19 Şubat 2012 Pazar

Festivalden

İf İstanbul sinirlerimizi altüst ederek başladı. Film festivallerinin yıldan yıla gelişmesi gerekirken İf İstanbul her geçen yıl bir önceki yılı aratır oluyor. Bilet satışlarında Filmekimi gibi bir skandal yaşanmadı. Ayrıca Mybilet.com sitesinin Biletix'ten çok daha insancıl bir site olması sayesinde daha az komisyon ödedik. İnsanları tiksindiren anlamsız komisyonların üzerine bir de koltuk seçimi şansı tanımayan (Size sistemdeki en iyi koltuk verilecektir palavralarına kanmayın!) despot sistemi eklenince Biletix'e karşı hırçınlığımız artıyor. İf İstanbul'a dönelim. İlk can sıkıcı durum internetten aldığımız biletlerin hiçbirisinin üstünde salon numarasının yazmaması. Bu yüzden (AFM'de aynı anda iki salonda gösterim olduğundan) hangi salonda film izleyeceğinizi deneme yanılma yoluyla bulabiliyorsunuz. Hangi salonun kaçıncı katta olduğunu gösteren 10 senelik işaretler ise bu yıl kaldırılmıştı. Filmlerin normal saatinden 15 dakika geç başlama sorunsalını ise artık kanıksamış vaziyetteyiz.


Sıra geldi salonlara. Kimse Fitaş'ın yanında Emek Sineması'nın konduğu şahane 2008 festivalini beklemiyor. Hiç sevmesek de Fitaş İf'in doğduğu yer olduğundan burayı da bağrımıza basıyoruz. Hoş, Burger King ve KFC gibi markaların istilasıyla fuayesi uzun zamandır insanın ruhunu daraltıyor. Masajlı koltuklar ve alt kattaki atari saolnu da cabası. Fakat en büyük problem bunun dışındaki salonlar. İstanbul'da hiç salon kalmamış gibi (Hemen Emek'in kapanmasını bahane etmeyelim) İstinye Park ve arabasız ulaşımın (Hele kış vakti) tam bir kabus olduğu çok yakın ama çok uzak sinema salonu Gmall'da gösterimlerin yapılması sabrımızı taşırıyor. Atlas ve Beyoğlu salonları niye bertaraf edildi merak ediyoruz.


Geçen sene L.A. Zombie (Geçen yılın "erkek cinsel organının kadın cinsel organından çok olduğu filmler" kontejanından) felaketinden sonra, bu sene biraz daha muhafazakar tercihlerle festivale başladık. İlk filmimiz Kanada yapımı Take This Waltz. Michelle Williams'ı bu sene My Week With Marilyn'den sonra ikinci kez izliyoruz. Kendi döneminin en iyi oyuncularından biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Film içinde komediden dramaya çok hızlı geçişler yapabiliyor. Aynı zamanda abartıya hemen hemen hiç kaçmıyor. 40'ına gelip kendisine anne rolleri verilmeden evvel bol bol film çevirmesini diliyoruz. Devam edelim. Dedik ya bu sene muhafazakarız. Muhafazakarız derken şiddet veya cinsel içerikli film izlemiyor değiliz (Take This Waltz erotik sahneleri yönünden Fransız filmlerini aratmayacak yoğunluktaydı). Niyetimiz geceyarısı gösterilen kan ve cinsel organ dolu Japon filmlerden uzak durmak.


İkinci güne yine bir Kanada filmi olan Keyhole ile başlıyoruzÜstelik yönetmeni Saddest Music In The World filmi ile gönlümüzü fetheden Guy Maddin. Kanada'nın David Lynch'i yine 20'ler sinemasına ve Alman dışavurumculuğuna saygı duruşunu ihmal etmeden sadece bir evin içinde geçen Odysseus uyarlaması yapıyor. Üstelik karakterler 20'li yılların meşhur gangsterleri. Önceki işleri kadar sürükleyici olmasa da yine şaşırtıcı bir film. Filmden çıkar çıkmaz koşar adım Love filmine giriyoruz. İsmine kanmayın. Film Amerikan iç savaşının orta yerinde başlasa da bir bilim-kurgu filmi. Fakat işini biraz fazla ciddiye alıp yeni bir 2001 olmaya çalışmış. Tabi görsellik hikayenin önüne geçtiğinden film 2001'in yanına bile yaklaşamamış. Şık bir müzik ve steril beyaz bir ortamı sunarak yeni bir Kubrick olabileceğini düşünen gençkuşak yönetmenler, Kubrick veya burun kıvırdıkları Spielberg'i büyük yönetmen yapan asıl şeyin "çok iyi hikaye anlatabilmeleri" olduğunu unutuyorlar.


Üçüncü film Circumstance. Gözlerim kapanıyor. Üstelik iki film arasındaki yarım saatlik boşlukta yemek seçeneğimi ciğer dürümle yaparak işleri daha vahim hale getiriyorum. Filmin ortasında ciğerler vücudumdaki bütün suyu emiyor. Su krizine giriyorum. Ama film şahane. Duvara Karşı'nın (Hayır Yaşamın Kıyısında değil!) İran versiyonu gibi fakat bu sefer kontejandan iki lezbiyen genç kız var. İran'da şu yasak. Hatta bu da yasak! temalı Fransa destekli filmlerden sıkılsak da, belki de hayatlarında ilk defa denize giren genç kızların sahnesi için bile izlemeye değer. Ama film Fransız destekli olduğundan mıdır bilinmez islamofobik mesajlarla dolu. Hatta filmdeki tüm karakterler namaz kılmaya başlar başlamaz negatif bir değişim geçiriyor. Kum şehrinde geçen bir molla filmi gelmediği sürece İran sineması beni fazla heyecanlandırmayacak. Hatta mollaların gözünden İslam devrimini anlatan film çekilse pek güzel olur. Tabi bu filme ne Fransa yapımcı olur, ne de İf İstanbul gösterir. O da ayrı konu!

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder