11 Ağustos 2012 Cumartesi

Gurbet Kuşu Sunar: Rebetiko Yollarında Hydra Ve Atina Bölüm 2

Atina, Exarchia

Atina’yı Pire’yi gezmek görmek istemek güzel de yine akşam olacak, yine nerede yatacağız? Bir Yunan dost çevremiz var ama hiç biri Atina’da değil, diyorlar, ‘katalipsi’ denilen işgal evlerine bak. Tamam, hay hay. Villa Amalia var öğrendiğim, bir de Polytechnio’nun içindeki yer. Sonrasında bir şekil eş dost yardımcı oluyor, kalacak yeri ayarlıyorum. Kaldığım ev Exarchia semtinde sayılır. Burası üniversiteye de yakın mesafede, 70lerde solcuların mesken tuttuğu şimdilerde ise anarşist pankartların grafitilerin bininin bir para olduğu bir semt. Hatta Alexis Grigoropoulos’da burada bir polis tarafından öldürülmüştü. Atina’nın daha sonra da diğer Yunan şehirlerinin anarşistlerce yakıldığı, polis şiddetine karşı büyük çaplı eylemlerin yapıldığı olayların ilk kıvılcımı da burada başlamıştı. Etrafı dolaşmaya çıkıyorum, Exarchia meydanında şarapçısından, gogocusuna, itli punklardan bitli hippilere, yani köpeklerini yanlarından ayırmayan üstü başı çivili, çengelli iğnelilerle, keçe saçlı, rengarenk kıyafetlilere ne varsa bulmak mümkün. Tam bir cümbüş. Bir poğaça yiyeyim çay içeyim diye aranıyorum, sabah sabah zil zurna olmuşlar bir yanda, eroinden hayalete dönmüşler öte yanda, oturuyorum aralarındaki banka, ortama uyum sağlamalı mı, yok boşver diyorum, insanlık değil bu. Madem içeceksiniz bari öğleni bekleyin, güneş bir çıksın, etrafı ısıtsın, ısıtsın ki, güneş beyne işlesin, madem çulsuzsunuz, para pul yok, hoşafa dönmek için o zaman az içki bol güneş yapın. Ha biz de o bilinç de kalmadı diyorsanız ona da lafım yok, saygım var, eyvallah.

http://bjornrunelie.blogspot.com adlı siteden


Exarchia çevresini dolaşmaya devam ediyorum. Bir ara su Polytechnio’yu da göreyim unutmadan diye düşünürken, duvarları grafitilerle dolu binalar görüveriyorum, neyin nesidir acaba diye bakınırken ise gördüğüm yerin Polytechnio olduğunu farkediyorum. Bu nasıl istir diye düşünmeden kendimi alamıyorum, yok mu bu okulun rektörü, jandarması, nasıl olur da okulun duvarlarının grafiti ile dolmasına ses etmiyorlar? Oysa ODTÜ barakanın duvarı Cumartesi boyansa, Pazar sabahına tertemiz olur yine, tecrübeyle sabit. Gözlerim bir kara ya da kara kızıl birşeyler arıyor, neyse ondan gani gani var. Ufak bir barakanın önünde oturanlara bakılırsa, herhalde burası da ‘katalipsi’ olmalı. İnsan ne der simdi böyle bir durumda, ilk kez karşılaştığı kişilere. Ben işgal evi arıyordum burası herhalde mi demeli? Selamın aleyküm desen olmaz. Neyse aklımda bir soru var, hiç olmazsa onu sorarım. Nitekim öyle oluyor.

