14 Temmuz 2012 Cumartesi

Gurbet Kuşu Sunar: Ah Midilli Vah Midilli Bölüm 1

Sezen Aksu söylüyor ya, “Kalbim Ege’de Kaldı” diye, ben de kalbimi, ilaveten de karaciğerimi, Ege’de, Ayvalık’ın hemen karşısındaki Midilli Adası'nda bıraktım. İnsan sevdiğini anlatabilir mi, kelimelere dökebilir mi? Bana kalırsa pek değil. Ucundan kenarından bir şeylere temas eder olsa olsa. İşte benim de size anlatacağım Midilli, ancak ucundan kenarından kıytırık bir şeyler olacak. Midilli’yi bu kadar sevmesem daha doğru düzgün anlatabilirdim ya, siz benim kusuruma bakmayın. Buyurun okumanıza bakın.

Adanın Yunancası Lesvos, yani kadın kadına aşkın, lezbiyenlerin yeri. Adanın batı ucundaki Eressos kasabasında doğan şair Sappho, şiirlerinde kadının kadına karşı duyduğu aşkı anlattığından olsa gerek, ada da bu isimle anılıvermiş. Türkçe’deki ismi Midilli ise, adanın Türkiye’ye bakan ve en büyük kasabası olan Mitilini’den geliyor. Tüm dünyadan lezbiyenlerin ziyaret ettiği bir nevi hac yeri olmasıyla birlikte Midilli, adanın batı tarafı hariç her yerini kaplayan zeytin ağaçları, özellikle Gera ve Kalloni körfezleri olmak üzere adanın tamamında tutulan lezzetli balık ve ahtapot çeşitleri ve ilk defa Plomari kasabasında üretilen uzosu ile meşhur.


Mübadele sırasında Ayvalık’ta yaşayan birçok Rum Midilli’ye göç etmek zorunda kalmış. O yüzden hemen karşılarındaki Ayvalık, hala onlar için özlem duyulan bir yer olma özelliğini koruyor. Midilliler, hafta sonları alışveriş için feribotu doldurup günübirlik gidip geliyorlar Ayvalık’a. Tanıştığım konuştuğum insanların hemen hepsi Ayvalık’ı, İzmir’i ya da Bergama’yı görmek istediklerini anlatıyor bana. Mitilini kasabasının merkezi hala balıkçı teknelerine ait. Liman kısmı daha çok meyhane ve kafelerle dolu. Hemen limanın arka tarafından ise denize paralel Ermou Caddesi uzanıyor. Ermou’da alışveriş yapılacak ufak tefek dükkanlar, börekçiler, pastırmaların asıldığı kasaplar, balıkçılar, seramikçiler, antikacılar, mini uzo imalathaneleri, Osmanlı’dan kalma hamam, bakım halindeki Yeni Cami, tek tük meyhane ve kafeler yer alıyor. Ermou Caddesi'nin ucu merkezin kuzey ucuna, kaleyi sağına alacak şekilde denize çıkıyor. Kalenin hemen arkasında dev incir ağaçlarının hemen yanı başından ufak tefek iki üç koyda denize girmek mümkün. Bir diğer denize girilebilecek yer ise kalenin etrafını dolaşınca önümüze çıkan Çamaki Halk Plajı. Çamaki yani çamlık, sebebi ise basit; Etraf çam ağaçları ile dolu. Böylece Ermou Caddesi'nin sonundan kaleyi dolaşarak, Çamaki Plajı'nı da geçip, Arkeoloji Müzesi'ni sağ tarafımızda bırakarak feribotların yanaştığı limana varılıyor. Limanı kasabanın merkezini çevreleyecek “U” şeklinde düşündüğümüzde, bir ucu feribotların yanaştığı liman ise, diğeri de ağzının tadını bilenlerin, canları tatlı olanların yanaştığı balıkçı barınağından bozma, köhne görüntüsüyle Seal isimli meyhanedir. Nasıl tilkinin dönüp dolaşıp varacağı yer kürkçü dükkanı ise, keyifçinin dönüp dolaşıp varacağı yer de Seal’dir. Tabela filan aramaya lüzum yok, zira tabela yok. Turistik meyhaneler geride bırakıldığında, daha gidilecek yol kalmadığında varılır Seal’e. Öğlen vakti kahve içme bahanesiyle gidilse dahi, insana karafakide uzo söyletir, meze söyletir, öylesine güzel bir yerdir burası. Yemesi ayrı içmesi ayrı keyiflidir.

