20 Temmuz 2012 Cuma

Gurbet Kuşu Sunar: Ah Midilli Vah Midilli Bölüm 2

Midilli’deki dostlarımla ilk kez tesadüfen bulduğumuz katalipside tanışmıştık. Burası üniversiteye ait tek katlı bahçesi de olan ufak bir bina. Ufak bir bostanları var. Gördüğüm kadarıyla domates biber filan da yetiştiriyorlar. Duvarları graffiti ve yazılarla dolu. Burada her türlü anarşist doküman, gazete, dergi, broşür bulmak mümkün. Yine bir gün bizimkileri bulamayınca elbet oradadırlar diyerek katalipsiye doğru yollanıyorum. Bakıyorum tavla açık, "Yok mu bunun son sahibi?" diye etrafı süzüyorum. İlgi dolu bakışlarım karşılık buluyor. Hemen bir palikarya tavlanın başında peydah oluyor, "Hadi" diyor, "Tavla atalım". "Adın ne?", "Vasili", "Memnun oldum ben de Metin." Bu kaçıncı Vasili oldu sayısını ben de hatırlamıyorum. Zaten Yunanistan’da yüksek bir yere çıkıp "Vasiliii, Yorgooo, Nikooo" diye bağırsan nüfusun yarısı gelir. Tamam, abartı oldu. Üşenip gelmezler belki ama yarısı bakar. "Pimapenci Vasili", "Udi Vasili", "Rasta Vasili"den sonra bunu da‚ "Tavlacı Vasili" diye kafamın bir köşesine yazıyorum. Bu namussuz oyunda açıkçası zarıma pek güvenmem. Beni pek çok kereler ters köşeye yatırmış, yüz üstü bırakmışlığı vardır. Marsın kapısını aralayan altın anahtar iki kapıya üç el gelelerim belli bir çevrede meşhurdur. Ama keyfim yerinde olursa da, hele ki bir de senden korkan senin gibi olsun be diyerek seri halde vurmaya başlayayım, beni tutabilene aşk olsun. Neyse başlıyoruz zarları atmaya. Vasili atıyor dört geliyor, ben atıyorum bir. Vasili neşeleniyor oyuna başlayacağım diye. Oysa bilmiyor ki, usta ya yek ya şeş atarmış. Bana da içten içe bir güven geliyor. “Sen sevin dört attığına, bakalım sonu nasıl gelecek“ diyorum içimden. Oyun benden yana gidiyor. Vurdukça gazı alıyorum, kendimi tutamıyorum. Vasili’nin kırıklarını bizzat eline teslim ediyorum. Vasili de benden hırslanıp içeride açığı varken, kapı almak yerine hâlâ beni vurmaya uğraşınca, son kaçınılmaz oluyor. Benim hanede Vasili’nin kırıklar arttıkça artıyor. Görünen köy kılavuz istemez, mars ben geliyorum diye bağırıyor. "Ben biriktirecektim pulları burada, ama bakıyorum seninkiler benden aşağı değil, olsun fark etmez hepimize yer var, kardeşiz sonuçta" diyerek makaraya vuruyorum işi. Netice itibariyle kısa yoldan iki elde de bizim Vasili’yi Marsilya’ya vali yapıyorum. Keyfim iyice gıcır artık, ayağım yere değmiyor. Vasili de demiyorum bizimkine "Vasili mou (Vasiliciğim)" diye sesleniyorum artık. Bizim rakibin oyun sırasında yaptığı hataları gördükçe, içimdeki ses, bana bu işin pek uzun sürmeyeceğini söylüyor. "İki ters bir düz mü olsun, yoksa olmuşken tam mı olsun?" diye soruyorum. Zaten adamcağızın omuzlar düşmüş, ses incelmiş, gariban oluvermiş, ne desin? "Bugün şanslı günümdeyim, sana rast geldi vallahi, boş ver sen bakma bana" diyerek kalbini almaya çalışıyorum. Yoksa yaptığı hayati hataları yüzüne vuracak değilim. Bu oyunda da değişen bir şey yok, sonuç belli. "Kalbine bir şey doğdu mu?" diye soruyorum. Ne dediğimi anlamıyor. Ben de "Neyse diyorum, dört caar mıydı?" diye geçiştiriyorum. "Dört caar"ı de nedense pek severim. Benim gözümde yeri dübeşten ya da düşeşten çok daha yüksektir. Nerede olsa muhakkak işe yarar. Karşı hanede pulların mı var? Hop "dört caar"la dışarıdasın. Sonra rakibin sen çıkmayasın diye aldığı, o kadar uğraştığı o güzelim kapılar, güzel bir görüntüden daha fazla bir mana ifade etmez. Veya rakibinin senin hanende tek bir pulu mu var? “Dört caar”ın ikisiyle vur, ikisiyle de al kapını. Gönlün ferah olsun. Oldu mu sana iki kapı ekstrası da bir kırık. Neyse oyun yönünü tayin etmiş. Vasili, “Ben Marsilya valiliğini bırakmam” diyor. Rakibini üç marsla yenmek, bir nevi saygısızlık gibi de geliyor ama bile bile hatalı oynamak ya da vurabilecek durumdayken vurmamak daha büyük saygısızlık olduğundan, olsun varsın bu oyunda böyle olsun diyorum. Tam o sırada bakıyorum, Aleko gelmiş, bize doğru yanaşıyor. Göbek dışarıda alnından ter damlıyor. Nefes nefese “Ben de seni arıyordum, nerelerdesin? Acil bizi bekliyorlar, gitmemiz lazım. Yolda anlatırım, haydi”. Ne olduğunu anlamadan, Vasili’ye bir kusura bakma diyip, iskemleden kalkıyorum. Aleko’yla yola koyuluyoruz. “Hah” diyorum “Aleko, iyi ki geldin, beni de şu acemiye ders vermekten kurtardın.”

Duvardaki resme dikkat: "Beni Midillili doktorlara emanet ediniz!" 
Meğer bizimkiler araba ayarlamışlar, yola koyulacakmışız da beni arıyorlarmış. Doğruca eve gidip, mat ve tulum hazırlığı yapıyoruz. Akşamüstü arabayla Kalloni körfezi kıyısındaki küçük balıkçı köyü Skamnioudi’ye varıyoruz. Yol oldukça kalabalık ama arabalardan değil, Midilli’nin kasabalarından Meryem Ana Panayırı’nın yapılacağı Agiasos kasabasına yürüyen insanlardan dolayı. Çoluk çocuk, genç yaşlı gelenekler gereği panayıra yürüyerek giden onlarca insanı geride bırakarak Skamnioudi’nin sahili Skala Skamnioudi’ye varıyoruz. Deniz kenarında hemen sol taraftaki meyhane da meğer bizi bekleyenler varmış. Saat yerine boş uzo şişelerine bakarsak neredeyse bir saat olmuş onlar içmeye başlayalı. Skamnioudi balıkçı köyü olduğundan, balıklar taptaze önümüze geliyor. Bir de buranın yakınında sıcak su kaynakları olduğundan toprağı ayrı bereketli. Yediğimiz kavuna bal dememeye bin şahit lazım. Üzerimize afiyet bir güzel yiyip içtikten sonra bir kaç kilometre uzaklıktaki Lizvori’deki hamama varıyoruz. Hamam dediysek çok bir şey beklemeyin. Osmanlı’dan kalma kubbeli içi havuzlu iki ufak yapıdan ibaret. Artık iyice gece karanlık olmuş. Hamamı işleten Lazare de bizle birlikte Skamnioudi’de demleniyordu. "Hamama gidin, açık ama beni de unutmayın, bekleyin" diyerek göz kırparak sinyal veriyor. Ne kadar doğru bilemem, rakının Arapça muadili arak terleme anlamına geliyor. Uzoyu da bunların Yunan kardeşi kabul edersek, sonuçta anason terliyorsa, bunu içen adam da uzonun üstüne hamama terlemeye gider. Neyse Lazare yetişiyor bize, geç kalmıyor. Sonra hep birlikte hamamın yanında ufak pansiyon gibi işlettiği yerin bahçesindeki masaya oturuyoruz. Sıcak sıcak elma çayı iyi geliyor. Geceyi burada geçiriyoruz.

