29 Kasım 2011 Salı

Lomography

Berlin'de lomografi dükkanı
Eski Rus mercek fabrikası Lomo tarafından üretilen ve hâlen çok ilgi çeken LC-A modeli, 1991 yılında Çek Cumhuriyeti gezileri sırasında bir grup öğrenci tarafından özel merceği ve ilginç etkilerle şekillendirdiği farklı fotoğraf dokusu üreten bir makina olarak keşfedilince, Doğu Bloğu ülkelerinde uzun zamandır bilinen bu fotoğraf makinası batı ülkelerinde de bir moda halinde tanınmaya başladı. 1994 yılında New York ve Moskova'da açılan ilk Lomo sergilerinin ardından kendine has bir doku üreterek çalışan bu makinanın kullanıcıları Lomografi akımını tanımladılar. Vizörden bakmadan, belli bir konum ve çerçeveye bağlı olmadan çekilen, netlik, doğru kadraj gibi teknik sınırlamaların reddedildiği bu anlayışla çekilen fotoğrafların yayımlandığı özel sergiler ve daha sonra internet siteleri açıldı (Wikipedia). Fotoğraf sanatına başkaldıran ilkeleri göz önüne alındığında, bu akımı fotoğrafın Fransız yeni dalgası olarak da tanımlayabiliriz. 

Dükkan içeriden

Bu fotoğrafçılık branşıyla aşinalığımın üzerinden çok zaman geçmeden, Berlin'deki birbirinden güzel Lomografi dükkanları beni benden aldı. Hatta maymun iştahlılık yapıp, biriktirdiğim paralarla Olympus EPL 2 yerine Lomografi çekimi yapan Holga kamera ve aparatlarından mı alsam acaba diye aklımdan geçirdim. Fiyatı da fiyakalı dijital kameralara göre oldukça ucuzdu (Tabiki ucuz olacak, çek-at makinalardan çok az farkı varmış. Elbette bunu daha sonra öğreniyorum). Artan parayla da kompakt bir makina alırım mis gibi! (Lumix TZ10'lar da fena değil hani) Hem Beyoğlu'nda Hazzopulo pasajının içindeki dukkanda 150 küsüre satıyorlardı bunu. Burada ise 20 euroya iş tamam. Filtreler, balık sırtı lens, retro kılıf derken epi topu 100 euroya fiyakalı makina takımı. Üstüne de Lumix ile cila! 


Daha sonra internette Holga ve diğer lomografi tarzı çekim yapan makinaların kalitesizliği ile ilgili birçok forum okudum. Üstelik filmelri 35 mm'ye çekip fotoğrafçı da bastırmak bu devirde uğraşılacak dert de değil açıkcası. Kararımdan cayıp Olympus EPL 2'yi aldığımdan bir ay sonra bir de ne göreyim? Ben aldıktan bir hafta sonra Olympus EPL3 ve EP3' ler piyasaya sürülmüş. Üstelik EP3'lerin sanat filtresine lomografi modunu da eklemişler (EPL2'lerde malesef bu mod yok. EP3'deki modun adı cross process). Hoş, internette küçük bir araştırma yaptığınızda, fotoşop ile düz bir resmi lomografiye nasıl çevirebileceğinizi gösteren siteler mevcut. Ama ben hiç birinden birşey anlamadım. Daha fotoğrafın bir bölümünü kesemezken böyle çetrefilli durumlarla uğraşmam mümkün değil haliyle.


Peki  lomografi akımını demode kılmayan unsur nedir? Çekim esnasında her makinanın, hatta her filmin apayrı renk tonuna sahip olması, çekim esnasındaki sıradanlığı ortadan kaldırıyor. Şimdiki yeni nesil makinalar o kadar kaliteli ve ileri teknolojideler ki, vizörden baktığınız görüntüyle ekrandaki görüntü arasında hemen hemen hiçbir fark kalmıyor. Lomografi ise, banyo yaptırana kadar görüntünün nasıl çıktığını bilemediğimiz klasik 35 mm makinaların üstüne, bir de sürpiz renk tonları çıkarma potansiyelini  ekleyip, foto çekimi esnasında heyecanımızı bir kat daha artırıyor. İşte bu rastgelelik ve doğaçlamanın coşkusu, heyecan uzunluğu düğmeye basma ile sonrasında ekrana düşen görüntü arasındaki iki saniyeden ibaret olan dijital makinalarda bulunmayan bir erdem. Fakat iş amaçlı çekim yapanlar için ise bu saydığımız erdemlerin hepsi birer kabusa dönüşüyor. Hangi renk baskın çıkacak piyangosu ve fotoğraf görüntüsünü bilgisayara aktarana kadar geçen zamanın (Sinir bozucu) uzunluğu, çalışan kesim için kötü bit şaka olsa gerek. Bu yüzdendir ki lomografi tarzı çekimleri sanaçılar, öğrenciler ve hippiler (Ucuz bir genelleme oldu bu) dışında kullanacak malesef kimse olmayacak.