Seal'a giden yol: Rakıcı için bir nevi kürkçü dükkanı (Ülke'ye göre dünyanın en güzel yeri)
Midilli’ye gittiğimde kadim dostlarım Aleko ve Stavro beni limanda karşılar, şarabımızı alır eve gideriz. Hoş geldin, beş gittinin ardından, buzuki, gitar, cura, bağlama başta olmak üzere diğer enstrümanlar kılıfından çıkar, içmeye başlar, bir kendimize geliriz. “Gia sou vre Metin buzukaki” diye sesleniyor Aleko “Ego mangas Fenomouna” isimli zeybekikoyu çalarken. Aleko gitarda, Stavro baglamadakiyi almış, Yorgo vurmalılarda, bana da vermişler buzukiyi, tutturabildiğim şarkılarda kıvırabildiğimce kıvırıyorum. Evin salonunda masanın etrafında oturmuşuz. Stavro’nun babası Petro, yüreğine dokunmuş olacak, oturduğu koltuktan kalkıyor başlıyor kendine has zeybekikosunu oynamaya. Bir adım ileri, iki adım geri, bir sağa, bir sola düşecekmiş gibi salınıveriyor, ama kendinden emin, belli. Kollarını kartal gibi iki yana açmış, bazen bir elinin tersini yere vuruyor. Gözleri ya kapalı ya kısık, hareketleri ağır mı ağır, odayı kaplayan duman içinde zaten hızlı hareket etmek olacak iş değil. Gerisin geri geliyor Petro, sağ dizini büküyor, avuçlarını birleştirip, ovuşturmaya başlıyor. O da nesi, sanki ellerinin içinde bir şeyler varmış gibi, içindekileri sallamaya başlıyor. Birleştirdiği ellerini ağzına doğru götürüp elinin üst tarafına bir öpücük kondurduktan sonra, iyice yere doğru çömelip, sağ elini yavaşça sol elinden ayırıp, avucunun içindeki güya zarları yere bırakıveriyor. Bu, Petro’nun zeybekikosu. Petro aslında Atina’da yaşıyor. Limanda çalışıyor. Uzun yıllar denizcilik yapmış. Oğlunu görmeye Midilli’ye gelmiş, iyi ki de gelmiş, tanıştığıma çok memnunum. Petro’nun ihtisası Atina’nın Pire semtinin limanı Pasalimanı’ndan, doktora ise Pire tekkelerinden. Saçlar briyantinli, bembeyaz pamuk gibi sakalları var. Üst çıplak, vücut artik denizin tuzlu suyundan olacak iyice mora çalmış dövmelerle dolu. Tavus kuşu, denizkızı, hançer… ne ararsan, denizcilik hatırası kollarında çizikler. Bir de sabahları elinde bir kitap, biraları alıp sahile gidiyor. Ondan vücut pişivermiş, kıpkırmızı olmuş. Yine bir gün, güneş altında uyuyakaldığından ıstakoz olmuş halde eve döndüğünde kitabını sehpanın üstüne bırakıyor. Ne acaba diye bakıyorum, “Einai kai Khronos”, yani “Varlık ve Zaman”, yani Martin Heidegger okuyormuş. Birçok kavramı etimolojisiyle açıklayan ve kendi düşüncesini kurarken Yunanca kelime ve kavramlardan oldukça etkilenen Heidegger’i birçok cümlenin altını çize çize okuyormuş Petro. Kendisi de bir köylü olan, Karaormanlar'da bir barakada yaşayan Martin Heidegger’i akademik entelektüel camianın dışında birilerinin okuduğunu görmek keyfimi artırıyor. “Eh, doğrusu da bu değil mi zaten?” diyorum kendi kendime. Bu sırada Aleko, üzeri tütün paketlerinden, dibi kurumuş şaraplı bardaklara, kitap ve dergilere bin bir türlü ıvır zıvırla dolu karmakarışık masada kağıdı aramaya başlıyor. Bunun üzerine Yorgo, yarım ağızla “Hayırdır, bir tane daha mı geliyor yoksa? Yapmayın vre, şuracıkta bayılacağım“ diyor. Diğer yandan da Aleko’nun hemen gözü önünde olup bir türlü göremediği kağıdı, olabildiğince çevik bir hamleyle ona uzatıyor. Bu kolpocu Yorgo’nun elinden her iş geliyor. Evi çekip çeviren de o, yemek yapan da, eline aldığı her enstrümanı çalan da, oltayla balık, zıpkınla ahtapot vuran, hatta aramızda araba kullanabilen tek kişi de yine o.

Kadim dostum Aleko lavtasıyla
Ev ahalisinden başka "pimapenci" udi Vasili var. Bizim Alekolarla birlikte ud çalıyor o da. Bir öğlen vakti çalıştığı atölyesinde ziyaret ediyoruz. Hemen bizi içeri oturtup, yan bakkaldan biraları kapıp geliyor. Atölyenin hemen karşı köşesinde bir börekçi var, içinde de güzeller güzeli. Bu börekçinin ayrı bir yeri var. Poğaça, börek alacaksak buraya geliyoruz. Ispanaklısı, peynirlisi ayrı, kendisi ayrı güzel. Bir sabah poğaçamızı alıp, yanında da kahve içelim diye ilk gözümüze kestirdiğimiz meyhaneye oturuyoruz. Markos Vamvakaris’in meşhur bir pozu vardır, ağzında sigarası, elinde buzukisi, boğazı iyice açılmış kollu beyaz atletiyle. Mekanın sahibi aynen öyle: Ağzında sigara, üstünde beyaz atlet. Biz masaya oturunca ne içeceğimizi soruyor. O sıra, “Acaba çay var mıdır?” diye yanımdaki arkadaşımla konuşurken, kafesteki kanaryaya bakınırken, daha biz bir şeye karar veremeden homurdanarak tezgaha doğru yürüyor. “Ne oldu hayırdır?” diye soruyorum Aleko’ya, “Biz bir şey demeyince o da bize uzo getireceğini söyledi” diyor. E hani biz kahvaltı yapacaktık, poğaça almıştık, uzoya mı banacağız poğaçayı, ne yapacağız? E ne yapalım? Sabah sabah uzo olmasın, e bari bira olsun diye, sanki bir orta yol buluyoruz kendimizce.

Yunan dostlarla birlikte; Vasili, Niko ve Yorgo

Akşamüstü, bizimkileri bir meyhaneye çağırmışlar, birlikte gidiyoruz. Arkadaşlarımın eski evinin hemen üst sokağında olan bu meyhanenin sahibiyle muhabbete başlamamız pek vakit almıyor bile. Kabuğu yosunsu ve dikenli gibi olan midyeyi bıçağıyla ikiye kesip yarısını bana ikram ediyor. Bakıyorum midye gibi bir şey ama bu ne diyorum kendi kendime. “Sizin tarafta çok bundan da sizinkiler bilmiyor bunun ne olduğunu, yendiğini“ diyor bana meyhane sahibi Panayoti. “Eyvallah” deyip, mideye indiriyorum ikramı. Meğer iddiacıymış Panayoti, maçlara bahis oynuyormuş. Bana Sivas-Shaktar maçı ne olur diye soruyor. “0 ya da 2 olur” diyorum. “Niye?”, “Niyesi mi var?”. Başlıyorum anlatmaya, “Shaktar’ın gücü belli, adamlar kupayı kaldırdılar geçen sene. Sivas Anderlecht’ten 5 yedi belki ama sonuçta kendi sahasında ve ilk maç. Tabi ki kazanmak isteyecektir. Sivas’ın gücü yeter mi bilmem, Shaktar ağır basıyor ama beraberliği de bir düşünmek lazım” diyorum. “1 olmaz diyorsun yani?” diye cevap geliyor. “Sonuçta top yuvarlak, benim tahminim bu”. Yüzü biraz asıldı, kafasını öne eğip bahis gazetesine tükenmez kalemiyle bir şeyler çiziktirmeye başladı. Herhalde “Sivas alır” dememi bekliyordu. Çünkü Shaktar’a 1.90 verirken, Sivas’a 2.90 veriyordu bahisler. 

6 yorum :

  1. Harika. Metin'in akıcı kalemi ve Midillili dostların anısı. Video kaydı da şahane. Hemen yarın gitmek istiyorum oralara...

    YanıtlaSil
  2. olm canım çekti la..hazır vize de kapıda verilirken..gömeçten zıplayıp...

    YanıtlaSil
  3. Merhaba,
    Şu anda Ayvalıktayım ve önümüzdeki 10 gün içerisinde 2-3 gün sürecek kısa bir Midilli turu yapmak istiyorum. Burada çeşitli turlar mevcut. Ancak tur mantığından çok hoşlanmıyorum. Kendim organize edip gitsem diyorum. Hiç rezervasyon yapmadan bodoslama dalsam adaya, sıkıntı çekmeden dolaşıp gelebilir miyim acaba? Her türlü tavsiyeyi büyük memnuniyetle dinlerim :)

    YanıtlaSil
  4. mrhaba.
    şu an bayram tatilinde olduğumuzdan bodoslama dalmak pek akıl karı değil. ama bayramdan sonra eminim birçok boş otele denk gelebilirsiniz. ben de sadece tek günlük rezervasyona gelmiştim adaya. sonraki günler için gayet rahat oda bulabildim.

    YanıtlaSil
  5. Arkadaslar dun gece Burada ove ove bitirilemeyen seal'daydik. Sunu uzulerek belirtmem gerekir ki pekcok ulke ve Yunan adasi sehri deneyimlerimiz icinde( bunlar arasinda garip ulkeler de var) bu kadar kotu servis ve yemege denk gelmemistik. Buranin sevilmesi icin ya mekana ortak olmak ya da bayagi bi kafasi guzel olmak lazim. Gitmeyin sakin pismanlik ve mide bulantisi gecenizi bitirmek istemiyorsaniz

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben ne o mekanın ortağıyım, ne de gitmeden evvel kafam güzeldi. bence o mekanın sevilmemesi için kıl, kaprisli ya da lüks sever biri olmak gerekir. mis gibi mekan bulmuşsun, bir de çamur atıyorsun anca.

      Sil