27 Şubat 2012 Pazartesi

İstiklal'de Eylemli Haftasonu

Cumartesi günü Beyoğlu'nda yine yoğun eylem trafiği vardı. Galatasaray Lisesi önünde Cumartesi Anneleri, hemen akabinde ise Doğu Perinçek'e özgürlük isteyen İşçi Partililer. İki eylem yoğun polis kontrolüne (Yine her zamanki gibi bir kişiye iki polis düşüyordu) rağmen gayet medeni biçimde başladı ve bitti.



Pazar günü ise midemizi bulandıran bir eyleme şahit olduk. Bu sefer on kişiye bir polis bile düşmüyordu. Üstelik eylemcilerinin %90'ını erkeklerin oluşturması sebebiyle yüsek testesteron seviyesi eylemi bir kat daha sevimsizleştiriyordu. Geçen hafta içi Taksim metro istasyonunda "Ermeni Yalanına Son" başlığı altında Hocalı katliamı ile ilgili bir resim sergisine denk gelmiştim. Afişteki Ermeni yalanı kısmını çok sert bulmuştum. Tüm halkı zan altında bırakmanın ne kadar sevimsiz bir şey olduğunu ve belediyenin böyle bir afişi metro istasyonuna nasıl asabildiğine içimden kızmıştım.


Pazar günü ise "Kana kan dişe diş intikam intikam!" çığlıkları atan insanların elindeki "Hepiniz Ermenisiniz! Hepiniz piçsiniz!" yazısını  görünce ise insanlığımdan utandım. Bu rezillere Taksim Meydanı'nda eylem izni veriliyor, üstelik devlet düzeyinde katılımda bulunuluyordu. Daha Aralık ayında 34 kişinin ölümüne sebep olan Uludere katliamından, 1915 olaylarından, hatta Hocalı'yla aynı dönemde gerçekleşen Sumgayıt, Bakü ve Maraga katliamlarından habersiz, daha kötüsü bu katliamları yok sayan bir kuşak varken bunları konuşmak tabi ki çok anlamlı değil. 



25 Şubat 2012 Cumartesi

Fatih'te Sendromsuz Bir Pazartesi

Pazartesi sendromunu atlatmanın bir tek yolu var. Pazartesi işe gitmemek! Tabi bu sefer daha büyük bir problemle yüzleşeceksiniz. Salı sendromu! Ben de geçen hafta pazartesi sendromunu bir nebze dindirmek, bir yandan da devlet dairelerindeki işlerimi topluca halletmek adına pazartesi izinini patlattım. Fakat devlet dairelerinde saatler süreceğini düşündüğüm bürokratik işlemler yarım saatte hallolunca önümde koskoca bir gün kalıverdi. Çoğu müzenin kapalı olduğu bu günde ne yapabileceğimi düşünürken aklıma uzun zamandır gitmeyi istediğim meşhur Karagümrük pazarı geldi. Hem bu şekilde haftasonu curcunasının dışında uzun süredir gezemediğim Fatih semtini arşınlamış olurdum.


Pazar arabasını otobüse yükleyip koyuldum Fatih yoluna. Hazır pazar arabam boşken yıllar önce yoğurduna hayran kaldığım Barbaros Yoğurtçusu'na uğradım. Kocamustafapaşa'da yaşadığım zamanlar ayrıntılı bir yoğurt araştırmasına çıkmıştım. İlk başta kasaplarda satılan hazır yoğurt-ev yoğurdu arası tada sahip Silivri yoğurdunu keşfettim. Ta ki Davutpaşa Lisesi arkasındaki manda yoğurdu satan dükkanı bulana kadar. Burası istanbul'da denk geldiğim ilk yoğurtçuydu ve  buraya o kadar alışmıştım ki uzun süre hazır yoğurt yiyemez oldum.