Ertesi sabah olunca, Yorgo’yla birlikte tekrar Skala Skamnioudi’ye gidip Lazare’nin balıkçı arkadaşından taze taze balıkları kalamarları alıyoruz. Lazare’nin derdi tasası yok. Bizim de canımıza minnet mutfak işlerini, ufak tefek diğer işleri yapıyoruz. Öğlene doğru da sabahtan temizleyip iyice kurusun diye astığımız ahtapotlar kıvama gelince, mangalı yakıyoruz. Salatayı şuyu buyu da hazırlayıp orada kalan herkesle birlikte masaya oturuyoruz. Yemeğin ardından, Stavro ve Aleko ile birlikte müziğe başlıyoruz. Önümüze sürekli ikramlar geliyor, biramız eksik olmuyor. Bir ayağını sürüyerek yampiri yampiri yürüyen, ceketi sol omzuna asılı kasketli yaşlıca bir adam geliyor. Biri “Zeybekis!” diye seslenince, diğerleri de o yöne, yaşlı adama doğru bakıyor. Zeybekis dedikleri bu adamın buruş buruş yüzünde bir yumuşaklık var. Diğerlerinin hareketlerine ve Zeybekis’in yüzüne bakarak, bu çevreden ve sevilen saygı duyulan birisi olduğunu anlıyorum. Bizim kolpocu  kolpocu Yorgo’yla bir kaç gülerek atışıyorlar. Zeybekis’in isteğinin başımızın üstünde yeri var, hemen çalıyoruz. Biraz sonra, kısa bir ara verince Yorgo beni ve arkadaşımı tutup iki yaşlı teyzenin yanına götürüyor. Teyzelere Türk olduğumuzu söylemiş. Ben daha ne olduğunu anlamadan teyzeler bir anda ellerimi de sımsıkı tutarak bana dualar okumaya başlıyor. İkisi de İzmir’i görmeyi çok istiyormuş. "Ne olur İzmir’e bizi de götürün" diyorlar. İnsanın duygulanmaması elde değil.

Agiassos'tan bir görünüm
Fazla da geçe kalmamak lazım, çünkü bu sabah itibariyle Agiassos’da panayır başladı bile. Akşamleyin artık nihayet ayrılıyoruz Lazare’nin yerinden. Agiasos’a doğru yola koyuluyoruz. Yedik, içtik, hamama girdik, geceledik “Borcumuz nedir?” diye sorduğumuzda, Lazare bir daha gelin yeter diyor. Agiassos köyü adanın güney tarafında, Gera ve Kalloni körfezlerinin arasında, denize uzak ve Olimpos Dağı’nın eteklerine kurulmuş. Dar sokaklardan döne döne, ufak meydanlara çıkılıyor. Adanın en büyük panayırına geldiğimizden, sokaklar kalabalık, her köşe de, her çınar altında kadehler şıngırdıyor, mezelerin biri gidiyor, üçü beşi geliyor. Şaşkınlıktan olsa gerek o ara kalabalıkta birbirimizi kaybediyoruz. Ben bir yarım saat arama taramadan sonra Aleko’yu bankta uyurken buluyorum. Bir müddet sonra da diğerleri bizi buluyor, tekrar kavuşuyoruz birbirimize. Ne yapalım, bu saatten sonra eve gidelim bari yol da nereden baksan bir yarım saat kırk dakika çeker... Bir de bu yorgunluk üstüne gelince, orada bulunan bizimkilerden birinin Agiassoslu arkadaşının, "Hayde bana gelin, daha içelim" teklifine kolpocu Yorgo istemem anlamında yalandan bir bakış atarak, "Eve dönsek daha iyi aslında, ama..." diye cevap verebiliyor. Neyse, su testisi su yolunda kırılırmış. Biz de içmeye devam edeceğimiz yola doğru kıvrılıyoruz.

Agiassos’dan bahsetmişken, hemen 3 km uzağındaki Asomathos ve oranın panayırı hakkında da birkaç söz söyleyeyim. Asomathos, Agiassos’a nazaran daha küçük bir köy. Yine dar dolambaçlı sokaklar, merkezde büyükçe bahçeli bir kilise, kilise çevresinde kümelenmiş kafe ve bakkallar ve sokakların çıktığı ufak meydanlarda çınar altlarındaki meyhaneler. Panayır için sokaklarda masalar hazırlanmış. Yaşlısı genci insanlar, meze sipariş verme, buz isteme, masadaki mezeleri yan taraftakilerle pay etme, çekilecek piyangonun bilet parasını vermek için diğerleriyle tartışma gibi telaşeler içindeler. Bir yanda uyuyakalmış çocukların üstüne battaniye niyetine ceket mont örtenler, diğer yanda elleri tireye titreye masalara uzo servisi yapan yüzü kırış kırış, hayatta ununu elemiş, eleğini asmış bir adam. "Bizim de sonumuz böyle olacak" diye düşünüyorum. Neyse unutalım böyle şeyleri. O vakte kadar genelde uzo olarak Pitsiladi’yi tercih ediyorduk. Bu sefer, panayıra özgü olarak yüzde 45 alkollü Yannatsi’yi tercih ediyoruz. Vangeli, "Bu içebileceğiniz en iyi uzo, ağrısı yok sızısı yok" diye gazı veriyor. Biz zaten gaz almaya müsaitiz, yolla gelsin o zaman. Vangeli diyor ki, "En iyi uzo Yannatsi'dir, ondan da iki tane var. Yüksek alkollü olanı en iyisidir." Asomathos dağ köyü olduğundan meze olarak balıktan ziyade şiş kebap ve çeşitleri var. Bir süre sonra kilisenin kapısının önüne kurulmuş olan buzuki, baglamadaki, keman, ud, gitar ve davuldan oluşan orkestra yerel ezgilerden çalmaya başlıyor. Bir kaç sene önce Perama köyünde bir konserde eşlik ettiğim şarkıları bu sefer köyün müzisyenlerinden dinlemek, yerel kıyafetler giydirilmiş çocukların dansıyla izlemek hoşuma gidiyor. Haydi, kadehler boş kalmasın. Yirmilik bebe rakı boyunda geliyor Yannatsiler. Boş bardakları dolduruyorum, dolu olanların sahiplerini de bakışlarımla ikaz ediyorum. Bu sırada kolpocu Yorgo, sonradan görmüş gibi yaparak, "Ya ben daha içmeyecektim aslında." diyor. "Ne koyduk ki, onu içmede bir şey yok, gözyaşı kadar bir şey." Müzikle birlikte uzoya devam ediyoruz. O zaman ufak bir parantez de Midilli’nin müziği hakkında açalım. Midilli müziği, Anadolu müzik geleneğinden, özellikle İstanbul ve İzmir’den oldukça etkilenmiştir. Örneğin "Ta ksila", Tamburi Cemil Bey’in "Çeçen Kızı" ile neredeyse bire bir aynıdır. Keman, santur ve gitar sıklıkla kullanılır. Bunlara da çoğunlukla klarnet ve davul eşlik eder. Her ne kadar buzuki Midilli müziğine özgü bir enstrüman olmasa da, bir çok şarkıda bas enstrüman konumundadır. Hüzün dolu amaneler önemli yer kaplar. Bunlardan başka ise balolar, karşılamalar, sirtolar, zeybekikolar ve az da olsa hasaposervikolar bulunur. 