Lomografi akımı bu aralar özellikle Avrupa'da pek revaçta. Hesap kitap yapmadan, Don't think! Just shoot! felsefesine dayanarak yapılan çekimlerin  manifestosu da varmış. Tabi ciddi bir manifesto beklemeyin. Buyrun buradan yakın. Hemen aşağıda ise birbirinden azdırıcı Holga ve Diana kameralar sereserpe durmakta.
  • Makinanızı her zaman yanınızda taşıyın 
  • Makinanızı günün her saati kullanın
  • Makinanız hayatınızın akışını engellememeli, onun bir parçası olmalı (Bu ne demekse)
  • Makinanızı farklı açılarda tutun.Vizörden bakmak zorunda değilsiniz (Saçmalık)
  • Makinanız elinizdeyken, yakınlaşmaktan korkmayın
  • Düşünmeyin! (Yazık!)
  • Hızlı olun! 
  • Film üzerine ne kaydettiğinizi önceden bilmek zorunda değilsiniz. Doğaçlama takılın



Not: Yakın zamanda Beyoğlu'nda (Taksim İlk Yardım'ın arka tarafından geçen yolda) Analograf isimli yeni bir lomografi dükkanı açıldı. İçerik bakımından Avrupa'daki kardeşleriyle henüz kapışacak kapasitede olmasa da, en azından internet sitelerindeki ürün çeşitliliği gayet doyurucu. Analograf ile ilgili kısa yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

25 Kasım 2011 Cuma

Beyrut Abur Cubur Rehberi 3

Beyrut abur cubur rehberimizin ikinci bölümünde şehrin Kızılkayaları Barbar Büfe'ye değinmiş, seyyar satıcılarda manouche yemiştik. Şimdi ise yolumuzu şehrin Ermeni mahallesine, yani Bourj Hammoud'a çeviriyoruz.


Bourj Hammoud bana 80'lerin Malatyasını hatırlattı. Malatya da zamanın Ermeni nüfusunun yoğun olduğu şehirlerdenmiş. Hatta meşhur Malatya Malatya bulunmaz eşin adlı şarkının Ermenicesini, etnik müzik meraklısı arkadaşım Ilgar keşfedip, bana dinletince küçük dilimi yutmuştum. Bourj Hammoud da tıpkı 80'lerin Malatyası gibi sokaklarında bakırcılardan, terzilerden, tamircilerden geçilmiyor. Etrafta odun ateşinde ekmek pişiren fırınların kokusuyla kayısı ağaçlarının kokusu birbirine karışıyor. Galiba en çok bu koku beni geçmişe götürüyor. Neyse konumuza dönelim. Bourj Hammoud'a Bakırcılar Çarşısı'nda cezve almak için gelmedik. Niyetimiz buranın en meşhur pastırmacısına uğramak. Kayseri'den göçme Basterma Mano şehrin en iyisi. Burası pastırma, sucuk ve döner (Hatta sucuk döner bile var) satışı yapıyor.


Dileyen pastırmaları sandviç olarak da burada ayak üstü yiyebiliyor. Pastırmanın kilosu 30 tl. İstanbul'da bu fiyata en adisini bile alamazsın. Etinde zerre sinir ve yağ yok. Çemeni bizimkilerden biraz farklı. Türkiye'deki orta siklet bir pastırma bunun eline su dökemez. Ama en üst düzey pastırmalarımız bence bundan iyi. Fakat bizdeki üst düzey pastırmaların fiyatı ise 80 tlden başlıyor. Sucuğunu tatma fırsatım olmadı ama mahalleli tarafından peynir ekmek gibi kapışılıyordu.

