30 Aralık 2011 Cuma

İki Fütüristik Kokteyl

İlk kokteyl maceram kuzenimle beraber Tang limon ile Tang vişneyi karıştırmakla başladı. Hatta blog yazarımız Ülke ile koca bir tatili Tang kokteyl ve Star Wars filmleri izleyerek geçirmişliğimiz bile var. Vişne ve limona şeftaliyi eklediğimizde ise büyük olay olmuştu. Daha episode 2 ve 3 çekilmemişti ve dedikolular bize Darth Vader ile Mace Windu'nun en az bir duello yapacağını, Plo Koon'un da sarı ışın kılıcıyla ortalığı delik deşik edeceğini söylüyordu. Kazın ayağı öyle olmadı. Master Windu gökdelenden aşağıya düşerken, Plo Koon havada bombalanarak öldürüldü. Eline değil ışın kılıcı, cop bile geçmedi.

La Grande Illusion
Ha bu arada sağa sola emir vereceği söylenen Tarkin'i son filmin son bir kaç saniyesinde silüetini görmekle yetindik. O günden geriye kalan tek olumlu şey ise kokteyl yapma disiplini oldu galiba. Yurtdışından gelen her arkadaşımıza Cointreau, tekila ve bilimum cin çeşitleri sipariş edip, türlü türlü kokteyl yapmaya başladık bir süre. Sonra yaşlandık. Mojitolar, margaritalar kesmez oldu bizi. Viskiyle, rakı masasıyla yolumuzu aldık. Kötü de olmadı. Hem zahmetsiz, hem daha ucuz oluyordu. Ama Beyrut dönüşü yine içimdeki şeytan depreşiverdi. Cointreaular, romlar ve bilimum arap şerbetleri. Herşey kokteyl yapmak için uygun ortamı hazırlamıştı. Hem, Triple Double'nin aldığı  tüm zamanların en iyi iki doğum günü hediyesinden biri (Diğeri de Sasa'nın aldığı dökme tavadır) olan şahane "shaker"ım ve "jigger"ım atıl bekliyordu mutfak rafımda. Hadi o zaman başlayalım fütüristik kokteyl yapmaya. Fütüristik kokteyl nasıl mı oluyor? Klasik kokteyle küçük dokunuşlar yapıyorsunuz. Üzerine de Blade Runner filmini izliyorsunuz. İşte ilk tarifimiz.

En sağda tüm zamanların en iyi doğum günü hediyelerinden biri duruyor
Klasik martini yapıyoruz. 3 ölçü Gordon's cin (Bence martiniye en uygun cin) ve 1 ölçü extra dry Martini'yi buz dolu shakerımızda çalkalıyoruz ("Shaken not stirred" demiş James Bond abimiz). Buraya kadar herşey James Bond'un istediği gibi. Ama Orta Doğu'nun sadece "pazarda kovalamacasını" seven Bond dostumuz için bir çay kaşığı portakal çiçeği suyu koymak olsa olsa fütüristik bir haraket. Biz de bunu yapıyoruz. Cin ve dry Martini'nin acı tadına azıcık portakal çiçeği kokusu ve aroması eklendiğinde  harika bir sonuç ortaya çıkıyor.

Gurur kaynağım: Jigger

İkinci kokteylimiz Cuba libre. Cuba libre rom ve koladan oluşuyor. Bir dilim "lime" ile renklendirilen Cuba libre'nin ismi ise rastgele verilmemiş. Rom ile kolayı ortadan ayıran bir dilim lime, pipetle delinerek iki içkiyi birbirine karıştırır. Yani Küba Amerika'yı işgal eder. Bu metafor sonucu kokteylin ismi Özgür Küba'dır. Beyrut'ta Bourj Hommoud adlı Ermeni mahallesinde karşımıza çıkan şerbetçiden aldığımız jellab adlı şerbet ise kokteyle fütüristik vuruşu yapacak.