 Çevrede Türklerin işlettiği iki kafebar olduğunu duymuştum, onu soruyorum. Hasan mi Yılmaz mi diyorlar? Fark etmez, söyleyiverin ikisini de. Hasan'ı bulamıyorum, neyse ki Yılmaz yerinde, tanışıyoruz. Barda muhabbete başlıyoruz. Yılmaz İstanbul'da yaşıyormuş, 1984’te Meric’i yüzerek geçmiş, Yunanistan’a kaçmış, solculuktan. Uzun yıllar orada burada çalışmış, simdi ise maşallah güzel bir yerde güzel de bir kafesi var. Yanında çalışanlara da diğerlerinin verdiğinden daha fazla maaş verdiğini söylüyor. Kafeye gelenler üniversiteli alternatif gençlik ve orta yaşlı solcular. Yılmaz kendisini kabul ettirmiş, herkesi de alıştırmış, kendisi gitmiyor masalardan bira şişelerini ya da bardakları toplamaya, isteyen gelip bardan Yılmaz’a rica ediyor, alıyor birasını. Boş şişesini getirmeyene, bira yok. Bir yandan da bana kıyak çekiyor, önce su iki tsipouro’yu bir dik hele, sonra adam gibi konuşalım diyor, tsipourodan haz etmesem de, onu içmeden başka birşey vermem deyince, eyvallah büyüğümüzsün deyip, tsipourolarin dibine darıları ekiyoruz. Sonra mi? Sonrasında Atina’dan girdik, göçmenden çıktık, Türkiye’nin gündeminden daldık, 11 Eylül’den çıktık. Amerika’yı vursunlar da kim vurursa vursun diyor Yılmaz tsipouronun da gazıyla, sonra yanımıza orta yaşlı biri yanaşınca da bak bu KKE[1]’lidir, bunların olayı şiddettir sadece diyor. Ne yaptın Yılmaz abi diyorum, daha demin Usame diyordun, bomba diyordun. Bu ne yaman çelişki böyle.



Syntagma, Plaka ve çevresi

Ertesi günü yine klasik turumu yapıyorum, sabahtan Exarchia taraflarına, oradan da poğaçamı yiyip, şehrin bir tarafına artık nere olursa dalıyorum. Atina’ya gelmeden önce çok bahsini duymuştum Syntagma Meydanı’nın. Kah otobüs duraklarındaki haritalara bakarak, kah bir tarafta yeşil yanınca beklemek yerine hemen yolun karşısına geçerek, ya da hoşa giden bir şey görünce  o yöne dalarak bir şekilde çıkıyorum Syntagma’ya. Meydan, birbirinden lüks dükkanların olduğu Ermou Caddesi’ni takip ederek Monastiraki’ye çıkıyor Monastiraki’de iki dükkandan biri soulakici ise diğeri de herhalde hediyelik eşya dükkanıdır Yine hemen o taraflarda bir de Yunan Ulusal Enstrümanlar Müzesi bulunuyor. Müzelerle aram limoni olsa da, burası ilgimi çekiyor. Müzede görevli olan kadın İstanbul Feriköylü, Türkçesi iyi sayılabilecek durumda. Tanışmamızın hemen ardından, bana İstanbul'u nasıl özlediğini anlatıyor Enstrümanlar çeşidine göre sınıflandırılmış, cam bölmelerde sergileniyor. Her bir enstrümanın yanında ise onunla ilgili bilginin yani sıra, o enstrümanın bir kaydını da dinlemek mümkün. Benim ilgimi ise en çok gövde kısmı kaplumbağa kabuğu kullanılarak yapılmış bir baglamadaki çekiyor Baglamadaki diye bahsettiğim yaklaşık 50-55 santimetre kadar uzunluğunda, üç telli, buzuki ailesinin en ufak üyesi. Buzuki ve cura melodiyi çalarken, baglamadaki çoğunlukla ritm için kullanılıyor Kendisi küçük ama işlevi büyük, zira rebetikonun doğduğu yerlerin biri esrar tekkeleri ise diğeri de hapishaneler. Hapishanedeki şartlar da ise hem yapımı hem de saklaması kolay olan bağlamadaki, rebetislerin gözdesi. Plaka diye anılan semt ise hemen Monastiraki’nin yan tarafında, Akropolün ayağının dibinde yer aldığından, turist bakımından oldukça yoğun. Buzuki’nin daha kolay çalınabilmesine fırsat tanıyan, ancak böylelikle de buzukiye hissiyatı veren kaydırmaların kaybolmasına yol açan dördüncü telin eklenmesiyle, yani diğer bir deyişle Rebetiko’nun Pire’nin tekkelerinden, Atina’nin tavernalarına taşınmasıyla Plaka, orta sınıf Yunan ailelerinin ve turistlerin ilgisini daha da çok çekmeye başlamış.


