29 Ocak 2012 Pazar

Ardbeg

"If perfection on the palate exist, this is it"
Jim Murray, Viski uzmanı


AHL
Avrupa'da bir heyula dolaşıyor! Komünizm heyulası değil ama. Benim etrafımda. Bilhassa free shoplarda peşimi bırakmıyor. Son aldığım tüm içkiler helak oluyor. Birini daha valizdeyken parçaladım. Geçen  buzdolabının kapağını sert açtığım için 1 litrelik Gordon Cin kapağını açmadan yere düşüp paramparça oldu. İçkimin mundar oluşuna mı yansam evimin bir hafta cin kokmasına mı? Daha bir haftada darmaduman olan Paşabahçe viski bardağı setlerim, aynı anda iki bardak kırma maceralarım da cabası. Yukarıdaki felaketlerden ilham alıp inançlı birine dönüşmek çok kolay. 




Eğer internette en iyi malt ödüllerini  takip ediyorsanız ilk 10da muhakkak birkaç Ardbeg'e rastlamışsınızdır. İstisnasız her viski uzmanının baştacı ettiği bu viski, Islay yöresinin yoğun tadını sevenler için bir efsanedir. Eğer viskiye yeni başlayan birisiyseniz Ardbeg'le başlamanız tavsiye edilmez. Çünkü yoğun aroması ve kokusu sizi ürpertebilir. Islay yöresinin deniz tadını barındıran bu içecek, ailenin  en kömürsü ve en dumansı tada sahip olan üyesi (Buradan bakabilirsiniz).



Deniz kıyısında olma meselesi sanki biraz abartılmış
Baskın olarak yosunumsu ve tuzlu bir aroma barındırır, hemen akabinde derinden portakal, lime ve esmer çikolata aroması hissedilebilir. Çok derinden gelen karabiler, tarçın-vari baharatlar tadını şenlendirir. Bu viski Laphroaig ve Lagavulin ie birlikte "smokey malt" viski güruhunun baş temsilcilerindendir. Bu arada susuz Ardbeg ile içimlik su ile zenginleştirilmiş Ardbeg arasında muazzam bir tat ve koku farkı vardır. Her ikisini deneyip kararınızı ona göre verebilirsiniz. Aşağıda az bulunur Ardbeg reklamından birini izleyebilirsiniz.


24 Ocak 2012 Salı

Endülüs Yazıları 1: Bir Bira İçtim Hayatım Değişti

Helsinki'nin en berbat döneminde (Aralık boyunca gündüz süresi 5 saatin altındadır) tatile çıkmak güzel bir gelenektir. Buradaki Noel kutlamalarından da fena halde sıkılmış olduğumuzdan üç hafta boyunca gerçekleştirdiğimiz İspanya ve Portekiz gezisi bize ilaç gibi geldi. Önümüzdeki günlerde bu geziden izlenimlerimi aktaracağım. Elbette ki ilk yazımız (Bloğumuzdaki herkes pisboğazlıkta birbiriyle yarıştığı için birisi bir yere gitse sorulan ilk soru: Ne yedin?) yemekle ilgili: Tapas.




Tapas'ın ortaya çıkışı hakkında iki hikaye vardır, hangisine inanmak işinize gelirse. Rivayet ederler ki Granadalı bir gezgin, bir konaklama sonrası şarabı bozulmasın yahut dökülmesin diye toprak küpünü hamurla (Ekmek ya da lavaş) kapatır (İspanyolca kapatmak: tapar; ve hatta Arapça tıpa) ve yoluna devam eder. İlk verdiği molada açtığı şarabı ekmekle tüketince, içkiyi mezeyle tüketmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu kavrar. İkinci hikaye biraz daha inandırıcı sanki. Kastilya kralı 10. Alonso (Bir düzineden fazla vardır bu Alonsolardan) bir hastalığa yakalanır ve doktorlar şarap içmesini (O dönemin şaraplarının çok sert olabileceğini hatırlatalım) ancak yanında bir şey yediği takdirde hoş görürler. Sağlığına kavuşan şarapçı kral da bir genelge yayımlayarak bu durumun tüm Kastilya'da (Sonradan İspanya'da) yaygınlaştırılmasını (Yani ey ahali! Mezesiz içmeyin) emreder.