Liste Malatya, Maraş ve Tokat diye uzuyor
Eti kurutmayı Türkler'in bulduğu söylenir. Anadolu'ya da kuru eti Türkler getirmiş. At sırtında aylarca yolculuk yapan atalarımızın başka bir seçeneği yokmuş. Fakat kuru ete çemeni bulama fikrinin Ermeniler'den çıktığı söylenir. Bu yüzden büyük Ermeni göçüyle beraber en usta pastırmacıların Suriye ve Lübnan'a göçtüğü söylenir.

Yok artık!
Bourj Hammoud'da bu göçün izlerini hala görmek mümkün. Ararat, Maraş Caddeleri, Vanlıyan ve Tokatlıyan kuyumcuları gibi tanıdık imgeler her an karşınıza çıkıyor. Tabi göçün kötü izleri de yok değil. Aşağıdaki resimdeki sticklerlar mahallenin muhtelif yerlerinde karşınıza çıkabilir. Ne demişler ateş olmayan yerden duman çıkmaz!



Neyse tekrar konumuza dönelim. Gezimiz boyunca felafel yerken veya basit bir öğlen yemeğinde Lübnan lavaşıyla (Adını salladım) sık sık karşılaştık. Bizim lavaşlardan farkı ise sacda değil tandırda yapılıyor olması. İki tarafı aynı anda piştiği için orta kısım kabararak boş kalıyor. Felafelciler bunun arasına malzemelerini koyarken, bizim gibi dürüm severler arasına pastırma, peynir gibi şeyler koymak suretiyle kahvaltı yapabiliyor. Lübnan lavaşını her yerde bulabilirsiniz. Biz dönüş günü marketten aldık. Burada markette satılan lavaşlar bile belli bir kalitede. Türkiye'de satılan lastik gibi lavaşlarla uzaktan yakından alakası yok.

Tabela şahane
Rakı keyfi yaparken önünüze muhakkak çeşit çeşit çerezler gelecek. Buranın çerezlerinin en büyük özelliği ise fazla kavrulmuş olması. Çerez uzmanı dostum Mehmet Antep fıstıklarının çok kaliteli olduğunu söylüyordu fakat ben aşırı gevrek yer fıstıklarına ve kabak çekirdeklerine bayıldım. Son gün Hamra'da harika bir çerezciye denk geldim. Fıstıkları tam istediğim gibi çok kavrulmuştu. Tavsiye ederiz.



Kimi felafelciler fatteh isimli garip bir yemeği de menülerine koyuyorlar. Süzme yoğurt, nohut, kıtır ekmek (Khubz) ve çam fıstığının üzerine zeytinyağı ile kimyon dökülerek sunuluyor. Tam bir yaz mevsimi atıştırmalığı. Ayrıca enfes bir rakı mezesi.

Fatteh
Ve Sebze Pazarları: Abur cuburla pek alakası yok ama biraz da şehrin pazarlarına değinelim. Şehrin en önemli pazarı Gemmayzeh Gouraud Caddesi'nde kurulan Souk Al Tayeb. Şehrin ilk organik pazarı Türkiye'de de olduğu gibi ortalama pazarlardan biraz daha pahalı. Pazar cumartesi günü akşam 6'ya kadar açık. Bu pazarda organik ürünlerden süzme yoğurda, lavaş ekmekten binbir türlü baharata birçok Lübnan yerel lezzetini bulabilirsiniz. Şehre geldiğim ilk gün Cumartesi olduğundan ben hiç alışveriş yapma fırsatı bulamadım. Şimdi düşünüyorum da, aslında bir hafta boyunca beğendiğim tatları not alıp şehiri gezseydim ve en sonunda alışverişimi buradan yapıp Türkiye'ye dönebilseydim ne kadar güzel olurdu.

Souk El Tayeb

Şansıma Souk El Tayeb gibi olmasa da onun minyatür bir versiyonu Hamra'da tekrar karşıma çıktı. Sebzelere fazla bulaşmasak da daha önce tadına bakıp çok beğendiğimiz zeytin, taze hurma ve Lübnan pizzası manousheyi buradan aldık. Aslında çok beğendiğimiz Lübnan'ın küçük patlıcanlarından yapılan içi ceviz dolu patlıcan turşularını da çok almak istediysek de yolda başımıza bela olacağını düşünerek kendimize hakim olduk.

Salı pazarı

24 Kasım 2011 Perşembe

Onurumuz Yaser Can

Gecen yıl haziran ayında polis işkencesi sonunda girdiği bunalıma dayanamayıp yaşamına son veren sevgili dostumuz Onur Yaser Can için 22 Kasım'daki duruşmadan da istediğimiz sonuç çıkmadı.


Onur Yaser Can'ın ailesi iki polis memurunun evrakta sahtecilikten yargılandığı davada işkence suçundan dava açılmasını istedi. Mahkeme 3 Mart 2012 tarihine ertelendi.


Aynı gün ODTÜ'deki Onur Yaser Can inisiyatifinin düzenlediği, kendisini tanıyan/tanımayan ODTÜlüler'in katıldığı yürüyüş bu davayı takip etmekteki kararlılığımızın da bir göstergesidir. Hayat dolu, eğitimli ve başarılı arkadaşımızın ölümüne neden olanların peşini bırakmayacağız.


Daha önceki Onur Yaser Can yazımıza buradan, ilgili yazılara numaraları (123) tıklayarak ulaşabilirsiniz.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Premier Lig Formaları 2012

Geçen sene ilkini yaptığımız Premier Lig ve Bundesliga formaları analizlerine bu sene de devam ediyoruz. İlk durağımız İngiltere. Vakti zamanında bizlere Les Ferdinand'ı kiralayıp coştuğu anda da geri alan sempatik (Mehmet Demirkol'a göre sempatikliği isminin güzelliğinden gelir) Londra takımı Queens Park Rangers kendine has enine çizgili mavi beyaz formalarıyla da hafızamıza kazınmıştır. Aslında klasik formaya hiç müdahele etmeden artı bir deplasman formasıyla baştacı edebileceğimiz bu kulüp, haddini aşıp şatafatlı deplasman formaları ve çirkin reklam logoları sayesinde, birbirinden güzel asyalı mankenlerin bir hayli gerisinde kalıp aşağıdaki fotoğrafın silik öğeleri olmaktan kurtulamıyorlar. Chelsea'nin bu baş düşmanını Ferdinand hatırına çok sevsek de formalar bizi hayal kırıklığına uğratıyor.

QPR seven piliçler
İşte küçük dokunuşların klasik bir formayı nasıl uçurabildiğine güzel bir örnek. Futbolcuyla yapılan forma reklamlarının aksine, her ne kadar çok sevmesek de Oasis grubunun vokalisti Gallagher'li tanıtım gayet başarılı. Ama asıl başarı klasik City formasından çok da uzaklaşmadan açık mavinin içine yedirilen arka plandaki doku. Reklam sponsorunda değişen birşey yok. Zaten bu yazı karakteri ve Umbro logosu kusursuz şekilde tasarlanmış.


Deplasman formasına gelince Milan'dan daha iyi bir Milan forması çıkaran ilk kulüp City olsa gerek. Darısı Gazianptepspor'un başına.

Kraldan çok kralcı
Arsenal'in deplasman formaları hiçbir zaman kötü olmadı, düz sarı, beyaz ve hatta kısa bir süre de olsa yeşil. Her zaman iç saha ormalarından daha dikkat çekici oldular. Ama hiçbir zaman bu kadar iyi olmadı. Latin Amerika esintili çaprazdan parçalı bu enfes formanın en güzel tarafı da gri Londra kışına uyumlu koyu renkleri.


Chelsea ise klasik mavi formasına çok fazla birşey eklemiyor. Dış saha formaları ise uzun zamandır çıkardıkları en iyi iş. Adidas'ın en büyük kusuru muhafazakar çizgisinin dışına kolay kolay çıkamaması, çıktığında ise işi fazlaca abartmasıdır (Puma kadar olmasa da). İşte bu dengeli ama yenilikçi forma Chelsea'nin QPR'a bu seneki ilk tokadı.


Everton ise tıpkı geçen seneki gibi nefesimizi kesmeye devam ediyor. Tabi formadan çok reklam logosunun başarısı bu. Düz beyaz formaya aynı baskı yine başarılı olacaktır fakat iki senedir renk seçiminde de kusursuzlar. Geçen seneki formalara düzdüğümüz methiyelere buradan ulaşabilirsiniz. Aşağıdaki pembemsi forma ise geçen senenin şaheseri.


Reklam konusunda baş düşmanı Everton kadar olmasa da Liverpool da çok şanslı takımlardan. Geçmişten bugüne hep şık reklam logolarıyla çalıştılar. Crown Paints, Hitachi, Candy ve hatta Carlsberg. Ayrıca bu takım eskiden beri gri tonlarındaki deplasman formalarına bayılır. Klasik (Hafif çizgili) Adidas formasının yakaları daha bir şık olmuş koyu renkler Londra kışını yansıtıyor demiştik. Gri ise işçi şehri Liverpool'un kışına çok uygun değil mi? Her ne kadar bu forma deplasmanda giyilecek olsa da.


80'lerde
Rooney'e pek yakışmasa da Manchester United da bu sene gayet başarılı bir deplasman formasıyla karşımıza çıkıyor. Tıpkı Arsenal gibi kışlık renkleri tercih eden United'ın tek eksikliği ise Sharp'tan sonra akılda kalıcı bir reklam sponsoruyla çalışamamaları olsa gerek. Bu arada iç saha formalarındaki muhafazakarlıkları da takdir edilesi (Geçtiğimiz yıllarda denenen göğsün üzerindeki dev V harfli forma, taraftarlar tarafından çok da beğenilmedi).

Ön tarafta potluk var

20 Kasım 2011 Pazar

Beyrut Abur Cubur Rehberi 2

Beyrut abur cubur rehberimizin ilk bölümünü tümüyle felafele ayırmıştık. Bu bölümümüzde ise daha çok yerel sokak yemeklerine odaklanacağız. Lübnan'da kahvaltı yapmak için birçok seçenek mevcut. Bizde de pek popüler olan hellim (Halloumi) peyniri kızartması, şahane yeşil zeytinleri, kaşkaval peynirleriyle beraber güzel bir çay keyfi yapmak mümkün. Ancak daha yerel tatlar peşindeyseniz ilk denemeniz gereken kesinlikle "manouche" olmalı.


Manouche bir tür Lübnan pizzası. Yapılışı basit. Hamur lahmacun inceliğinde açılıp, bombeli bir sacda pişiriliyor. Malzemesi lahmacunda olduğu gibi üst kısımına konuluyor. En popülerleri ise zahterlisi (Karabiber, kekik, tarçın gibi baharatlarla, ceviz, fıstık gibi kuruyemişlerin karışımından oluşan kahverengi bir toz) ve peynirlisi. Dileyen yumurtalı kıymalı gibi çeşitleri yiyebilir. Ama bence kahvaltı için en uygunu hellim veya kaşkaval peynirli manouche. İyi bir manoucheyi müslüman mahallesi Hamra'da yiyebilirsiniz. 



Amerikan Üniversitesi'nin hemen karşısında bulunan Bliss Caddesi'nde birçok fast food restoranı bulunuyor. Burada eski yöntemlerle sadece manouche yapan yerler bulunduğu gibi, "Zaatar W Zeit" gibi bu işi profesyonelliştirip zincir haline getiren dükkanlar da var. Her ikisini de denedik. Zaatar W Zeit'da hellim peynirlisi ve karışık sebzelisi çok hoşuma gitti ama sokakta güzel bir taze meyva suyuyla beraber yenilen peynirli manouchenin yerini hiçbiri tutmuyor.


Zahterli manouche

Bunun dışında sokaklarda birçok hamur işine denk gelmeniz mümkün. Bizdeki içli köftenin türevi "kibbe" de bunlardan biri. Kibbenin birçok versiyonu var burada. Haşhaşlı, patatesli ve tarçınlısı olduğu gibi kıymalısı da mevcut.


Benim gönlümü fetheden diğer bir hamur işi ise "ka'keh" (Ya da kaak). Sabahın köründe adım başı seyyar arabayla ka'keh satan birini görebilirsiniz. Ka'keh simit ile pide arası birşey. Dışı simit gibi gevrek ve susamlı. Ayrıca susamın dışında zahter de koyuluyor. Tandırda pişiriliyor. İçi ise felafel pidesi gibi boş. Tam kahvaltıda arasına malzeme koyup yemelik. Ben, üçüncü bölümde bahsedeceğim meşhur Ermeni pastırmacısı Basterma Mano'dan aldığım yağsız pastırmaları arasına koyarak keyfimi katladım. Dilerseniz tıpkı bizim simitçilerde olduğu gibi yanında satılan üçgen peynirle de yiyebilirsiniz. Şehrin müslüman mahalllerinde dolaşırken sadece ka'keh yapan fırınları görebilirsiniz. Avrupa için kruvasan, bizim için simit neyse Lübnanlı için ka'keh o.