Çemberlitaş'ta çalıştığım dönemlerde Kumkapı'dan trene binerken Kaymakçı Boris'in şirin dükkanını keşfettim (Boris'te yoğurt, kaymak ve bilimum süt ürünlerini bulabiliyorsunuz). Her ne kadar Beşiktaş'taki Pando ile beraber İstanbul'un en karakterli dükkanlarından biri de olsa ilgi alanım yoğurt olduğundan sadece buna odaklanan dükkan arayışım bitmedi. Yoksa Reşat Ekrem Koçu'nun sıklıkla bahsettiği İstanbul esnaflarından yoğurtçular tamamen silinmiş miydi? Artık pek inancın kalmamıştı. Ta ki Vedat Milör Tadı Damağımda programında Fatih Kıztaşı'ndaki Paçacı Hasan Usta'da çorbaları höpürdetene kadar. Ertesi gün paça içmek için Kıztaşı semtine yol aldığımızda karşımıza çıkıverdi Barbaros Yoğurtçusu. Sadelik bu işle uğraşanların alameti farikası olsa gerek. Tıpkı Pando ve Boris'te olduğu gibi burası da basit dükkan cephesiyle karşılıyor insanı. Dükkan sahipleri çok güleryüzlü değil. Güç bela foto çekiyoruz. Ne de olsa yoğurt yapmak ciddi bir iş. Gevşekliğe yer yok. Burası 1918'den beri faaliyet gösteriyormuş. Yoğurt inek ve manda. Mevsimine göre koyun da bulunuyor (Şubattan sonra manda yoğurdu satışı bitiyor koyun yoğurdu başlıyor. Ama manda kaymağı 12 ay bulunabiliyor). İstanbul'da birçok yerde yoğurt denedim. Ne Kastamonu pazarının süzme yoğurdu, ne de Şişli organik pazarında satılan organik (!) yoğurtlar ne de Yeşilköy pazarına gelen tavada Silivri yoğurdu buna rakip olabilir. Burasi İstanbul'un açık ara en iyi yoğurdunun satıldığı yer ve İstanbul'un son büyük yoğurtçusu. Dükkanın bir diğer spesiyali ise manda kaymağı. Normal kaymağı bile kolay bulamazken manda kaymağına denk gelmek insanın aklını başından alıyor. Fiyatı ucuz değil. İncecik bir dilimi 7,5 tl. Fakat tadı enfes. Tıpkı yoğurt gibi bu da İstanbul'da rakipsiz. Bu arada buranın Vatan Caddesi'ndeki (Emniyetin arasında) imalathanesinde yer yer taze süt de bulabilmek mümkün. Sevenlere duyurulur.


Not: Geçen hafta buradan tavukgöğsü aldım. Porsiyonu 3 lira. Tadı doğal ve lezzetli. Ayrıca 5'li paket halinde 15 tl'ye kazandibi de satılıyor. Tekli satılmadığından hiç alma fırsatım olmadı.


Gelelim asıl meselemize. Pazartesi günü Fatih semtine gelmemizin nedeni Pazartesi pazarıydı. Karagümrük'te kurulan bu pazarın en önemli özelliği haftanın ilk günü kurulduğundan ürünlerin son derece taze olması. Bilindiği gibi İstanbul'da ilk el pazarı malesef yok. Balıkesir pazarlarında görmeye alıştığımız sebze-meyve satan köylü kadınları burada aramayın. Anadolu'nun çeşitli yerlerinden haftabaşı gelen ürünler hafta boyunca pazar pazar dolaşıyor. Bu da haftanın sonunda kurulan pazarların, hem bayat hem de çoktan iyileri seçildiğinden kalitesiz ürünlere sahip olmasına neden oluyor. Karagümrük pazarının bir diğer özelliği ise çoğu semt pazarından daha ucuz olması.

Kışın en kral meyvesı: Hurma
Çarşamba günü kurulan ve İstanbul'un en büyük pazarı olan Fatih pazarından çok daha küçük olsa da, çoğu semt  pazarında yakındığımız (Kocamustafapaşa ve özellikle Dolapdere) yokuş yol sorunsalının aksine burası gayet düz bir zemine kurulmuş (Benim gibi pazar arabalılar için oldukça uygun). Ayrıca hafta içinin sakinliği ve tenhalığı da eklenince Karagümrük pazarı İstanbul'un en ideal pazarlarından biri oluveriyor.


Yorucu bir pazar seyahatinin ardından karınlar acıkıyor. İlk başta pazar torbamıza Selam Et Lokantası'ndan aldığımız ev yapımı mantıları dolduruyoruz. Buranın fırınlanmış veya unu üzerinde (Fırınlanmamış) mantılarını şiddetle tavsiye ediyoruz. Meşhur Kaşıkla mantısından kat be kat lezzeli. Üstelik daha ucuz. Eti bol ve gözünüzün önünde yapılıyor. Pazar arabamız iyice ağırlaşıyor. İtfaiye binasından sonraki arada bulunan Fatih Karadeniz Pidecisi'nde soluklanıyoruz. 