Granada'daki tapas çeşitleri:

Ahtapot, az yağda kızartılmış (Tercihim her zaman mangalda yapılanı ancak bizdekinin aksine yağda pişmiş ahtapotlar da Granada'da çok lezzetli)
Kalamar ve türevleri
Köpekbalığı (Dog fish olarak geçiyor, ben haz etmesem de herkes bayıla bayıla yiyor)
Midye ve türevleri (Bol zeytinyağlı ve sarımsak soslu)
Hamsi (Karadeniz hamsisi kadar lezzetli olamaz elbette)
Bildiğin tas kebabı
Jambon (İsp. Jamon) çeşitleri (Kızarmış yahut pastırma şeklinde, domuz yemeyenler uzak dursun)
Peynir (Keçi peyniri hiç fena değil)


Elbette bunlar söylediğiniz bir biranın yanında ücretsiz olarak geliyor; Granada'da bir tapas barda menüden bir şeyler seçmek mümkün elbette ancak ne gerek var? Bira 1.7-2 euro arası değisiyor, yani 2 euro verip yanında ahtapot yiyorsunuz. Bilmem anlatabildim mi?


Numarasız kalamar


Ancak sinir bozucu bazı şeyler de yok değil. Birincisi, Granada'da büyük bira servisi çok çok nadir görülen bir şey. En çok kullanılan bardak su bardağı (Evet! Bir de garson bardağı küt diye masaya vurarak veriyor, niyeyse). Aslında bir ufak su bardağına 2 euro ödüyorsunuz ama yanında gelen yemeği ve miktarını düşündükçe gene de ucuz diye düşünüyorum. Ancak bira düşkünleri bu uygulamadan hoşlanmayabilir. İkincisi, her şeyin fazlası zarar. Son günlere doğru garsonlara yalvarır olduk, tapas getirmeyin diye. Arkadaşım Alp, bu durumdan şişe bira söyleyerek kurtulmaya çalıştı. Son gün keşfettiğimiz büyük bardakta servis yapılan barda önceden tembih ettik garsona, "Tapas istemiyoruz, sadece bira içeceğiz". Tabi bu durumdan haberdar olmayan dükkan sahibi önümüzde meze olmadığını görünce paniğe kapıldı ve karısına bağırdı. Hatasını telafi etmek için de koca bir tapak dolusu köfteyi önümüze koydu. Kaçış yok, Alp'in söylediği bir şeye çok güldüm: "Artık Granada'da bira içmeye korkuyorum". Üçüncüsü, bu tapas barların hiçbir standardı yok. Ne zaman açılıp kapanacakları bardan bara değişiyor. Kimi gündüz açık, kimi gece bir ara kapanıyor bir ara tekrar açılıyor, hatta yan yana iki barın birinin açıldığını diğerinin aynı anda kapandığını gözlerimle gördüm. Bu durum çoğu zaman uzun yürüyüşlere yol açıyor.



Tas kebabı

Tapas tüm İspanya'da yaygındır ama Granada'ki tapasın özelliği bedava olmasıdır. Granada dışındaki her şehirde tapas için bir ücret ödersiniz (Bilhassa Barselona'da hesap gayet kabarık gelebilir). Kısaca tapas (Tekili tapa; ufağı tapita) İspanyol mezesidir. Bizdeki kadar çok çeşidi olduğunu söyleyemesem de Granada'da söylenilen her içecekle (Bazı yerlerde kola söylersen bile yanında tapa geliyor) birlikte tapas gelir ve genelde seçme şansınız yoktur (Müslümanım ayağına yatarsanız domuzdan kurtulursunuz, onun dışında bazen kız arkadaşımın vejeteryanlığını kullanıp değişik tapa getirttiğim oldu).


Not 1: Şehirdeki etnik restoranlar dahi bu trende ayak uydurmuş. Çin restoranında bira söylüyorsun yanında noodle geliyor.
Not 2: Granada'da tapas turlarına katılmanız (Ya da kendi başınıza kentin çeşitli yerlerine konulan tapas rotalarını takip etmeniz) şiddetle önerilir.

Konuyla ilgili güzel bir çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz (Bizim favori mekanımız deniz ürününe boğulduğumuz "Avila"ydı).

22 Ocak 2012 Pazar

Ordinaryüs

 

Seksenlerin ortasında dayımların maliye kampında (Büyükada'da) tatildeydik. Dört-beş yaşlarındaydım. Babam, yolun ilerisinde bisikletle geçen adamı gösterip, "Bak Lefter bu! Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu" dediğinde uzun uzadıya seyretmiştim bu adamı. Selçuk Yula'dan başka büyük futbolcu bilmiyordum. Demek ki bu Selçuk'tan bile büyüktü (Sonraları anladım. Babam abartılı görüşler beyan etmeye bayılırdı. Alain Delon için "Gelmiş geçmiş en yakışıklı oyuncu" demişti. Hatta Charles Bronson için " Dünyanın en iyi oyuncusudur bu" demişliği bile vardır).