Atina’nin nüfusu dört milyon ya var ya yok, ancak Yunanistan nüfusunun neredeyse yarısını barındırdığından yine de oldukça kalabalık. Diğer Avrupa başkentlerinde ya da büyük şehirlerinde olduğu üzere, göçmen nüfus da bir hayli kalabalık. Göçmenlerin çoğunluğu Arnavutluk’tan geliyor, bunun yani sıra otobüs firmalarından ve ‘call center’ lardan da Rumen, Makedon, Paki, Afgan nüfusun da olduğu anlaşılıyor. Tabi ki çoğunluğu kaçak olan göçmenlere Afrikalılar da eslik ediyor. Atina’nin bir çok yerinde, sokak köselerinde, meydanların arka taraflarında yere serili şekilde korsan cd ya da çanta satan göçmenleri görmek mümkün. Bir de telefon kulübelerinin önleri tabi ki, kulübeler genelde boş kalmıyor ve kullanıcılarının hemen hepsi göçmenler. Yunan polisinin sicili özellikle söz konusu Afrikalı ya da Arnavutlarsa oldukça bozuk, daha önceden de karakolda polis işkencelerinin görüntüleri Yunan televizyonlarında yayınlanmıştı. Ben sokakları gezerken de, çanta satan Afrikalılara polisin müdahalesine ne yazık ki şahit oldum.

Pire

Monastiraki ve Plaka çevresinden sonra ise adresim Pire. Atina’nin 10 kilometre kadar dışında olan liman semtine, metroyla gidiyorum. Pire liman semti olması dolayısıyla uğurlu uğursuz her türlü şeyi içinde barındırıyor Dünyanın dört bir tarafından gelen gemiler Pire’nin Pasalimanı’na yanaşıyor Gemicinin denizcinin olduğu yerde hiç birşey olmazsa bir kere muhakkak fuhuş ve kumar olacak. Liman olduğundan dolayı kaçakçılık Allah'ın emri, bir de bunlara Osmanlı’nın egemen olduğu topraklarda görülen kabadayılık müessesesi ya da yerel otoriteleri koyduğunuz zaman, Pire ilk basta çok da tekin olmayan bir yer gibi görünüyor. Zaten, Pire Atina’nin banliyösü olması dolayısıyla, 20.yy başında evlerden ziyade barakalardan oluşan büyük bir semt. Fakat onun da kaderi 1922’de değişiyor Asya Minör’den gelen yaklaşık bir buçuk milyon mübadil Anadolu Rumlarının gemileri Pasalimani’na yanaşıyor. Evini yurdunu bırakıp gelenlerin bir kısmı ilk vardıkları yer olan Pire’ye yerlesiyor. Zaten o sırada iyice fakir olan ve toplam nüfusu yaklaşık dört milyon olan Yunanistan, yeni gelenleri ne doyurabilecek ne de yatırabilecek olanaklara sahip. Ne bir ev, ne bir is, ne de bir umut. Vatan hasreti cabası. Bununla birlikte, huy ve alışkanlıklar bakımından Yunan’dan çok Türkü andırdıklarından, “Elleniko” değil de “Asiatiko” diye adlandırılıyorlar, Yunan nüfusuyla da kaynaşamıyorlar. Dışarıdan gelen nüfus bu yüzden ancak, sınıf dahi olamamış, alt sınıf diye de tabir edilen, her türlü yasal olmayan islerle geçinenler tarafından kabul görüyor.  Mübadillerin Anadolu’dan getirdikleri ud, kanun ya da santur ve keman, böylelikle daha önceleri buzuki ve buzuki ailelisinin üyeleri cura ve bağlamadaki ya da akordeonla eslik edilen rebetiko kumpanyasının cehresini değiştiriyor. Klasik Türk müziğine enstrümanlar, makam özellikleri ve enstrümantal (taksim) ya da vokal (amane) doğaçlamalara olanak tanıyan yapılar bakımından çok yakin olan İzmir tarzı, böylelikle Pire’nin rebetiko çevresini etkiliyor.

Pire’de durakların isimleri rebetiko şarkılarından dolayı tanıdık, Kallithea, Faliro, Drapetsona, Votanikos...Faliro durağı ayni zamanda Olympiakos’un maçlarını oynadığı Karaiskaki stadyumunun hemen önünde. Ah bir maç olsa da izleyiversek keşke diye iç geçiriyorum Burada daha evvel Yunanistan'ı hem de en önemli bayram gününde Tuncay, Gökhan Ünal, Tümer ve Gökdeniz’in golleriyle dörtlemiştik Mac aklıma geliyor, pis pis gülümsüyorum. Pire’de rebetiko çalınan taverna ya da enstrüman dükkanları bulmak mümkün. Ancak nedir ne değildir, yesek içsek kaça patlar, onu bilemeyeceğim.

[1] KKE (Kommunistiko Komma Elladas), Yunanistan Komünist Partisi’nin kısaltması olarak kullanılıyor

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder