13 Temmuz 2012 Cuma

Antakya Lezzet Turu 2

Blog olarak Barton Finkvari bir yaratıcılık krizi eşiğindeyiz. Ben, Antakya gezimi iki ay sonra laptopa dökmeye çalıştığımdan, şehirle ilgili hemen hemen herşeyi unutmuşum. Hatta fotoğraflar olmasa hiçbir şey aklımda kalmayacakmış. Bir satır yazı için bile yarım saat düşünüyorum. Çukurcuma'dan bildiren bir diğer yazarımız İmerhan ise bundan sonra artık Çukurcumalı (Evini Bakırköy'e taşıdı) değil. Bloğun ismini Çukurcuma-Zuhurratbaba Times olarak değiştirme teklifini reddettiğimden olsa gerek yazı yazmaya ara verdi. Ülke ise Euro 2012'de Almanya maçlarını canlı izledikten sonra hiçbir şeyi beğenmez oldu. Şu sıralarda varoluş problemleriyle boğuşuyor. Mayıs ayında yaptığı Gürcistan-Ermenistan seyahatinden tek bir satır yazabilmiş değil. İtalya-Almanya maçından sonra bu geziyle ilgili geri kalan diğer anıları da silinmiş. Yılda iki yazıyı güç bela yazan "memur görünümlü mimar" yazarımız Adil ise değil yazı yazmak, bloğumuzu okumuyormuş bile! Kanada'dan bildiren yazarımız Özgün, Kadıköy'den bildirmeye karar verdiği anda bloğumuzdan kovuldu. 



Neyse gelelim yazımıza. Antakya gezimizi ilk gün tek bölümde bitirebilsek de ikinci günü ancak iki bölüme sığdırabildik. Bu rahatsız edici asimetrik durum için baştan özür diliyoruz. Sıkı bir kahvaltıdan sonra günün ilk durağı şehrin dışındaki dağlık yolda bulunan St. Pierre Kilisesi. Dağın içine oyularak yapılmış bu dünyanın ilk kiliselerinden biri olan yapıyı gezdikten sonra yamacın başında gölgede dinlenen amcaya denk geldik. Amca, meyveyle beraber götürdüğü incir rakısını bize sunarak gönlümüzü fethetti. Yörede erik, üzüm ama bilhassa incir rakısı çok yoğun şekilde tüketiliyor. 


Bahçesinden kopardığı şeftali ve portakalla rakıyı götürürken bir yandan da oturduğumuz yerin bitkilerini kurcaladık. Rakıdan geldiğini sandığımız yoğun anason kokusunun dibimizde bitmiş anason otundan çıktığını veya hemen yanında bitmiş kafa yapıcı ota buralarda çok sık rastlandığını bir bir anlattı bize. İncir rakısını nereden bulabileceğimizi sorduğumuz da ise zengin kalkışı yapıp hemen mahallesine götürdü. Bir buçuk litrelik su şişesinde (Hem de 5 tl) en güzelinden incir rakısını ayarlaması da cabası.


Çok önemli bir bitki

En güzelinden incir rakısını kapıp amcanın mahallesinden ayrıldığımızda ise karnımız çoktan acıkmaya başlamıştı. Tez zamanda minibüse atlayıp şehrin 5 km dışında bulunan Harbiye adlı mesire yerine vardık. İrili ufaklı birçok şelalenin bulunduğu bu yeşil yerde suların içine masalar konuluyor. Serin ve yeşil atmosferi sayesinde yazları tüm Antakya buraya akıyormuş. Allahtan hafta içi geldiğimizden fazla bir kalabalık yoktu. Harbiye'deki mekanların en iyi özelliği ise içkinin bulunması.



Şelalenin dibinde serince bir masa seçip Harbiye'deki tüm mekanların spesiyali olan ızgara tavuk, yanına da ilk günden çok beğendiğimiz kekik salatası söylüyoruz. Tabi yanına serin bir birayı unutmadan. Kekiğin körpeliğinden olsa gerek ilk gün yediğimiz salatadan bile daha çok sevdik buradakini. Izgara tavuk ise büyük porsiyonlarıyla en başta gözümüzü doyurdu. Humus ise ilk gün yediğimizin bir adım gerisindeydi. Yine de Antakya'daki en kötü humusa bile İstanbul'da rastlamak neredeyse imkansız.



Mangalda veya tavada yaptığım büyük parçalı tavuk ızgaralarda en büyük sorunum her yerin aynı oranda pişmemesidir. İçinin kıpkırmızı dışının ise simsiyah olduğu birçok tavuk ızgara maceram vardır. İç-dış farkını geçtim, tavuğun dış kısmındaki iki farklı yeri bile aynı oranda pişirememem beni her zamanda fırında tavuk yapmaya yöneltmiştir. İşte Harbiye'deki tavuk ızgaraların en güzel tarafı, parçaların kocaman olmasına rağmen her yerinin aynı oranda mükemmel pişmesi. Şehre dönüyoruz. Antakya kızları birbirinden güzel. Üstelik bakımlılar da. Antepliler kızacak ama iki şehir arasında fark var. Kızlar keyfimizi getirmişken üstüne de bir tatlı yiyelim.



Dün Çınaraltı künefesinin doğallığından bahsetmiştik. Odun ateşinde pişirmenin avantajları olduğu gibi dezavantajları da olduğu söylemiştik. En büyük sıkıntı, ateşin homojen dağılmamasından dolayı ocak üstü pişirilenler kadar gevrek künefe elde edilememesiydi. Çünkü bir taraf yanarken diğer taraf çiğ kalabiliyordu. İşte şehri en meşhur künefecilerinden Kral Künefe ocaküstü künefesiyle bu sorunu baştan çözüyor. Malzemesi Çınarlatı kadar kaliteli olmasa da gevrek künefeciler için sanki daha cazip.


Gün içinde Anadolu'nun en eski kiliselerinden birini görmüştük. Sıra geldi Anadolu'nun en eski camisine (Hoş, Ülke de aynı zamanlarda Kars'ta iken Anadolu'nun en eski camisi olduğunu iddia eden başka bir yer gördüğünü söylüyor.). Şirin avlusu ve Anadolu'da pek alışık olmadığımız minaresiyle görülmeye değer. Şehri dolaşırken dikkatimi çeken başka bir nokta ise birçok dükkanın kapısının önünde asılı olan kafes kuşları. Kanarya sesi çoğunlukta olsa da, ilk defa burada rastladığım garip sesli Arap bülbülü beni en çok etkileyeni oldu.

Arap bülbülü

7 yorum :

  1. yazarlarin tembelligi yaz rehavetinden olsa gerek

    YanıtlaSil
  2. gurbet kuşun yeni yazılarnı dörtgözle bekliyoruz. bloğumuz büyük bunalımda..

    YanıtlaSil
  3. Kars'ın Ani harabelerinde, Anadolu'da "Türklerin" inşa ettiği ilk cami var, yanlıs hatırlamıyorsam inşa tarihi 1067'ydi.

    YanıtlaSil
  4. Hatay Harbiye yemeğin başkenti. Bir şey yememişsin hocam sen :))

    YanıtlaSil
  5. Affan Kahvesi'nden cici-bici haytalı yemeden dönmek olmamış :) Ayrıca Harbiye'de yemediğiniz 10 civarında meze çeşidi daha mevcut aslında daha çok var ama spesiyaller bunlar: Babağannuş(abuğannuç) , Humus, Kekik, Zengin, Ezme,Tarator, Cevizli Biber, Patlıcan Yoğurlama, Zeytin Salata, Biber yoğurtlama, Hatay usulü Ali Nazik Kebabı, hatta ve hatta Çiğ Köfte. (evet iddalıyım)Ayrıca gene Harbiye'de dürüm şeklinde yapılan kebabı (kıyma,kuşbaşı farketmez)da yemenizi önerirdim. Yanında bir meze, sağlam bir salata, iki çeşit turşu ve yeşillikle tarih itibariyle 6 tl :))Demek istediğim şuki malzeme konusunda sıkıntı çekmeyeceğiniz ve en güvenli yer Harbiye beldesidir. Harbiyeli değilim Antakyalıyım ama doğruya doğru yemek dedin mi Harbiyedir. Ayrıca şelalenin yukarısındaki kasap-fırın-bakkal üçgeninde yiyeceğiniz bir Kağıt Kebabında pöç kasabındakinde daha çok zevk alacağınızı söyleyebilirim. Pöç kötü yapmıyor ama Harbiyede malzemenin doğallığından ve dana etinden yapıldığı için daha lezzetli olduğunu düşünüyorum. Bir dahaki sefere Harbiye'deki herhangi bir restorana girip 10 çeşit meze ile birlikte çiğköfte söyleyin pişman olmayacaksınız. Zaten sıcaklar yani; tavuk ve kebap çeşitleri (kıyma,kuşbaşı,kazbaşı) Restoranlarda servis usulü yapılıyor onlarda harikadır. Fakat yukarda da belirttiğim gibi kebapçı dükkanlarında yapıan dürüm şeklindekini de yemek gerekiyor. Bu arada unutmadan Leban'da Ezme Bakla'de yiyebilirsiniz. Uzun çarşıdan alacağınız malzemelerde aslında esnafa baktığınızda malın kalitesini anlamanız gerek. Çok fazla hile yapan yoktur ama siz direk onları seçmişsiniz sanırım. :) Saygılar...

    YanıtlaSil
  6. Tatlı konusunda her iki künefeninde ayrı güzel özellikleri olduğunu düşünüyorum. Közde ve tüp-ısıtıcıda yapılma şekli açısından. Ben ayak üstü yiyeceksem Antakya'daki künefeciler meydanına geçiyorum. Ferah (bana göre en güzeli), Kral, Hatay Künefe gibi yerlere geçiyorum. Evde yiyeceksemde kendim alıp közde yaparak köz usulü yiyorum. Ha Kabak Tatlısınıda unutmamak lazım. Başka şehirlerde kabat tatlısı diye kandırıyorlar milleti diyelim :)). Tekrar bekleriz şehirimize efendim. Saygılar.

    YanıtlaSil