Yıllar sonra  Büyükada'ya Troçki'ni ve Lefter'in izini aramaya gitmiştik. Troçki'nin harap binasını bulduktan sonra hava kararmaya yakın Lefter'in evini de güç bela bulabilmiştik. Tüm Adalılar gibi balkonda atletiyle dinleniyordu. "Lefter!" diye bağırdığımızda ise biraz sinirlenmiş, "İyi de yavrum. İnsan bu saatte rahatsız edilir mi diye kızmıştı". Sonra yumuşamış, güzelce muhabbet etmiştik.


Bu haftasonu Sükrü Saraçoğlu'ndaki Kayserispor maçına geldiğimizde ise tribünlere dev Lefter forması açıldı. Alex her golü attığında, tribün anonsçusu. "Golü atan 10 numara. Küçükandonyadiiiiis!!!" diye haykırıp, tribünlerin "Lefteeeeeer" diye cevap vermesi ise günün en güzel anlarıydı.

20 Ocak 2012 Cuma

Beyrut Lezzet Turu: Mükellef Sofralar 2

Geçtiğimiz yazıya düşük çenemiz yüzünden ancak ilk iki günü sığdırabildik. Üçüncü günü es geçip son iki günle yazımızı noktalayalım. Başlık Beyrut lezzet turu olsa da, günübirlik şehir dışına çıktık. Niyetimiz Jounieh'te tepeden Akdeniz ve Beyrut manzarasına bakmak ve devamında dünyanın en büyük mağaralarından biri olan Jeita'ya uğrayıp Batroun'da Vedat Milör'ün methiyeler düzdüğü "Chez Maguy"da ızgara balık keyfi yapmaktı. Tabi pek sevdiğimiz otelimizin taksicisi Hüseyin'in bu mekanı yermesi, hatta yerin dibine batırması üzerine istikametimizi Batroun yerine Byblos olarak güncelledik. 

Jeita (Jeita'da fotoğraf çekmek ne yazık ki yasak. Bu yüzden fotoğraf bize ait değil)
Anlatmadan geçmeyeyim. Jeita'ya uğramadan gelmeyin. Şu sıralar dünyanın 7 doğal harikası (New 7 Wonders) oylaması tüm hızıyla sürüyor. Lübnan halkı da tüm ülkede "Vote For Jeita" kampanyasına destek veriyor. Bizim bir zamanlar Ayasofya için yürüttüğümüz kampanyanın bir benzeri burada dönüyor. Konumuza dönersek, burası "Bir mağara ne kadar güzel olabilir ki!", "Hiçbir mağara 12 dolar etmez!" gibi cahilce laflarımızı bizlere yedirdi. En ihtişamlı insan yapıları, hatta koskoca şehirler bile doğal güzelliklerin yanında çok sönük kalabiliyor. İstikamet Byblos. Yemekten bahsedecektik. Şu ana kadar değil mükellef sofralar, ekmek arası peynirden bile bahsetmedik.

Pepe
Chez Pepe: Nam-ı diğer Byblos Fishing Club. Buraya ismini veren Pepe Abed 2006'da vefat etmiş. Lübnan'ın altın çağının özeti olarak nitelenen Pepe'nin lakabı ise Ortadoğu'nun Hugh Hefner'i. Onun zamanında Byblos Fishing Club, dünya jet sosyetesinin uğrak yeri olmuş, Marlon Brando'dan Anita Ekberg'e, Kim Novak'tan Ginger Rogers'a ünlülerle dolup taşmış. 



Peki ya yemekler. Bir taksicinin lafı uğruna Chez Maguy'u silip atmaya değecek mi? Mutfağa gidip taze balıkları seçiyoruz. Barbun pek pahalı. Kilosu 90 dolar. Yok artık! Rengi kıpkırmızı ve kocaman. Karaköy Balık Pazarı'ndaki gibi barbun yerine kaya balığı kaktırmaca yok burada. Bilmediğimiz birkaç balık fiyatı daha soruyoruz. Burası bize bir gömlek fazla sanki. En ucuzunu gözümüze kestiriyoruz. "Dorade" adında bir balık. Çok sonra öğreniyoruz ki yavru çipura bu.