Molivos (Yazıyla alakası yok ama burayı da gördük, görmedik değil)
Bir yandan müzik, danslar diğer yandan bal gibi şeker gibi Yannatsiler, vitesi boşa almışız yansın cehennem biz beş kamyon kömürle geliyoruz. Muhabbet elbet bir yerlerde Türkiye-Yunanistan ortaklığı, benzerlikler, farklılıklar gibi konulara da geliyor. Artık iyice geyiğe vurmuşuz. Olur olmadık her kelimenın sonuna "i" ekleyip söylüyoruz, ekmeki, peyniri gibi... "Sucuki, caciki, karpuzi, kalamari, ahtapoti... O ne öyle, sonuna "i" koyuyorsun, oluyor sana Yunanca. Oldu olacak ülkenin adını da değiştirsinler, Hellas değil Türkiyeki yapsınlar." Masamızdan kahkahakiler yükseliyor. Neyse ki, çevremizde Türkçe bilen yok, o konuda rahatız. O sıra Yorgo ortalıklarda dolaşıyor. Masanın üzerinde dipleri çoktan görülmüş boş uzo şişelerine hafif bir bakış attıktan sonra, biraz azar ama hakikatte daha çok iltifat şeklinde, "Ne yaptınız, bünyeye yazık, bu kadar içilir mi, yahu" deyiverip ciddi bir ifade takınıyor. Masadan biri bol "s"li bir hassiktir çekince, Yorgo’da gülümseyerek, yan masadan boş bir sandalye çekip muhabbette yerini alıyor. Delilikle dahilik arasında gidip gelen ahşap ustası Yorgo’nun atölyesi içtiğimiz masaya bir kadeh uzo mesafesinde. Bakmayın öyle dediğime, hakikaten bu Yorgo tertemiz bir kalbe sahip, ahşapla uğraşmayı sevdiği gözlerinden okunuyor. Sevdiği işle uğraşmasının verdiği heyecan insanlarla konuşma şekline, davranışlarına çok açık şekilde yansıyor. Arada bir atölyeye doğru ufak kaçamaklar yapıp, tekrar masamıza dönüyoruz. Gidişimiz suskun olmasa da, dönüşlerimiz muhteşem oluyor.

Hakikaten de Vangeli’nin dediği gibi çıkıyor. Yannatsilere allah yarattı demeyip acımadan küple içsek de ertesi sabaha tertemiz uyanıyoruz. Hoşumuza gidiyor tabi, uzonun, uzoyu yapanın hakkını veriyoruz ama insanın biraz da gücüne gidiyor, gururuna dokunuyor. Ne bu sanki hiç bir şey içmemişiz gibi, hiç mi bir baş ağrısı olmaz. Bu Yannatsi uzosunu bulmak öyle kolay değil. Zira Plomari’de ufak bir dükkanda satılıyor. Ayrıca Midilli kasabasında bir dükkanda daha buluverdim. Yeri gelmişken iki satır da Plomari’ye ayıralım. Plomari adanın batı ucunda, uzosu ve belki de uzosundan dolayı kafada gel gitleri pek olan insanıyla meşhur. Allahın sevdiği kuluyum ya, ben de buraya ilk kez geldiğimde uzo festivaline denk geldim. Plomari’ye varmadan hemen deniz tarafında Varvayani uzo fabrikası ve müzesi, uzoyu seven insan için gezmeye görmeye değer. Burayı ziyaret ettiğim sırada duvarda asılı sararmış bir kağıda eski cumhurbaşkanlarından Konstantin Karamanlis’in el yazısıyla yazdığı adadan talep ettiği şeylerin listesi, adanın nasıl keyifçi bir yer olduğunu bir kez daha ispat ediyor. Miktarlarını hatırlayamayacağım ancak Karamanlis’in talepleri aklımdan hiç çıkmadı. Uzo, zeytinyağı, peynir ve sardalye. Yarasın. Kasabanın merkezinde kocaman bir taş kahve karşılıyor. Hemen içeri doğru kıvrıldığımızda ise, ufacık bir köprüyü geçince karşımıza tekrar kocaman bir çınar ve gölgesine dizilmiş masalar sandalyeler karşılıyor. Yunan Komünist Partisi KKE’nin Plomari teşkilatının yeri tam çınarın dibinde. Kim bilir Yunanistan kaç kere kurtarılmıştır bu masalarda.

Aksırana, tıksırana kadar
Yazının başında nasıl anlatsam Midilli’yi bilemedim dedim. Şimdi ise nerede nasıl keseceğim diye düşünüyorum. Çok kısaca söyleyeyim, Midilli’nin güzellikleri anlatmakla bitmez. Basitlik en güzel biçimini Midilli’de almıştır. Midilli adası gidilmeye görülmeye, ama daha fazla da yaşanmaya değerdir. Güzelliğin para pulla olmayacağının, paranın pulun insanın içini, yaşadığı yeri çirkinleştireceğinin kanıtıdır. 

4 yorum :

  1. duvar resmindeki adama galiba uzo enjekte ediyorlar serumdan.

    YanıtlaSil
  2. allah izin verirse imerhanı da yanıma alıp gömeç üzerinden 2 günlüğüne uğrayacağız midilliye. vize mize yok. fotoyu bir de biz çekelim bakalım

    YanıtlaSil