Soldaki kabak çekirdeği de cabası
Jellab, hurma şerbeti ve üzüm şerbetinin gül suyu ve birçok baharatla tatlandırılması ile oluşan, pekmez yoğunluğunda konsantre içecek. Normalde su ile karıştırılıp içilen klasik yaz içeceği bu. Kola ve rom gibi büyük yaz içecekleriyle karıştırıldığında ise müthiş bir plaj kokteyli çıkıyor ortaya. Romla başlayan Küba maceramız puro ile devam etmeli. Ama bu şahane içkimizi dominant puro ile gölgelemek yerine daha hafif olan "cigarello" ile şenlendirmek çok daha iyi olacak. 1966 yılında Fidel Castro için üretilen meşhur puro markası "Cohiba"nın cigarelloları Antiller-Orta Doğu karışımı kokteylimiz için birebir. Bu fütüristik kokteylle beraber başlıyoruz Blade Runner filmini izlemeye. Ne demişti Rutger Hauer usta:
"I've seen things!"... Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en varoluşçu son sahnesi!


Not: Portakal çiçekli tarifimizi internette aratmanıza gerek yok. Goggle'a orange blossom martini yazdığınız takdirde karşınıza portakal sulu martini çıkacaktır. Bilginize. Bu arada yıllardır hayalini kurduğum bozalı kokteyller için fikir ve önerilerinize açığım.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Beyrut Lezzet Turu: Mükellef Sofralar 1

Lübnan lezzet turumuza mükellef sofralarla nokta koyacağız. Başta söylenmesi gerekeni sonda söyleyeceğiz. Şehirdeki iyi lokantaları internetten veya gezi rehberlerinden yakalamaya çalışırsanız kafanız karışabilir. Hele hele şehirde tavsiye edilebilecek o kadar çok iyi restoran varken. Ben, kara kaplı defterime not almaya başladığımda iki sayfayı tamamen doldurdum. Bir de 2-3 günlüğüne bu şehre geliyorsanız sıkı çalışılmış bir öğün programı olmadan darmaduman olabilirsiniz. Kronolojik sırayı bozmadan girişimizi yapalım.



Le Chef: Burası Gemmayzeh'teki Gouraud Caddesi'nde bulunan, tabiri caizse Lübnan işi esnaf lokantası. Esnaf lokantası dediğime bakmayın beyaz masa örtüsü ve içki servisiyle bir yandan da Fransız bistrolarını anımsatıyor. Ayrıca mutfağın dağınıklığı tam bir Lübnan klasiği. Le Chef bir aile lokantası. Aşçı baba, yardımcılar ise oğulları. Beyrut'a ilk geldiğimiz günün akşamı buraya uğradık. Eğer cumartesi günü Gemmayzeh'e gelirseniz, gündüz Gouraud Caddesi'nde "Souk El Tayeb" adlı ilk elden dağıtım yapan (Bir nevi köylü pazarı) sebze pazarına uğrayıp, akşamına da cadde sonunda Le Chef ile güzel bir yemek keyfi yapabilirsiniz.

Meşhur 14'lük
Hava olarak bizim esnaf lokantalarına benzese de, Türkiye'deki orta ve alt kesime hitap eden yerlerin en kötü özelliği, çoğunda içki servisinin olmaması. Kadınbudu köfte veya karnıyarık yerken rakı içmek istiyorsanız meyhaneye gitmenin dışında hemen hemen hiçbir şansınız yok. Hele hele dünyaca ünlü Türk buluşu döneri bira eşliğinde ıslatmak istiyorsanız istikametinizi Berlin'e çevirmeniz gerekiyor. Neyse ki Beyrut'ta durum çok daha iyi. Garson ortaya koca bir 14'lük (!) arakı koyunca keyifler yerine geldi.

Sağda babagannuş
Le Chef değişken bir menüye sahip. Hergün farklı yemekler çıkıyor. Şanslıyız ki buranın spesiyallerinden "djaj mah ruz" bugün menüde. Ama öncesinden sıcak lavaş, kırma zeytin ve küçük turplarla sabrımız sınanıyor. Zeytinler öyle lezzetli ki benim gibi yavan ekmekle bile karnını doyuranlar için zeytin-ekmeği yiyip masadan kalkmak işten bile değil. Ama masada koca bir 14'lük ve üç yiğit içici dururken arak keyfi yapmamak olmaz. Babagannuş bizim Antep restoranlarında yediğimizden çok farklı değil. Fakat burada yine türlü kuruyemişlerle lezzetlendiriliyor. Yine sulu, yine taze. 14'lük rakı ancak böyle bir iştah açıcıyla devrilebilir.

Djaj Mah Ruz
Djaj mah ruz önümüze geliyor. Tavuklu, çerezli pilav bu. O kadar çerezli ki sanki bir poşet Tadım karışık içine boca edilmiş. Kuru üzümden bademe, Antep fıstığından yer fıstığına herşey burada. Pilav sulu, tavuk yumuşacık. Haftanın bir günü bunun kuzu etinden yapılan versiyonu da çıkıyormuş. Merak etmedim değil. Bir çırpıda bitiriyoruz.


Devamında körili sebzeli tavuk geliyor. Körisi biraz bol olsa da yemeğin tıpkı bizim türlümüz gibi sulu olması kendini yediriyor. Djaj mah ruz kadar beğenmesek de buranın tavuklarında iş var belli. Ekipte et yemeden doyamayan kontejanında ise kuzenim (Lakabı lojistik dev) var. Babagannuş ile karnını acıktırıp, köfte ile son vuruşu yapmak niyeti. Gelen köfte ise utandırmıyor. Bizim Tire köftesine benzeyen bu yemek hem sulu hem de yumuşak. İçinde bolca maydonoz var. Beklediğimizin aksine baharatı az. Kimi rakıyla bitiriyor, kimi dürüm yaparak. Benim gibi ekmeksiz doymayanlar için ise bir taşta iki kuş vurup dürüm yapmak en iyisi. 14'lük azalıyor. Yarısı çoktan eriyip gitti.


Yarım ekmek döner ile bir kutu kolayı senkronize yemeyi beceremeyen, ayranı iki lokma yemekle tüketen ben, bu sefer de yemek-arak senkronizasyonunu ayarlayamadı. Kalan zeytinlerle güç bela 14'lüğü bitirip çayımızı içtikten sonra sıra geldi hesabı ödemeye. Merak etmeyin üç kişi yiyip içip üstüne çay keyfi yaptıktan sonra yaklaşık 40 tl ödeyip masadan kalktık. Gecenin sonunda kafamızda kalan tek soru ise "İyi de arkadaş biz o 14'lüğü nasıl devirdik?" oldu.


Abd El Wahab: Le Chef'e esnaf lokantası diyorsak Abd El Wahab'a Develi dememiz gerekiyor. Achrafieh'te bulunan bu güzel restoran, biraz turistik olsa da şehrin en iyilerinden. Üstelik sadece içki-meze keyfi yapmak isteyenler değil, güzel kebap yemek isteyen muhafazakar müslüman aileler de burayı tercih ediyor. Bizim ülkemizdeki gibi içki içenlerle içmeyenlerin mekanları henüz tam olarak ayrışmamış. Sırf bu farklılık meselesi için iç savaşların çıktığı düşünülürse, halkın önyargısızlığına saygı duymamak elde değil.


Abd El Wahab keyfimize arakımızı sipariş ederek başlıyoruz. Aman 70'liği deviririm diyenlere dikkat. Arakın alkol oranı yüzde 53. Yani bizim rakımızdan yaklaşık yüzde 15 civarı daha ağır. Hesap kitap yapmadan sipariş vermeyin. Biz ise 14'lüğü devirmenin verdiği cesaretle bir büyüğe giriştik. İyi de etmişiz.

Sol üstte favorimiz patlıcan
Patlıcan kontejanından babagannuşu daha önce özümsediğimiz için yenilik peşindeyiz. Beyrut çarşı-pazarında sıkça raslaştığımız küçük patlıcanlardan (Bizdeki Girit kabağına benzer küçük kabaklarla birlikte) yapılan, ceviz ve sarmısakla doldurulmuş patlıcan turşusu, zeytinyağı ve limonla servis ediliyor. Günün ilk vurgunu geliyor. Körpe, yumuşak ve yoğun bir tadı var. Belli ki araka güzel malzeme olacak. Tadı o kadar tesirli ki badem kadar bir parça ağzınızda yoğun bir tat bırakıyor. Yavaş yavaş yemelik. Rakıya meze olsun diye köfteyi 45 parçaya bölen amcaların kaleminden. "Patlıcan olsun çamurdan olsun!" adlı tezimiz bir sağlam kanıtla daha kuvvetleniyor. "Labneh" geliyor. Sanılanın aksine bizdeki gibi peynir değil. Bildiğimiz süzme yoğurt. Lübnan'da hemen hemen tüm sofralara uğruyar bu meret. Tıpkı humustaki gibi içine koca bir delik açılıp zeytinyağıyla nemlendiriliyor. Bizim gibi ekmeği banmayı seven varoşlar için bulunmaz fırsat. Yemek burada sonlansa bile benim için sorun yok! Ama şu etsever vampir kuzenim yok mu? Börülceyi bile kıymalı yiyor. Tabi ki iftara devam ediyoruz. Hala ana yemeklere gelemedik. Araya birkaç meze sıkıştırdıktan sonra sıra geliyor Lübnan'ın meşhur salatası "tabouleh"e. Kazağı ters çevirdiğinizde dışarıdaki ana renkler, içeride ara renkler oluverir ya, tabouleh ile kısırda da aynı ilişki var. Kısıra yeşillikli burgur yemeği dersek, taboulehe ise burgurla süslenmiş salata diyebiliriz. Lübnan sofralarının "fattoush" ile beraber iki büyük salatasından biri. Olmazsa olmazlardan. Devam ediyoruz.

Baş garson Paul
Kızartma hellim (Halloumi), humus ve diğerleri... Hepsi kusursuz. Hellim dökme tavada sıcağı sıcağına geliyor. O kadar beğeniyoruz ki ertesi gün markette hellim bakınıyoruz. Rakılar karafa koyuluyor. Baş garsonumuz Paul sanki atom karınca. Cüssesine bakmadan ordan oraya koşuşturuyor. Bir dediğimiz iki olmuyor. Arak bizim rakılardan daha şekerli. Anason kokusu yumuşak. Haliyle içimi daha kolay. Fakat şerbet gibi tadına aldanıp hızlı giderseniz sonu felaket. Başta dediğim gibi alkol oranı Kulüp Rakı'dan bile hallice. 

Kebaplar karmakarışık
En sonunda ana yemeklere ulaşabiliyoruz. Abd El Wahab'ın dillere destan ızgaralarına geldi sıra. Bir yandan enfes sarmısak sosuyla tavuk, diğer taraftan et azmanı kuzenimin tedirginliğini dindirecek karışık ızgaralar. Yanında mangalda kızarmış küçük patates, soğan ve domatesler. Sımsıcak lavaşlarda bizim Adana kebabımıza benzer şiş köfteler hızlıca götürülüyor. İçki adabımız pek kıt. Daha rakıları yarılamadan etler silip süpürülüyor. İyi de ediyoruz. Çünkü en sona öyle büyük bir meyve tabağı geliyor ki, arakla (Ya da rakıyla) en iyi giden meyveyi keşfetme şansımız doğuyor. Muz ile başarısız bir deneme yaptıktan sonra, hurmayla arakımızı yudumluyoruz. O da ne! Yeşil erik rakı ortaklığının sonu mu geliyor? Yoksa rakının "pezevengi" kavun efsanesi bitiyor mu? Bu ikiliyi acil denemenizi öneriyorum. Aman dikkat hurmanın biraz yumuşak olmasına dikkat edin. Bu meret çok tehlikeli bir meyve. Tıpkı yeni dünya (Malta eriği) gibi. İyisi vezir, kötüsü rezil eder. Birde ikisinin karışımı malta hurması var. O çok ayrı bir konu.


Ne demiştik. Meyveler. Ardından da tatlı. Artık iyice kıvranmaktayız. Tatlı biraz fazla mı olacak ne. Ama yok. Tatlı bağımlısı (Neyin bağımlısı değil ki! Tatlı, içki, et...) kuzenim hakkından gelecektir bunun. Öyle de oldu. Göz açıp kapayıncaya kadar bu pişmaniye ve dondurma karışımı, bal ve çerezlerle bezeli arabesk tatlı bitivermişti. Dondurmanın ferahlığından olsa gerek hiç de ağır gelmedi bizlere.


Sonuç. Hesap gelmeden sonuç cümlesi yazılamaz. Hesap can sıkarsa yediğimizin kıymeti kalmaz. Abd El Wahab Tike veya Develi ayarında bir restoran. Tabi kebaplarını kıyaslarsak. Mezelerini ve içki çeşitliliğini de ekledik mi ikisini de sollayabilecek kapasitede. Fiyat mı? Şehrin en sofistike mahallesininde, Beyoğlu'ndaki sıradan bir ocakbaşı restoranındaki kadar hesap ödedik. Üç kişi, bir büyük, beş-altı çeşit meze, ikisi karışık olmak üzere üç ana yemek, meyvesiyle, çereziyle, tatlısıyla, kahvesiyle yaklaşık 200 tl. Başta dediğimiz gibi personel hızlı ve güler yüzlü. Beyrut pahalı bir şehir olabilir ama İstanbul'da çok çok pahalıya yaşadığımızın bir kanıtı daha. Aynı masayla Develi'de başımıza ne gibi felaketler gelirdi siz düşünün. 

20 Aralık 2011 Salı

Emir Kipleri


Keşfet: Geçen haftaki yazımızda Çukurcuma'da son zamanlarda birbirinden etkileyici sokak sanatı örneklerine rastladığımızı söylemiştik. Wheatpasteler, graffitiler ve stenciller gün geçtikçe gelişiyor ve kalitesi yükseliyor. İşte bu hafta karşımıza çıkan şahane iki stencil örneği.


Ye: Mahalleden havadislerle devam edelim. Mahallemizin şahane kasabı Kasabım'a köy tavuğu geliyor son zamanlarda. Geçen hafta yarım tavuk alıp enfes bir fırında tavuk denemesi yaptık. Üzerindeki tüyler sizi tiksindirmesin. Ocakta iki dakikada tüm tüylerini yakıp fırına verebilirsiniz. Bu arada buranın yarım tavuğu bütün çiftlik tavuğuna bedel. Dayanamayıp, tavukla bereber sucuğu da deneyelim dedik. Baharatı biraz az geldiğinden benim damağıma pek uymadı. Ama et tadını hissetmek istiyorum diyenlerdenseniz buyurun buradan yakın! Kasabım'ın biri İstiklal üzerindeki Ağa Cami'sinin hemen karşısındaki arada, diğeri de Cihangir'de olmak üzere iki dükkanı var. Ayrıca bu yaz yine Cihangir'de et restoranı açtılar. Blog yazarımız İmerhan'ın dediğine göre hamburgerleri (Son iki sefer hariç) gayet lezzetliymiş. Hamburger demişkem Kasabım'ın kendi ürettiği hamburger köftesi de denemeye değer.



Bu hafta ise rakı ile beraber keyif yapmak niyetimiz. Ama bu sefer köy tavuğuyla beraber değil de geçen hafta gözüme kestirdiğim şahane kaburga takımıyla şendirelim sofralarımızı. Pirzola takımı süt kuzudan. O yüzden çok fazla baharatlamaya gerek yok. Çok az tuz ve yağ ile ovaladıktan sonra 240 derecedeki fırında 30 dakika pişiriyoruz. Aslında dış kısımdaki yağların iyice gevrek olmasını isterseniz daha öncesinde 4-5 dakika tavada kızartabilirsiniz. Sonuç aşağıdaki gibi.



İzle: Finlandiya'dan bildiren yazarımız Ülke'nin dürtmesi ile "Aki ve Kati" toplu gösterimine gittim. İskandinav refahını sorgulayan filmlerle ün salmış Aki ve favori kadın oyuncusu Kati'nin filmlerini art arda izleme fırsatı bulduk. En beğendiklerimiz ise, bilhassa soğuk espirileriyle bizleri gülme krizine sokan ve Kaurismaki'ye dünya çapında ün kazandıran erken dönem filmi "Match Factory Girl" ile aynı anda işsiz kalan karı kocanın trajikomik hikayesini anlatan Drifting Clouds. DVD ya da torrent farketmez İskandinavya'nın Jim Jarmusch'una bu iki filmle giriş yapmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz.


Drifting Clouds
Oku: 2011 yılında HBO'nun televizyona uyarladığı George R.R. Martin'in "A Song Of Ice And Fire"ın beş kitaplık setini amazon.com'dan aldım. Serinin yalnızca ilk iki kitabının Türkçe'ye çevrilmiş olması ve setin şaşırtıcı ucuzluğu (Sadece 21 pound ve ücretsiz teslimat) nedeniyle, İngilizce okumaktan biraz çekinsem de satın aldım. İngilizcesi, "Lord Of The Rings" okuyanlar bilir, hiç de korkulacak derecede zor değil; aksine sözlüksüz dahi okunabilecek bir akıcılıkta. Lord Of The Rings'in mükemmel (!) Orta Dünya'sından (Ölümsüz ve güzel iyi ırklar/çirkin ve vahşi kötü ırklar) ve fanstastik zırvalardan (Büyüler, konuşan ağaçlar vs.) sıkılanlar için A Song Of Ice And Fire çok gerçekçi bir Orta Dünya tasviri (Hanlar, ensest, fuhuş, adice iktidar mücadeleleri, onur için değil çıkarları için savaşan ve ölen karakterler) sunuyor. Setin içinde bir de kitaptaki karakterleri ve aileleri tanıtan bir kitapçık mevcut.


17 Aralık 2011 Cumartesi

Konyalılar Etli Ekmek


Etli ekmeği ilk kez üniversite yıllarında Kadıköy çarşıdaki Erkonyalılar adlı bir lokantada yemiştim. Ondan sonra şehrin birçok yerinde Konyalım, Öz Konya, Mevlanam gibi spot isimli restoranlarda şansımı denememe rağmen hiçbirinde tam anlamıyla tatmin olmamıştım. Çoğu vıcık vıcık yağlı yenilemez düzeyde pidelerdi. Üstelik Sivas'ta birçok kez yediğim etli ekmek sayesinde çıtam iyice artmış, Hocapaşa gibi Karadeniz pideleri yapan yerlerde bile, hamuru ince açmaları ve etli ekmek gibi kıtır pişirmeleri konusunda aşçıları uyarır olmuştum. Şehirde birçok kaliteli Karadeniz pidecisi varken iyi bir etli ekmekçi bulamayacak mıydık? Neyse ki 1994'ten beri karşı yakada faaliyet gösteren Konyalılar Etliekmek'e Vedat Milör'ün programında denk geldik de bu hasretimiz son buldu.


Benden önce blog yazarımız Sasa burada yemek için başarısız bir girişimde bulundu. 3 saat arabayla dolandıp dükkanı bulamayınca etli ekmekten vazgeçip Kadıköy yolunu tutmuştu. Ben de bu hikayeden etkilenip Konyalılar'ın yerini gösteren "google map" görüntüsünün fotoğrafını çektim (Evet bu devirde hala cep telefonumda gps yok). Fakat korktuğum başıma gelmedi. Çünkü mekan direkt minibüs caddesinin üzerindeymiş. Haydarpaşa'dan trene binip Erenköy durağında inince azıcık yürüyorsunuz o kadar. Kadıköy'den minibüse binerseniz zaten problem yok.


Konyalılar'a girer girmez ortamın sıcaklığını hissediyorsunuz. Beyoğlu'ndan başka bir yerde çok az yemek yiyen bizler için hiç de alışık olmadığımız bir aile ortamı var karşımızda. Sanki küçük bir şehrin lokantasında yemek yiyorsunuz hissiyatı var. Beyoğlu'nda tek başına ya da çiftler halinde yemek yiyen yalnız insan gruplarının aksine burada uzun masalarda kalabalık aileler haftasonu ziyafeti çekiyor. Ailecek dışarıda yemek yemenin ne menem birşey olduğunu unutan benim gibi insanlar için, masalardaki neşeyi seyretmek bile huzur verici. Burası o kadar aile lokantası haline gelmiş ki insan yalnız başına yemek yemeğe gelirse rahatsız bile olabilir.


