5 Ağustos 2012 Pazar

Gurbet Kuşu Sunar: Rebetiko Yollarında Hydra Ve Atina Bölüm 1

Nargileler elimizde, dut gibi kaynar belimizde

Doldur doldur içelim, beşinci asliye önümüzde

Çek anam çek çek orman içine

Saramam seni ben yorgan içine
(Buzuki Erol'un "Çek anam çek" şarkısından)


İzmir Eşrefpaşa, Hydra'ya doğru yola çıkış

Sabah erkenden İzmir’e varıyorum. Varır varmaz doğru Eşrefpaşa’ya, Erhanlara. Arıyorum Erhan’ı, konuşuyor mu yoksa hala uyuyor mu belli değil. Mıy mıy bir şeyler diyor ama. “Saat kaç lan bu saatte daha ne uyuması?”, “…”, saatime bakıyorum daha dokuz olmamış. Neyse “Boyözü hangi fırından alıyoduk?”, “Sen hele bi gel, hallederiz” gibilerinden bir şeyler geveliyor. Kapıyı annesi açıyor, Bircan Teyze, sarılıp kucaklaşıyoruz, eve giriyorum. “Nerde bizim kerata?”, “Nerde olacak, yatıyor daha, git bak içeride”. Odaya girince bir de bakıyorum ki, poşetin içinde midyeler, bir siyah torba, Efes'in biri duruyor hala, biri yarısına kadar dolu, ya da yarısına kadar boş, ne fark eder? Ziyan olmuş sonuç itibariyle. Alınan iki biradan yalnızca bir tanesi yarısına kadar içildiğine, ve buna midye eşlik ettiğine göre dün gece ne oldu ne bitti, az çok tahmin edilebilir. Yok düğün varmış mahallede akşama da o yüzden arkadaşlarıyla öğleden sonra fıstık destekli soğuk biralamayla başlamışlar. Biralar yokuş aşağı beşinci viteste içilince de, baharat yolunun son durağı Çimentepe mahallesine kendilerini zor atmışlar. Eşrefpaşalı olduklarından, Çimentepe’yle zaten sıkı fıkılar. Gereken yapılınca da, tekrar inmişler düğüne. Düğünde rakılar su olup akınca da, Yapıcıoğlu Dibekbaşı üzerinden Çankaya, Basmane’ye inivermişler. İlerleyen saatlerde Kordon ve daha sonra da Gündoğdu Meydanı’nda birayla cila çekilince, yolluk biraları alıp tabana kuvvet, sabaha karşı tekrar Eşrefpaşa’ya çıkmışlar. Midyelerin ve yarım biranın akıbeti de böylece aydınlanmış oluyor. Her şey çok normal, her şey yerli yerinde. Olan eşittir olması gereken.

Neyse uzun lafın kısası, Erhan da kalkınca, taze boyözler masanın üstünde yerini alıyor, geçiyoruz mutfağa. Haşlanmış yumurta, domates, İzmir tulum ve tabi zeytinyağında yüzen zeytinler, kahvaltının ağır topları. Kahvaltı, adı üstünde kahve altı, sonra sıra kahvenin. Bircan teyze fala da inanıyor falsız da kalmıyor. Başlıyor anlatmaya, ben de dinliyorum pür dikkat kim bilir ne gelecek başıma. Dinlemek, öğrenmek lazım.

Erhan'la birlikte, Eşrefpaşa'da bir meyhane. Şimdi kapanmış olabilir.
Erhan darbukayı mekanda unutunca, "Biz onu sattik, parasını da yedik" diyen müzisyenler
Bu mekanın adı hatırıma gelmiyor bir türlü
Hydra Adası

Kahvenin ardından, vedalaşıyoruz, kucaklaşıyoruz. Yol tarifini de öğrenince evden ayrılıyorum.Adres Çeşme, Çeşme üzerinden Sakız (Xios) Adası, gece Sakız’dan doğru Atina’nın liman semti Pire’ye. Atina’ya gitmek niye bu kadar curcunalı? 1922’de de Anadolulu Rumlar aynı rotayı yapmadılar herhalde. Mübadele döneminde şartlar farklı olsa gerek. Neyse lafı uzatmayalım, içimde bir heyecan var tabi, onca vakit rebetiko dinle, çal, oku et, uğraş dur, daha bir Pire’nin havasını, dumanını içine çekme. Olacak iş mi? Bir yandan diyorum ölü seviciliğin, gereksiz nostalji yapmanın, havalara girmenin de lüzumu yok. Rebetiko dediğin yaşandı bitti saygısızca, geç kaldık biraz şansımıza küselim. Pire’de duracak, etrafı koklayacak vakit yok. Zaten iki günü çoktan geçmiş İdra (Hydra) Adası'nda rebetiko buluşması başlayalı. Sanırsam iki buçuk üç saatlik, Egina, Methana ve Poros’a uğrayarak canıma minnet yavaş yavaş giden feribotla İdra’ya varıyorum. Adaya geldik ya, tabi ki kedi, köpek, bir de tavuk gibi semirmiş güvercinler karşılıyor evvela feribottan iner inmez. İdra ufacık bir ada. Bir tepesi var, evler de sıralanmış tepeden denize doğru. Dört tekerlek yok da dört ayaklı eşekler almış onların yerini. Hemen sahilde dizi dizi “kafeneion”lar, “ouzeria”lar sıralanmış. “İyi” diyorum “İyi” kendi kendime, “Sen de dört ayağının üzerine düştün Metin”. İlk izlenimler güzel, ada hakkında. İyi olmasına iyi de nerede bu rebetikocular? Neyse diyorum ada ufak, kaçamazlar elbet bulurum muhakkak. Bir müddet sonra buluyorum Melina Mercouri Kültür Sanat Merkezi’ni. Meşhur Yunan aktrisin adını vermişler o ufacık binaya. Melina Mercouri ilk kez Pire’de çekilen Pazarları Asla filminde gönlümü çelmişti. Her şey bir yana sadece kendisine hesap veren, kimseye boyun bükmeyen, asla diyorsa asla olan, bir rebetissa karakterini canlandırıyordu Melina Mercouri. Bu da işin cafcaflı yanı, nasıl olur da erkeğin egemenliğini ağırlıkla hissettirdiği Akdeniz kültüründe, böylesine kuvvetli bir kadın figürü ortaya çıkabiliyor? Amerikalı rejisör Jules Dassin’de ona vurulmuş olacak ki, bir kalbim var o da senin olsun Melinam deyivermiş.

Hava kapalıyken Hydra Adası
Yine laf nereden nereye geldi. Etrafta dolanırken Ed Emery’i görüyorum. Ed rebetiko konferanslarını yıllardır kendi çabalarıyla ayarlamaya çalışıyor. Evvelden tanışıyoruz o yüzden sıcak karşılıyor beni. Buyur ediyor içeriye. Diğerleri de gelince başlıyoruz sunuşları dinlemeye. Bu kısmı biraz çabuk geçeyim. Akşama doğru ‘Karagyozis’ gösterisi var. Karagyozis huy bakımından bizim Karagöz, tamam orada bir problem yok da, farklı olarak rebet figürleri var. İsimleri Stavrakas ile Nondas. Bir de bunlara eşlik eden diğer rebetisler, mangaslar… Yanı sıra Karagöz müziği tip ve enstrümanlar bakımından da fark ediyor. Bizde Klasik Türk müziği yapıları ve enstrümanları kullanılırken, Yunanistan’da buzuki ağırlıklı bir rebetiko orkestrası Karagöz oyununa eşlik edebiliyor. Ama esas şenlik akşama başlıyor. Meşhur Yunan kemani Kyriakos Gouventas ekibiyle gelmiş, daha güzeli ise 70’lik santur ustası Nikos Karatassos’da onlara eşlik ediyor. Restorana bir çınar ağacı gölgelik ediyor. Masalar dışarıya kurulmuş, hava da alkol almaya müsait. Sizlerden iyi olmayayım, maşallahım vardır, ben de iyi içerim. Kumpanya çaldıkça, uzoların biri biri ardına yuvarlanıp gidiyor. Bu uzonun alkolü mü düşük yoksa bana mı öyle geliyor. Hafif hafif bir meltem mi esiyor yoksa yine bana mı öyle geliyor. Neyse vaziyet iyi demek istiyorum. Yan masadan genç bir Yunan gündüzden Türk olduğumu öğrenmiş, işaret parmağı ile orta parmağını birleştirerek, ağzına götürmüş, dudaklarına bir kaç kez çarptırarak, “Var mı Broussa (Bursa)’dan bir şeyler” diyor. Bursa’nın rebetiko şarkılarında ayrı bir yeri var. Nargilelerin hası buradan gelen haşişle hazırlanıyor ya onu demeye getiriyor. Mesaj yerine ulaştı. Aklıma da o an dank ediyor, yoksa bu Yeşil Bursa dedikleri, o yeşil mi? Derin bir ah çekiyorum, “Misafir olan biziz, hani sizin misafirperverliğiniz” diye cevap veriyorum. Meğer o da misafir sayılırmış, Almanya’da yaşıyormuş. O da Yunan Almancısı sizin anlayacağınız. Sonra şu Pulp Fiction filmiyle meşhur olmuş ‘Misirlou’ şarkısı üzerine ilgileniyormuş, onu soruyor bana. Zeki Müren’in de seslendirdiği bu şarkının hikayesini araştırıyormuş. Ama tabi bu multi-kulti işler zor, bu işin Amerika ayağı varsa, Yunan ayağı varsa, Türkiye’si, Ortadoğu’su, Ermenistan’ı ha bir de çingeneler nereye gitmişlerse artık oraları da var. Sana kolay gele. Adamın başına ne gelirse meraktan gelir, iyisi de kötüsü de.

Yunan Karagöz oyunu. Soldaki figür Karagöz


Adanın sakinlerinden Myron Doulis, Yanni ve Mehmet'in dostluğunu anlatan bir şarkı söylüyor. Daha fazla bilgiye linkten ulaşabilirsiniz.

Vakit iyice geç oldu, müzik bitti, masalarda kaldı “gia mas”lar. Bir de son kalan mezeleri sıyırmaya çalışanların çatal sesleri. Giden gitti oteline, pansiyonuna da şimdi biz ne yapacağız peki? Artık Dionysos’a sırtı yaslayıp biraz daha içip nasıl olsa bir şekilde sabaha çıkarız diye başlıyorum düşünmeye. Gözüm Ed’e ilişiyor, yine bana yardım etse etse Ed eder. “Bir ilkokulda kalıyorum, bir tane yatak var, istersen sen de odanın birinde yatarsın tulumun matın varsa” diyor. Tulum var da mat yok. Gerçi adı tulum ama bu tulum mu yoksa pike mi diye sorsak ya da tartsak terazi pikeden yana ağır basar o ayrı. Yapacak bir şey yok. Bünyedeki alkole güvenip, nasıl olsa bayılırım diyorum. Daracık sokaklardan geçe geçe, Ed’in ayakkabısının topuklarını izleye izleye okula varıyoruz. Çantayı boşaltıp seriyorum yere, mat niyetine. Eşrefpaşa’nın eski kabadayılarının naralarındaki gibi “Ceketimi attım, asfaltta yattım” diyemesem de, ben de “Çantamı attım, betonda yattım” diyebiliyorum ancak. Sabah oluyor, hayr oluyor. Uyanıp da bakıyorum ki, karşımda süper bir manzara. İlkokulu hafif tepelik bir yere kurmuşlar, ada ayağının altında. İnsanin hep burada okuyası geliyor desem herhalde birazcık mübalağa etmiş sayılırım. Peki ya dün gece bu kadar çıkmış mıydık? Demek çıkmışız. Bir vakit sonra bakıyorum Ed’de uyanmış. Artık kaç sene evvelden kaldıysa külçe gibi bir bilgisayarla uğraşıyor, içeri davet ediyor, kahve ikram ediyor hemen. Meğer Ed kitap çevirisiyle uğraşıyormuş. Elias Petropoulos’un meşhur Rebetiko kitabının ufak kardeşini çevirdiğini biliyorum da Antonio Negri’nin kitaplarını İtalyanca’dan İngilizceye çevirdiğini bilmiyordum. Helal sana Ed diyorum içimden. Kalbimin o temiz köşesindeki yeri iyice sağlamlaşıyor. Hoş beşten sonra, Ed’le erkenden çıkıyoruz. Hem o işleri organize ediyor, hem de ben bir sunuş yapacağım erkenden hazırlık yapmak lazım. Buralardan mı geçmişiz dün gece, çok güzelmiş buralar diye iç geçiriyorum. Sunuş mevzusunu yine kısa geçelim. Sunuşlar bittikten sonra, sahilde bir kafeneion’a geçiyoruz. Akşamüstü adadan ayrılacağız. Ayrılana kadar da oturup iki lafın belini kıralım, İngilizceyle ne kadar kırılırsa o kadar işte, çok bir şey değil, iki tıngırdatalım diyoruz. Nikos var 60'lı yaşlarında Atinalı, Kapadokya’dan göçme, Panos Midillili, Atina’da yaşıyor, gitar çalıyor. Onunla da daha önce Midilli’de tanışmışlığımız var. Sağolsun kendi köyündeki gençleri bir araya getirip, onları çalıştırmış, sonrasında da ufak bir açıkhava konseri yapmıştık birlikte. Bir de Yona var, Neden gittim Amerika’ya deyip, Atina’ya dönmüş orada keman çalıyor, rebetiko üzerine araştırmalar yapıyor. O da safça iyi yürekli bir kız. Akşama doğru ayrılıyoruz adadan, adres Pire limanı.

Atina'ya gidecek feribotu beklerken
Not: Elias Petropoulos’un bu kitabi Rebetiko hakkında iyi bir özet niteliğinde. İlgim ve sevgim dolayısıyla, bu kitabin Türkçe'ye çevirisini de yaptım ancak yayınevi yıllar geçmesine rağmen henüz kitabi başmış değil. Yine de Muammer Ketençoğlu sağolsun, yaptığım çevirinin metnini kendi internet sayfasına eklemiş durumda. İlgilenenler kitabin metnine bu linkten ulaşabilir.

3 yorum :

  1. Ne guzel anlatmissin.. Hydra icin hafif hafif planlar yaparken guzel oldu bu postla karsilasmak.. hele ki adalarin icindeki en buyuk askim ! Paros'a da ugramis bir feribotla Hydra'ya ulasmis olmana cok sevindim.. ;)

    YanıtlaSil