Hafta içi olmasına rağmen kuyruk dışarıda. Daha içeriye geçmeden garson gelip siparişi alıyor. Şaşırdığımızı yüzümüzden anlayınca "Pideler yarım saatte anca gelir. Şimdiden söyleyelim!" diye açıklama getiriyor. İçeride güç bela 2 kişilik yer bulabiliyoruz. Daracık merdivenlerden üst kata kıvrılyoruz (Merdivenleri o kadar dar ki yukarıdan biri geldiğinde mecburen tekrar aşağıya dönüyorsunuz).


Garson sözünde duruyor ve pideler yarım saatte geliyor. Öncelikle şunu söyleyelim. Çok sevdiğimiz Hocapaşa Pidecisi veya Pideban'da garnitür olarak sınırsız turşu geliyordu. Burada ikram sıfır. Kavurmalı pidelerimizin yanına ilave Vakfıkebir tereyağı (Yağlı kağıda sarılı olarak) geliyor. İçini dışını güzelce sıvıyoruz. Elle kopararak başlıyoruz yemeye (Masaya çatal koymuyorlar). Pide gayet iyi. Gevrek ve lezzetli. İçindeki kavurma yumuşacık ve bol. Gönlümüzün sultanı Hocapaşa'nın suküneti ve ikramları burada olmasa da sınıfı geçiyor. Fiyatlara gelince kıymalı 11 tl, kavurmalı 14 tl. Anlaşıldığı gibi çok da ucuz değil.


Yan masadakilerin yediği fırında sütlaç gözümüze güzel gözükse de pazar arabamızı alıp ev yoluna koyuluyoruz. Her an Fatih'te bir pazartesi deneyiminin simetriğini Kocamustafaşa'da bir Cumartesi ile yapabiliriz. Millet Caddesi'ni çizgi kabul edersek Fatih ile Paşa birbirine simetrik. Fakat bizim derdimiz içerik olarak da aynı simetriyi yakalamak. Davutpaşa Lisesi'ndeki yoğurtçudan manda yoğurdu alıp, Cumartesi pazarında ucuz sebze-meyve kovalamak. Ardından da Adli Tıp karşısındaki Gaziantepli Mehmet Usta'dan şahane lahmacunlar yemek. Gel gör ki bu başka bir yazının konusu. En kısa zamanda hayata geçirilmek üzere hoşçakalın.

19 Şubat 2012 Pazar

Festivalden

İf İstanbul sinirlerimizi altüst ederek başladı. Film festivallerinin yıldan yıla gelişmesi gerekirken İf İstanbul her geçen yıl bir önceki yılı aratır oluyor. Bilet satışlarında Filmekimi gibi bir skandal yaşanmadı. Ayrıca Mybilet.com sitesinin Biletix'ten çok daha insancıl bir site olması sayesinde daha az komisyon ödedik. İnsanları tiksindiren anlamsız komisyonların üzerine bir de koltuk seçimi şansı tanımayan (Size sistemdeki en iyi koltuk verilecektir palavralarına kanmayın!) despot sistemi eklenince Biletix'e karşı hırçınlığımız artıyor. İf İstanbul'a dönelim. İlk can sıkıcı durum internetten aldığımız biletlerin hiçbirisinin üstünde salon numarasının yazmaması. Bu yüzden (AFM'de aynı anda iki salonda gösterim olduğundan) hangi salonda film izleyeceğinizi deneme yanılma yoluyla bulabiliyorsunuz. Hangi salonun kaçıncı katta olduğunu gösteren 10 senelik işaretler ise bu yıl kaldırılmıştı. Filmlerin normal saatinden 15 dakika geç başlama sorunsalını ise artık kanıksamış vaziyetteyiz.