Etli ekmek ile başlayalım. Dediğimiz gibi İstanbul etli ekmeklerinin en büyük problemi etlerinin kalitesi. Düşük kalitede bol yağlı kıyma ile yapılan etli ekmekler, hamurunun pideden de ince olması sebebiyle tamammen yağa bulanıp kıtırlığını yitiriyor. Burada ise böyle bir sorun yok. Hamur kıtır, kıyması hiç rahatsız etmiyor. Unu Konya'dan geliyor. Keşke atıştırma olarak maydanoz soğan yerine güzel turşular ikram etseler. Tandırla iyi gitse de soğanla pide birbirine pek yakışmıyor. Ayrıca belki  porsiyonu daha büyük olabilirdi (Ben buaradaki bir porsiyon etli ekmekle kesinlikle doymam) ama yine de İstanbul'da yediğimiz etli ekmeklerin en iyisi. Kıymalının porsiyonu 10 tl. Kıyaslamak gerekirse Hocapaşa'da daha büyük porsiyon kıymalı pide sadece 7 tl.


Sıra geldi tandıra. Büryan Kebabı da dahil olmak üzere lime lime olmuş etlere zaafım çoktur. Buraya pide yemek için gelmiş olsam da menüdeki tandırı görünce dayanamadım. Kuzu etinden haz almayanlara bile et yedirebilecek bu tandırı yine İstanbul'da yediğim lime lime olmuş etlerin arasında ilk sıralara koydum. Etlerde bir yaşını geçmemiş Karaman kuzusu kullanılıyor. Odun ateşinde 8 saat yavaş yavaş pişiyor. Fiyat bu sefer biraz şişkin ve de tabaklar doyurucu değil. 100 gram etin porsiyonu 17 tl. Tandırda üç seçenek var. Kuzu incik, kemikli kaburga ve löp dedikleri kemiksiz et. Biz kemiksiz eti denedik ama gözüm yan masadaki kaburgada kaldı.


Eğer bir restoran hazır yoğurt kullanmıyorsa gözümdeki değeri bir kat artar. Buranın da kendi imalatı süzme koyun yoğurdu olduğunu duyunca hemen istedim. Süzme yoğurt o kadar süzmeki "acaba peynir mi yiyorum" diye soramadan edemedim. Eğer tek kişi değilseniz ortaya bir porsiyon söylemeniz yeterli. Çünkü bir kaşığı bile insanı kesebiliyor. Fakat bilhassa tandırın yanına muhakkak söylenmesi gerek. Bu arada lokantanın diğer bir spesiyali bamya çorbasına midemizde yer kalmadı. Konya'nın meşhur kuru bamyalarından yapılan çorba, içenlerin yüzünden belli ki pek lezzetli. Konya düğünlerinin vazgeçilmezi bamya çorbasında parça kuzu eti de bulunuyor. Hızır garsonlar ve güleryüzlü personele tam not. Fiyat ise 1,5 porsiyon etli ekmek, yarım porsiyon tandır, yoğurt, tatlı ve içkiler dahil 40 tl. Çok ucuz olmasa da Kazasker gibi bir semt için makul.


Not: Menüde bulunan künefe, döner ve çiğ köfte canımızı sıktı. Yöresel yemek yapan mekanların standart menüler çıkarması pek hoş değil. Onca aksi ısrarıma rağmen tatlı olarak künefe söyleyen arkadaşım neticesinde hayal kırıklığına uğradı tabi. Halbuki menüde Konya'nın meşhur (Baklavaya benzeyen) saç arası tatlısı da vardı. Bu gibi durumlarda, standart menüyü oluşturan işyeri sahibi kadar, siparişi veren müşteriler de suçlu. Ne demişler "When you are in Rome....". Uzatmayalım!