Bizdekinden farklı sanki. Çünkü çizgileri var. Belki büyüdükçe çizgileri kayboluyordur. Belki de deniz diye hep çiftlik kaktırıldığından bu türü hiç görmedik. Izgara istiyorum. Adam şok olmuş şekilde bakıyor. Yağda olur bu diyor. Daha balığın çipura olduğunu bile bilmediğimden ısrar edemiyorum. Zaten Pepe'nin spesiyalitesi Maguy gibi ızgara değil kızartma balıklar. Fazla açılmadan yanına birkaç meze söylüyoruz. Salata kontejanında fettoush var. Mezeler vasatın üstünde olmasa da kızarmış dorade enfes. Çok taze. İyi ki şefin tavsiyesine uyup kızartmayı denemişiz. Kilosu 50 dolar. Bir nebze diğerlerinden ucuz olsa da bizce pahalı. Mezeler ise balığa göre ucuz. Bira 7 tl, soğuk mezeler 6 tl. Üç kişiye bir kilo rahat yetiyor.

Dorade

Al Balad: 75'ten 90'a kadar iç savaşla delik deşik olan Beyrut, suikaste uğrayan eski başbakanları Refik Hariri'nin kurduğu Solidere adlı gayrimenkul şirketi ile büyük bir dönüşüm yaşadı. Hariri o kadar büyük kazanç elde etti ki, bir anda dünyanın sayılı zenginlerinden biri oluverdi. Lübnanlılar'ın çoğu Solidere firmasının yaptığı restorasyonlara olumlu yaklaşsa da, bir grup aktivistin organize ettiği "Stop Soliderekampanyası tam tersini düşünüyor. Şehir merkezinin steril, halkı dışlayan projelerle ruhsuzlaştırıldığını, zenginleştirildiğini iddia ediyorlar. 

Tarlabaşı projesinden palavralar
Mutlu adam portreleri
Beyrut şehri dev bir şantiye alanı. Şehirdeki değişim inanılmaz boyutlarda. Hatta gelişmeleri tedirginlikle izlediğimiz İstanbul'dan bile hızla değişmekte. Solidere firmasına ortak olan körfezdeki Arap firmaları buralara devasa gökdelenler dikmekle meşgul. Şehiriçi bir yandan dışarıdaki reklam panolarında mutlu aile tablolarının lanse edildiği steril projelere boğulmuşken, diğer taraftan en absürd yere bile dikilen devasa gökdelenlerin istilasına uğramış (Bizim Tarlabaşı kentsel dönüşüm projesinde resmedilen köpeğini gezdiren adam, jipini garaja parkeden kadın portreleri gibi).

Al Balad
Sonuç olarak, yapay bir ortam olan Downtown'da iyi bir restoran bulmak Sultanahmet'te bulmaktan bile daha zor. Bu turistik ortamın arasında nargilecilerden sıyrılıp tam da şehrin göbeğinde bulunan Al Balad'a uğrayabilirsiniz. Al Balad klasik Lübnan yemeklerinin ve mezelerinin yapıldığı, fiyatları yerine göre gayet uygun olan içkili bir lokanta. Ama bu sefer Abd El Wahab'taki gibi türlü türlü ızgara spesiyalleri yemek yerine daha hafif yemeklerdi tercihimiz. 

Manouche
Öncelikle şunu söyleyelim şehirde yediğimiz en iyi fattoush salatası buradaydı. Kibbeleri (İçli köfte) bizdeki gibi sadece kıymalı gelmiyor. Birçok çeşidi var. Bize gelen versiyonunda ise kulağa çok hoş gelmese de iç yağı ve tarçın vardı. Şaşırtıcı derecede güzeldi. Ama günün en büyük süprizi sokak yemeği manouchedan geldi. Hellim peynirli manouche en güzel İtalyan pizzalarına taş çıkarıyordu. Malzemesi bol ve kaliteli. Odun fırınında pişiriliyor.

Kibbe
Bunların dışında nerelere gidilebilir? Ermeni yemeklerine merakınız varsa şehrin en iyi Ermeni restoranlarından "Mayrig"e uğrayabilirsiniz. Yemedim ama pastırmalı humusu ve mantısı çok methediliyor. Ayrıca Hamra yöresinin en iyi kebapçılarından mezesi ve doludizgin donatılmış masalarıyla uygun İstambouli'de, Abd El Wahab ve birçok sofistike mekandan çok daha ucuza kebap, meze ve arak üçlemesi yapabilirsiniz.


Bizi Byblos'a götüren taksici Hüseyin'in söylediğine göre orta direk Beyrutlular'ının en çok tercih ettiği yer burasıymış. Bu arada Beyrut'ta delice araba kullanan şoförleri gördükten sonra saygılı ve düzeyli tavrıyla beraber usta şoförlüğüyle gönlümüzü fetheden taksici Hüseyin'i şiddetle tavsiye ediyoruz. Hariisa, Jeita ve Byblos'tan oluşan ve sabahtan akşama kadar süren şehir turunu 100-120 dolara yapabilirsiniz. Çünkü araba kiraları ve benzin ucuz olsa da Lübnan'da şoförlük yapmak akıl karı değil. Buyrun bu da şoför Hüseyin'in kartviziti. Benden selam söyleyin.

17 Ocak 2012 Salı

Rimaldas Viksraitis

Koyun kellesinin arkasından bakan bir çocuk, domuzu parçalara ayıran bir adam, sarhoş ve çıplak erkekler, sigara içen bebeler. Çingeneler Zamanı filminin kağıda basılmış versiyonunu andıran bu fotoğraflar "çirkinliğin estetiğinin" peşinden koşan Litvanyalı Viksraitis'e ait. 2009 Arles Fotoğraf Festivali ödüllü sanatçı bisikletine bağladığı kameralarla Litvanya taşrasını karış karış görüntülüyor. Fotoğrafçımızın ilgi alanına ise taşranın  pastoral tablolarından ziyade estetik olmayan görüntüleri giriyor.







14 Ocak 2012 Cumartesi

Emir Kipleri

Ye: Açıkçası Beyoğlu'nda gözümüzü gönlümüzü doyuran pastane ve fırın olmadığından hamur işlerine çok dadanamıyoruz. Aşağıdaki fotoğraftan da hemen anlayacağınız gibi Savoy'un milföy pastası ilk tercihlerimizden. Ama bu herkesin bildiği pastayı tekrardan anlatacak değiliz. Çalışanları biraz somurtkan olsa da en son dayanamayıp aldığımız el yapımı gofretlerine bayıldık. Taze yapılmış olduğundan mıdır hamuru pek bir çıtır. Çikolatası bol. Bunu alan Lebon Pastanesi'nin el yapımı frigosunu da aldı. Tavsiye ederiz. Bu arada yeri gelmişken söyleyelim. Beyoğlu'nda iyi bir baklava bulunmaması sorunsalı da çok sinir bozucu. Her ne kadar Firuzağa Meydanı'ndaki Elvan Pastanesi'nin baklavaları gayet taze de olsa da tatmin edicilikten çok uzakta. Halbuki yokuş aşağı kaptırıp bir kilometre yürüdüğünüzde kendinizi İstanbul'un baklava-börek merkezi Karaköy'de buluveriyorsunuz. Yazık.





Dinle: Hazır güncel bir pikap yazısı yazmışken geçen hafta aldığım plaktan da bahsedeyim. Burada durup size Adele'nin albümünü anlatacak değilim ama bu aralar Mephisto'da gayet uygun fiyata güncel plaklar satılmakta. İkinci el plaklar bile fahiş fiyatlara satılırken sıfır ve güncel bir albümü 39 tl'ye bulabilmek sevindirici. Yeni hedefimiz şöyle kaliteli bir AC/DC albümü kapmak. Bu arada şahane albümleri "Back In Black"i sahaflar dahil hiçbir yerde bulamıyorum o da ayrı konu.


Keşfet: Kasımpaşa Pazarı'ndan daha önce bahsetmiştik. Geçen hafta ise çok zamandır arayıp da bulamadığım doğal erik ekşisini keşfetmemle bu pazarın kıymeti gözümde bir kat daha arttı. Aslında tam erik ekşisi diyemeyiz buna. Erik, elma ve ayva ekşisinden oluşan doğal bir karışım. Marketlerde aldığımız yapay ekşilerin aksine bu karışım tamamen katı (Mesir macunu kıvamında). Bu yüzden sıcak suyla karıştırarak kullanabiliyorsunuz. Özellikle yaprak sarmasında sonuç harikaydı. Biraz mayhoş biraz da tatlı bir aroma verdi. Yeni hedefim ise poşetler içinde satılan köy tavuklarının tadına bakmak.

Görüntüye aldanma
Tıkla: Muziksizmekanlar. Müziği seven insanlar olarak, hoşlarına gitmeyen müzikleri dinlemekten ve sürekli sese maruz kalmaktan rahatsız olup ve arka plan müziği çalınmayan kafe, restoran ve mağazaları araştırmaya başlayan bir grup insanın projesi. Bunun sonucunda yeni bir internet sitesi oluşturup bulabildikleri fon müziği olmayan mekanların listesini çıkamışlar. Listede müziksiz restoranlar, kafeler, etkinlikler ve alışveriş gibi gruplar mevcut.


İzle: Türkiye'de Fetih 1453 fragmanı dolana dursun merakla beklediğimiz Prometheus "teaser"ı geçen ay internete düştü. Ridley Scott Alien filminden yıllar sonra çok merak edilen ilk filmde keşfedilen garip uzay gemisinin sırrını nihayet açıklayacak gibi. Fakat film Alien serisiyle aynı evrende geçse de "xenomorph"ları görme olasılığımız düşük (Ridley Scott ile bu konuda yapılan röportaja buradan ulaşabilirsiniz).



10 Ocak 2012 Salı

Suriçi'nde İki Ekmek Arası

Ülke olarak zenginleşiyoruz. Bunun en büyük kanıtı hükümetin önümüze sunduğu istasitikler değil tabi ki, ekmek arası sevdamızın giderek daha da azalıyor olması. Annemlerin jenerasyonunun lokumu, hatta çikolatayı ekmek arası yemesini garipseyen ben, şimdilerde salça ekmek, yağlı ekmek yerken yeni kuşak tarafından garipseniyorum. Köfte ekmek çoktandır gözden düşmüş durumda. Her ne kadar porsiyon versiyonlarının zayıf saldırılarına maruz kalsa da ekmek arası kokoreç ve döner tüm bu değişimlere inat dimdik ayakta. Yeni kuşak tarafından ekmeğin içini de al!, yağsız yerinden koy! gibi saldırılarla zayıf düşürülmeye çalışılıyor. Gençliğimizde, ekmeğin içini aldıktan sonra köfteleri güzelce yerleştiren, en sona da ekmeğin içini de israf etmeyip köftelerin üstüne koyan seyyar satıcılar artık yok. Bu vesileyle geçen hafta Adil'in (Triple-Double) açtığı ekmek arası başlığının devamını getirelim dedik. 


İlk ekmek arası noktamız Yusufpaşa tramvay durağının hemen arka tarafında bulunan Dönerci Sadık Usta. Burası 1982'den beri aynı yerde hizmet veriyor. Döneri o kadar ünlenmiş ki hafta içi öğlen vakitlerinde önünde 30-40 kişilik kuyruk olabiliyor. İstanbul'da lezzetli ekmek arası döneri ne kadar zor bulunabileceğini gayet iyi biliyoruz. Bir diğer favorimiz Bakırköy Bombom Büfe'den farklı olarak burası dönerin içine sadece biber ve domates koyuyor. Koyun ve dana karışık olduğu için döner epey yağlı. Ama kesinlikle çok lezzetli. Tavsiye ederiz.




Diğer ekmek arası mekanımız ise Eminönü Postanesi'nin çapraz karşısında bulunan Kral Kokoreç. Yörede birçok kokoreççi olmasına rağmen Kral Kokoreç mangalda kokoreç ekolünün en iyilerinden. Şampiyon'un menemenimsi kokoreçinden ve kaba personelinden siz de çok sıkıldıysanız Kral Kokoreç bol malzemesi ve basit sunumuyla ilaç gibi gelebilir. Ben dalgınlıktan olsa gerek ustanın kokoreçin içine küp küp domatesleri ekleyişine müdehale edemedim.

Kaleci Tolga'nın hemen arkasından bu yılın "Ekmeğe saygı 2.lik ödülü" Kral Kokoreç'e gidiyor
Aslında etin tadını gerçekten alabilmek için porsiyon yemek daha iyi olabilirdi. Ama kahretsin ki şu ekmek arası sevdamdan kurtulamıyorum! Sonuç olarak burası, Şampiyon'dan daha lezzetli olsa da genel olarak etin tadı bana çok yoğun gelmedi. Son zamanlarda yediğim hemen hemen her kokoreçte aynı sorunsalla karşı karşıyayım. Geçen sene İzmir'de yediğim kokoreçten sonra (Dombili Kokoreç'e buradan ulaşabilirsiniz) İstanbul'da yediklerimin tümü vasatın altında kalıyor. Kokoreç sevgim ben farkında olmadan giderek azalıyor mu, yoksa etler mi gitgide lezzetsizleşiyor kavrayamadım..