7 Mayıs 2012 Pazartesi

Dolac Market


Pazar sevgim dillere destandır. Yeni bir pazar gördüğümde yaşadığım mutluluk, yazın denize ilk girdiğim anda yaşadığım heyecanın beş katıdır (Çok net rakam verdim). Hele hele yabancı bir ülkede tamamen yeni bir pazar gördüysem tüm günümü oraya feda edebilirim. Dolac Market'in methini daha Zagreb'e gitmeden duymuştum. Çoğu kişi tarafından Avrupa'nın en güzel pazarlarından biri olarak nitelendiriliyordu burası. Pazar, balık hali, sebze pazarı ve alt katta bulunan şarküteri ürünleri ve unlu malzemelerin bulunduğu kapalı alan olarak üç bölüme ayrılıyor. İlk önce sebze pazarından başlıyoruz gezmeye.


En sağdaki yağ deposuna dikkat!
Küçükken Balıkesir'de pazara gitmekten nefret ederdim. Şimdi bunun nedenini anlatırken bile utanıyorum. Balıkesir pazarlarından nefret etmemin nedeni satıcıların hepsinin yerel giysili köylü kadınlar olmasıydı. Patlıcanı sevmeyen her gerizekalı çocuk gibi ben de köylülerden nefret ediyordum. Avrupa'da bir nimet gibi (Şu sıralar bunun nimet olduğuna hiç şüphem yok) sunulan "first hand bazaar" oluşumunun kralını Balıkesir'de tadıyormuşuz da haberimiz yokmuş. 


Şimdilerde feraceli köylü kadınların yerine aracılar pazarı işgal etmeye başladı. Hepsi birbirinden çakal bu satıcıları görünce insan çocukken ne kadar dangalak olduğuna bir kez daha yanıyor. Neyse konumuza dönelim. Dolac Market'in en büyük özelliği tıpkı Batı Anadolu pazarlarında olduğu gibi ilk elden (Yani direkt köylüden) satışın yapılıyor olmasıymış. Pazarda gördüğüm kırmızı yanaklı teyzelerin köylü mü şehirli mi olduğu bilinmez ama, bana ilk anda Balıkesir pazarlarını  anımsattığını söyleyebilirim.

İşte çok methettiğimiz kuru incirler
Sebze bölümünde en etkilendiğim şey rokaların ve soğanların körpeliği. Cinsinden olsa gerek rokalar Jamie Oliver'ın yaptığı pizzaların üzerindekiler kadar narin. Vakti zamanında biz de Jamie'den gaza gelip Türkiye'de rokalı pizza söylediğimiz olmuştu ve sonuç ıspanaklı pizzadan daha iyi değildi. Pazarda satılan minicik yerel kuru incirleri görünce dayanamadım yarım kilo aldım. Tadı bizimkilerinden daha az şekerli olsa da bir oturuşta 20 tanesini tüketebiliyorsunuz. Almadan dönmeyin. Sebze, meyve bölümünü bir saatte zor bitirip etlerin bulunduğu diyara geldiğimizde ise ise neye bakacağımızı şaşırdık. İtalyan Prosciutto'nun en büyük rakibi Hırvat Prsut jambonu, kış salamları ve türlü türlü sosiler. Kimi domuz, kimi dana. Rengarenk.


Ülke'nin jambon yazısından sonra aklımızdan çıkmıyordu bu zıkkım. Tatil dönüşü almak üzere notumuzu  alarak yola devam ediyoruz. Peynir kısmını geçip balık pazarına uğruyoruz. Körpe ahtapotlar sudan ucuz. Kilosu 7 tl. Barbun İstanbul'un yarı fiyatı.

Balık pazarının en güzel yanı ise göz teması kurar kurmaz seni taciz eden İstanbul balık esnafının (Evet genelleme yapıyorum. Tüm İstanbul'un balık esnafı istisnasız böyledir) aksine ancak çekiştirince sana dönen tok Dolac Market balıkçılarını pek beğendim. Aşağı kata inip ev yapımı makarnaların arasından geçip fırınndan ekmeğimizi alıyoruz.


Jambonu tatil dönüşüne saklamıştım ama şarküterideki kadın bana prsuttan bir lokma tattırınca aklım başımdan gitti. Domuz etine bayılmasam da bu yumuşacık ve az yağlı Hırvat pastırmasından sandviç yapma fikri çok hoşuma gitti. Hazır ekmek de almışken sandviçin üçüncü malzemesi olan güzel peyniri de burada bulabilirdim. Paski Sir Hırvatlar'ın bir nevi parmesanı. Milli gururu. Adriyatık'te bulunan Pag Adası'nda yetişen 40.000 koyunun sütünden yapılan efsane peynir. Kıraç adanın yoğun tuzlu bitkilerinden beslenen bu koyunların sütünün aroması çok yoğun.

Paski Sir
Kokulu peynirden tiksinenler için tavsiye etmesem de yoğun aroma sevenler için en azından makarnanın üzerine rendelemek adına bile alınabilecek bir peynir. Adadaki hayvan sayısı sınırlı olduğundan fiyatı hiç de ucuz değil. Ben yarım kilodan azına 25 tl verdim. Fiyatının yüksek olmasının bir diğer nedeni ise tıpkı parmesan gibi en az bir yıl bekletildikten sonra satışa sunuluyor olması. Ada bitkilerindeki yoğun tuz peynire de geçtiğinden tadı biraz tuzlu. O yüzden kahvaltıda yemek istiyorsanız tadını yumaştmak ve tuzunu almak için üzerine zeytinyağı dökülerek yenilmesi tavsiye ediliyor.


Ekmeğimizi aldık, etimizi de. Yoğun tatlı bir peynir aldıktan sonra bunu dengelemek için tuzu az, tadı hafif kalitesiz bir peynir almak farz oldu. Yoksa sandviçimizdeki yoğun tat bizi ilk lokmada bayacaktır. Bizdeki beyaz peynirin muadili yukarıdaki fotoda gözüken teyzenin sattığı lor kıvamlı orta kalite peynirle bu işi çözmüş olduk. Şahane sandviç için herşey hazır. İçine güzel bir salatalık yakışır. Körpeliğiyle övdüğümüz pazar salatalığa gelince tökezliyor. Birçok Avrupa kentinde olduğu gibi bu pazarında salatalıkları koca bir kabak büyüklüğünde, kart ve lezzetsiz. N'apalım incecik dilimleyeceğiz. Salatalığa alternatif olarak gördüğüm açıkta satılan lahana ve salatalık turşularını almaya cesaret edemiyorum. Alışverişimizi yaptıktan sonra pazar manzaralı bir kafede kahvemizi yudumluyoruz.

Ribarnica adındaki balık hali

2 yorum :

  1. Blogunuzu bugün tesadüfen keşfettim.
    Çok çok beğendim..
    Fırsat buldukça soluğu burada alıp eski yazılara kadar okumaya devam edeceğim..

    Teşekkürlerimle...

    YanıtlaSil