Sıra geldi salonlara. Kimse Fitaş'ın yanında Emek Sineması'nın konduğu şahane 2008 festivalini beklemiyor. Hiç sevmesek de Fitaş İf'in doğduğu yer olduğundan burayı da bağrımıza basıyoruz. Hoş, Burger King ve KFC gibi markaların istilasıyla fuayesi uzun zamandır insanın ruhunu daraltıyor. Masajlı koltuklar ve alt kattaki atari saolnu da cabası. Fakat en büyük problem bunun dışındaki salonlar. İstanbul'da hiç salon kalmamış gibi (Hemen Emek'in kapanmasını bahane etmeyelim) İstinye Park ve arabasız ulaşımın (Hele kış vakti) tam bir kabus olduğu çok yakın ama çok uzak sinema salonu Gmall'da gösterimlerin yapılması sabrımızı taşırıyor. Atlas ve Beyoğlu salonları niye bertaraf edildi merak ediyoruz.


Geçen sene L.A. Zombie (Geçen yılın "erkek cinsel organının kadın cinsel organından çok olduğu filmler" kontejanından) felaketinden sonra, bu sene biraz daha muhafazakar tercihlerle festivale başladık. İlk filmimiz Kanada yapımı Take This Waltz. Michelle Williams'ı bu sene My Week With Marilyn'den sonra ikinci kez izliyoruz. Kendi döneminin en iyi oyuncularından biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Film içinde komediden dramaya çok hızlı geçişler yapabiliyor. Aynı zamanda abartıya hemen hemen hiç kaçmıyor. 40'ına gelip kendisine anne rolleri verilmeden evvel bol bol film çevirmesini diliyoruz. Devam edelim. Dedik ya bu sene muhafazakarız. Muhafazakarız derken şiddet veya cinsel içerikli film izlemiyor değiliz (Take This Waltz erotik sahneleri yönünden Fransız filmlerini aratmayacak yoğunluktaydı). Niyetimiz geceyarısı gösterilen kan ve cinsel organ dolu Japon filmlerden uzak durmak.


İkinci güne yine bir Kanada filmi olan Keyhole ile başlıyoruzÜstelik yönetmeni Saddest Music In The World filmi ile gönlümüzü fetheden Guy Maddin. Kanada'nın David Lynch'i yine 20'ler sinemasına ve Alman dışavurumculuğuna saygı duruşunu ihmal etmeden sadece bir evin içinde geçen Odysseus uyarlaması yapıyor. Üstelik karakterler 20'li yılların meşhur gangsterleri. Önceki işleri kadar sürükleyici olmasa da yine şaşırtıcı bir film. Filmden çıkar çıkmaz koşar adım Love filmine giriyoruz. İsmine kanmayın. Film Amerikan iç savaşının orta yerinde başlasa da bir bilim-kurgu filmi. Fakat işini biraz fazla ciddiye alıp yeni bir 2001 olmaya çalışmış. Tabi görsellik hikayenin önüne geçtiğinden film 2001'in yanına bile yaklaşamamış. Şık bir müzik ve steril beyaz bir ortamı sunarak yeni bir Kubrick olabileceğini düşünen gençkuşak yönetmenler, Kubrick veya burun kıvırdıkları Spielberg'i büyük yönetmen yapan asıl şeyin "çok iyi hikaye anlatabilmeleri" olduğunu unutuyorlar.


Üçüncü film Circumstance. Gözlerim kapanıyor. Üstelik iki film arasındaki yarım saatlik boşlukta yemek seçeneğimi ciğer dürümle yaparak işleri daha vahim hale getiriyorum. Filmin ortasında ciğerler vücudumdaki bütün suyu emiyor. Su krizine giriyorum. Ama film şahane. Duvara Karşı'nın (Hayır Yaşamın Kıyısında değil!) İran versiyonu gibi fakat bu sefer kontejandan iki lezbiyen genç kız var. İran'da şu yasak. Hatta bu da yasak! temalı Fransa destekli filmlerden sıkılsak da, belki de hayatlarında ilk defa denize giren genç kızların sahnesi için bile izlemeye değer. Ama film Fransız destekli olduğundan mıdır bilinmez islamofobik mesajlarla dolu. Hatta filmdeki tüm karakterler namaz kılmaya başlar başlamaz negatif bir değişim geçiriyor. Kum şehrinde geçen bir molla filmi gelmediği sürece İran sineması beni fazla heyecanlandırmayacak. Hatta mollaların gözünden İslam devrimini anlatan film çekilse pek güzel olur. Tabi bu filme ne Fransa yapımcı olur, ne de İf İstanbul gösterir. O da ayrı konu!

