomografiyle alakalı bir dükkanın açılması keyfimizi getirdi. Şu an için ürün çeşitliliği çok olmasa da Avrupa'daki dükkanların ayarına kısa zamanda geleceğini düşünüyoruz. Analog fotoğraf severlere müjde! Analograf semtimizde.




Çukurcuma'nın son simit fırını kapandığından keyfimiz bir hayli kaçmıştı. Taksim Meydanı'na ya da Tophane'ye simit almaya gitmek gücümüze gidiyordu. Cihangir semtinin sosyetik fırınlarında ise gevrek simitlerin yerine pek sevmediğimiz yumuşak modelleri sunuluyor. İşte bu kötü günler geçmez bilmezken kapanan simit fırınının yerine Dadlı Maya adlı küçük bir işletme açıldı. Üstelik taş fırında sadece simit pişmiyor. Bunun dışında poğçalar, şahane kekler ve bilimum kahvaltılık atıştırmalıklar menüde mevcut. Küçük dükkanın iç dekorasyonu ise görülmeye değer.

23 Ekim 2011 Pazar

Olympus Epl 2 Macro Converter

Macro Converter
Uzun süre kompakt makinarla blog serüvenimizi sürdürdükten sonra geçen aylarda Olympus'un Pen serisi ürünü olan Epl 2 modeli ile yeni bir döneme başladım. Hoş, ben aldıktan bir ay sonra piyasaya Epl 3 ve Ep 3 gibi yeni modelleri çıksa da makinamdan gayet memnunun. Bir kere benim gibi amatörler için art filter menüleri gayet eğlenceli. Özellikle de görüntüyü olduğundan çok daha renkli ve eğlenceli gösteren pop art filtresi (hele hele bir de semt pazarlarında çekim yaparsanız). Tabi küçük kusurları da yok değil. Bir kere fotoğraf çekme hızı biraz yavaş. Art arda iki resim çekeyim derseniz makinanın kendisine gelebilmesi için 3-4 saniye beklemeniz gerekiyor (benim hafıza kartımdan da kaynaklı olabilir bu sorun).

Lumix 20mm f1,7
Diğer bir problem ise kit lensinin makro çekimlerdeki yetersizliği. Makina ile beraber verilen 14-45 mm lensler (SLR makinaların 28-90'ına tekabül ediyor) yakın çekim severleri pek tatmin edecek cinsten değil (hele hele benim gibi çektiği fotoların çoğu yeme-içme üzerineyse). Bu yüzden ilk işim Amerika'dan gelen ablama macro converter siparişi vermek oldu. Olympus'un 14-45 mm lensine (aman dikkat 14-45 in 2. versiyonu olmalı yoksa uyum sağlamaz. Lensin üzerinde roma rakamıyla 2 yazacak) uyumlu bu aparat varolan görüntüyü %50 büyütüp 13 cm'ye kadar gayet verimli görüntü verebiliyor.

Dönüştürücünün nimetleri
Makinanın diğer bir eksikliği ise (daha doğrusu kit lensin) gece çekimlerindeki başarısızlığı. Bu yüzden yine ablamın sayesinde Amazon'dan gayet uygun fiyata Panasonic'in Micro Four Thirds kameralara uyumlu 20mm (SLR ın 40 mm.sine denk) f 1,7 model lensini aldım. Bu sayede, diyafram değerinin düşük olması vesilesiyle gece çekimlerinde gayet başarılı pozlar yakalayabildim. Ayrıca bu lensin zoom özelliği olmamasına rağmen portre çekimlerdeki başarısı ise bir diğer artı puan. Diyafram değeri düştükçe alan derinliği etkisi kaybolduğundan ön planı berrak arka planı flu olan sinematografik görüntüler de keyfimizi arttıran başka bir özellik.

Makro çekim meselesini biraz abartırken