Kaak
Fast fooda yavaş yavaş ısınıyoruz. Sıra geldi Beyrut'un Kızılkayaları Barbar Büfe'ye. Barbar Büfe (Büfe dediğime bakmayın onlar kendilerine restoran diyorlar) tıpkı Kızılkayalar gibi şehrin içki alemi sonrası atıştırma yapılan favori mekanı. Tavuk dönerden et dönere (Shawarma), felafelden, ekmek arası ciğere binbir türlü soğuk sıcak sandviçi burada tüketebilirsiniz. İstanbul'un diğer meşhur fast foodçusu Bambi Büfe'nin yaptığı gibi, Barbar Büfe de işinde uzmanlaşan yerler açmış. Yan yana vaziyette, sadece meyve suyu, felafel veya waffle satan Barbar Büfe'ye rastlamanız mümkün. Bu zincire, Hamra Caddesi'nde veya daha önce bahsettiğimiz sokak yemeklerinin merkezi olan Bliss Caddesi'nde denk gelebilirsiniz.


17 Kasım 2011 Perşembe

Beyrut Abur Cubur Rehberi 1: Felafel

En Başta Not: Uzun bir Beyrut serisi geliyor. Seriye başlangıcı felafelle yapıyoruz. Sırada ise içecekler, mezeler, mükellef sofralar ve daha fazlası var. İyi okumalar.

Daha önce ayrıntılı bir felafel yazısı yazmıştık. İstanbul ve Berlin felafellerini dövüştürüp neticesinde Berlin'i galip ilan etmiştik. Sıra geldi felafelin harman olduğu mekan Beyrut'a. Bu sefer yazımız kapıştırma şeklinde olmayacak. Olsa olsa küçük kıyaslamalarda bulunacağız. İstanbul'a bir de Beyrut'tan sopa attırmaya niyetimiz yok. Yapsak bile akabinde İstanbul camileriyle Beyrut camilerini kapıştırıp, Beyrut'a fena bir dayak atarız siz hiç merak etmeyin. İstanbul milliyetçisi değiliz, Beyrut milliyetçisi ise hiç değiliz. Lafı uzatmadan, konuyu dağıtmadan sadede gelelim. Felafel.


Felafel de tıpkı baklava gibi, "Hangi ülke buldu?" sorusundan muzdarip. Lübnan, İsrail ve Mısır kendilerine ait olduğunu iddia etmekte. Çoğunluk, Mısır'a ait olduğu konusunda hemfikir olsa bile yurtdışında genellikle Lübnan yemeği olarak biliniyor. İsrail ise tıpkı Yunanlar gibi yoğun lobi faaliyetleri yapıyor. Birçok kişiye göre şehrin en iyi felafelini Sahyoun yapıyor. Biz de ilk gün Sahyoun'u bulmak için yola koyuluyoruz. Elimizde sadece buranın Damascus Caddesi'nde olduğuna dair bilgi var. Ama Damascus Caddesi nerededir onu bilmiyoruz. Yol kıyısında duran yaşlı bir beyefendiye caddeyi sorduğumuzda, "Taa oraya felafel yemeye mi gideceksiniz. Şurada çok iyi bir felafelci var boşuna yorulmayın" gibilerinden cevap alıyoruz. Biz de yaşlı adamın sözünü dinliyoruz. İyiki de dinliyoruz.


Abou Al Tayeb'e girer girmez kapıda felafel yiyen Türkçe konuşan bir Amerikalı, "Burayı rastgele mi buldunuz. Şanslısınız çünkü Lübnan'ın en iyi felafelini Al Tayeb yapar" diyerek beklenti çıtamızı daha da arttırdı. Heyecanla siparişlerimizi verdik. Felafel, bol yeşillikli ve lezzetli yufkaya sarılı halde önümüze konuldu. Köfteler taze pişmemişti ve çok sıcak değildi. Fakat İstanbul'daki felafelcilere en büyük farkı inanılmaz lezzetli yufka ekmeği atıyor. İstanbul'daki en iyi dürümcüde bile yavan, kepeksiz undan yapılmış lavaşlar sunulur önünüze. Hemen hemen hiç lezzeti yoktur. Lastik gibidir. Al Tayeb'deki felafel köfteleri ise yoğun kimyon tadıyla, yediğimiz hiçbir felafele benzemiyor. Tahinli sosun kıvamı ve yeşilliğin tazeliği de eklendiğinde tadı müthiş oluyor.