14 Şubat 2012 Salı

Vefa'da Bir Akşamüstü

Cuma: Büyük gün. Star Wars yıllar sonra (Hem de üç boyutlu) beyazperdede izlenecek. CGI Yoda meselesi beni hiç korkutmuyor. Romalı bir komutan edasıyla gece 12 seansına gidiyorum. En azından uzun saçlı nerd Star Wars fanları gündüzden işlerini bitirmişlerdir diye düşünüyorum. Bingo. Salondaki en gürültücü adam benim. Lucasfilm yazısı 3D olarak gözüktüğünde tek alkışlayan yine ben. Zaten uzun saçlı Star Wars fanlarından hiçbir farkım yok. İnsan kendine benzeyeni sevmezmiş derler. Varan İki. Klasik Star Wars giriş jeneriği, uzayın derinlerinden akmaya başladı ama bir farkla bu sefer yazılar gerçekten uzayın derinliklerine gidiyor. 


3D sağolsun. Çok yaşa James Cameron. Fakat daha Obi Wan "Negotiations were short!" espirisini patlatmadan işin rengi belli oluyor. Bu bir üç boyutlu film değil! Tıpkı Clash Of The Titans filmindeki gibi arka planın bulanıklaştırılması suretiyle yapılan şaklabanlık denemesinden başka birşey değil (Bir zamanlar bizim jenerasyona yutturulmaya çalışılan Show TV nin 3D erotik kuşağından hallice). George Lucas bu sefer çizmeyi fena aştı. Film gelmeden önce fanların kalbini sıkıştıran kukla Yoda'nın bilgisayar animasyonu ile değiştirilmesi sorunsalı bu rezillikten sonra çok masum kalıyor. Ayrıca pek bir hevesle beklediğimiz (Jar Jar'ın sakarlıklarının kırpılması veya çizgi filmden renkli Gungan savaşı sahnesinin revizyonu) birçok yenilik tabiki yine yapılmamış. Hayal kırıklığımı ise, gecenin üçünde zap arasında denk geldiğim Vedat Milör sonlandırdı. Vefa semtinde Karadeniz Pide Salonu'nda kebapları, pideleri, güveçleri ve sütlaçları götürürken ben de karşısında yoğurt-ekmek yemekteydim.


Cumartesi: Eskiden bol bol evde yemek yazıları çıkaran bir blogduk. Farkında olmadan son zamanlarda biraz lümpenleştik. Çok fazla dışarıda yemek yer olduk. Allahtan İmerhan hamburger yazısıyla buna son verdi. Ben de misilleme olarak "orijinal" tiramisu yapayım dedim. Bu yüzden ana malzemelerden kedi dili ve mascarpone peynirini bir gün önceden aldım. Kutusuna 12 tl verince dayanamayıp tadına baktım. İsminin ihtişamına kanmayın. Mascarpone dedikleri simitçilerde satılan üçgen peynirden bile vasat bir tada sahip. 


İnternetten orijinal tarifi bulmak ise en büyük problem. Her sitede farklı malzeme ölçüsü ve daha da kötüsü farklı malzemeler belirtilmiş. Kimisi süt koyun derken kimisi yumurta beyazı koymuyor. En sonunda bu siteden aldığım tarifle işleme koyuldum. Tiramisuyu yaptıktan sonra kedi dili paketinin üzerinde orijinal tiramisu tarifini bulmam canımı sıkmadı değil. Bu yüzden hiç keyfiniz kaçmasın. Kedi dili aldığınız vakit zaten tarif sorunu çözülüyor.

Püf noktaları: Bu tarifte içine 4 yumurta sarısı koyun diyor ama bence çok fazla. Tadının çok ağır olmamasını istiyorsanız 2 yumurta yeter de artar. Ayrıca ana malzemesine yarım bardak süt konulsa daha iyi oluyor. Sütsüz tiramisu can sıkıcı. Ayrıca yumurta ile mascarpone peynirini karıştırdıktan sonra blender yerine elle çırpın. Son bir öğüt kedi diline çoğu kişi Bailey's ya da badem likörü koymayı yeğlese de hiç biri romun yerini tutmuyor.