Ertesi gün artık Sahyoun'a gitmek için yola koyulduk. Tamam Al Tayeb kusursuzdu ama hala Sahyoun'un en iyisi olduğunu söyleyenler çoğunluktaydı. Kaybola kaybola sonunda Damascus Caddesi'ni bulduk. Bu arada yaşlılara Damascus Caddesi'ni sormayın. Onlar Şam'ı "Dımaşk" olarak biliyorlar, haberiniz olsun. Caddeye geldiğimizde Sahyoun'u kapalı görünce kafamızdan kaynar sular boşaldı. 3 saatte yürüyerek varabilmiştik buraya. Meğer ehli keyif Sahyoun pazar günleri kesinlikle çalışmıyormuş (Bu bilgiyi de Beyrut dönüşü izlediğim, Vedat Milör'ün Tadı Damağımda programının Beyrut bölümünde öğrendim). Neyse ki yanında birkaç felafelci açıktı. Kızılkayalar'ın yanında duran dönerciler çok mu kötü? Çılgın Dürümcü ve Bambi hepsi birer marka. Bu tezden yola çıkarak en yakın felafelcide soluğumuzu aldık. Sonuç felaket. Köfteler belli ki yağ kızarmadan atılmıştı. Bu sebeple vıcık vıcık kıvamda bütün yağı çekmişti. Lavaş desen lastik gibi. Sos beş para etmez. Yanında içtiğimiz kefir kıvamında ayran ise en büyük fiyasko. Midemiz bozuluyor.



Pazartesi. Hava 25 derece. Güzel bir gün. Hele hele felafel yemek için. Kahvaltımızı yapmıyoruz. Sabah erkenden Sahyoun'da olalım ki yağ kahverengiye dönmeden felafelleri götürelim. Saat 11'de oradaydık. Bu sefer açıktı. Fakat ilk müşteri biz olduğumuzdan lavaşlar bile gelmemişti. 10 dakika lavaşların gelmesini bekledikten sonra usta günün ilk felafelini pişirmeye başladı. El çabukluğundan belli ki binlerce felafel yapmış.


Küçük turpları ince ince doğrayıp, nane ve maydonozu güzelce yerleştirdi. Taze pişmiş felafel köftesi, tahin sosu, acı sos, domates ve salatalık turşusu. İşte size kusursuz bir felafel. Yanına verdiği bol tuzlu biber turşusu ise etli etli. Mersin tantunicilerinde bulunan büyük biber turşusuna benziyor. Fiyat 2500 livre yani yaklaşık 3 tl. 3 kişi 6 felafel 3 kolaya 18000 livre verdik. Bu lezzete göre korkunç uygun. Sahyoun'un hemen yanında düşman akrabası başka bir felafelci var. Onun da adı Sahyoun.




Tıpkı Vefa Bozacısı olayı gibi. Yıllardır konuşmuyorlarmış. Bizim Sahyoun aynı binada 1935'ten beri hizmet veriyor. Baba mesleğiymiş felafelcilik. Dükkanı küçük ama çok temiz. İyi ve temiz felafel yemek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir. Kaçırmayınız.


Neticesinde üç farklı felafel yedik. Biri İstanbul'un en kötü felafelcisinden bile kötüydü. Sahyoun ve Al Tayeb ise kesinlikle tatmin ediciydi. İkisi arasından seçim yapmak gerekirse köftelerin lezzeti açısından Al Tayeb yarışı kazanıyor. Lavaş, yeşillik (Bu arada küçük turplar o kadar lezzetli ki, Türkiye'de de satılmasına rağmen dürümün arasına koymak kimsenin aklına gelmiyor mu?) ve sunum açısından ise kesinlikle Sahyoun ağır basıyor. Üstelik Sahyoun'un hijyenik ortamı da düşünüldüğünde ibre sanki biraz Sahyoun'a doğru kayıyor.


Not: Falafel Sahyoun'un dürümü ustaca hazırlayışını videoya aldım. Kendisi saniyeler içerisinde enfes dürümler hazırlayabiliyor. Bu videoyu da yakın zamanda blogda paylaşacağız.