Tatlıyı yedik yemesine ama karnımız hala tok değil. Hele hele dün akşamki kuşbaşılı pideyle Adana kebabını aynı anda götüren Vedat Milör görüntülerinden sonra. Vedat Milör etkisini bildiğimden  telefonla Karadeniz Pide Salonu'nu arıyorum. Yer var mı dediğimde. "Abi burası çok fena durumda. Dışarıda sıra var. Malzemelerin çoğu bitti" cevabını alıyorum. Son bir şans Pazar günü açık olup olmadıklarını sorduğumda ise "Normalde açmıyoruz ama bu haftadan itibaren açmak zorunda kalacağız" cevabını alıyorum.


Tüm bu uyarılara rağmen dayanamayıp Vefa yollarına düşüyorum. Aman dikkat semtte aynı isimde başka lokantalar da var. Başında Öz, Has gibi kelimeler olsa da dikkatinizden kaçabilir. Mekan çok sade ve küçük. Garsonlar sizi kapıda karşılıyor. Patron güleryüzlü. Daha dünkü "Tadı Damağımda" programının yankıları sürüyor. Sipariş veriyoruz. Kuşbaşılı pide, meşhur 2,5 tllik sütlaç çoktan bitmiş. Biz de ortaya kıymalı ve peynirli pidelerden söylüyoruz. İkram olarak salata ve bolca közlenmiş biber geliyor. İkramsız pidenin üstünü direkt çizmek lazım. İki pide de 8 tl. Fiyatlar normal. Kıymalısı harika. İlave olarak gelen tereyağından sürüyoruz. Buradaki tereyağının fanatikleri çok. Kilo kilo sipariş verenler oluyormuş.


Kıymalının malzemesi bol hamuru gevrek. Peynirli pidenin peynirini çok beğenmedim. Hocapaşa Pidecisi'nde mest olduğumuz o yoğun imansız peyniri kokusu yok. Sanki araya kaşar da kaynamış. Tatlı olarak taş fırında pişirilmiş kadayıf kalıyor geriye. Utandırmıyor. Fiyat olarak yine makul. Mekan sahibi Kastamonulu. En güvendiği yemek fırında güveç. Vakti zamanında memurluk yaptığından mıdır bilinmez üzerinden mütevazilik fışkırıyor. Güveçin bittiğine üzüldüğümde, "Boşver. Bir dahaki sefere güveç benden olsun" dediğinde yüzümüz gülüyor.

Vefa Bozacısı hemen karşıda! İşte kommensalizme güzel bir örnek

Dışarı çıkınca hava kararmıştı. Sonra en klişesinden Vefa turu yapıyoruz. Bozacıya uğruyorum. Küçün kavanozlarda satılan bozalardan alıyorum. Karşı tarafta leblebiciden ise taze kavrulmuş leblebi. Şansımıza seyyar turşucu hala yerinde. Cebimizdeki leblebileri kütürterek ev yolunu tutuyoruz.


Pazar: İnsanlar Jar Jar'ı neden sevmiyorlar? Trophic Thunder filminde şahane bir tespit vardı. 5 Oscar almış Kirk Lazarus ile, zihinsel özürlü Simple Jack isimli bir genci canlandırdığı rolü ile görmezden gelinen Tugg Speedman’ın ormanda ettikleri sohbet sırasında Lazarus, özürlü rolleriyle alınan ödüllere atıfta bulunduğu “Sean Penn-I Am Sam” tezinde, "Asla tamamen geri zekalı birini oynama" der. "Dustin Hofmann-Rain Man. Karakter geri zekalı görünüşlü ama kürdanları sayabiliyor, pokerde hile yapabiliyordu. Otistik. Geri zekalı değil. Ya da Tom Hanks-Forrest Gump. Donuk ama geri zekalı değil. Tenis müsakabakısını kazanıyor. Nixon'u bile etkiliyor. Sean Penn'e I Am Sam filmini sor. Evine eli boş döndü çünkü tamamen geri zekalıyı oynadı" .


Jar Jar için de benzer bir durum geçerli. Jar Jar, Phantom Menace'de sadece sakar bir karakter oynuyor. Kemal Sunal'ın kıçıyla elli adamı patakladığı sakarlık filmlerinde bile en azından karakter bir kıza aşık oluyordu. Onun peşinden koşuyordu. Ya da Peters Sellers, sadece sakarlık üzerine yapılan filmlerinde bile muza basıp düşme espirilerinin dışına çıkabiliyordu. 

Lucas bunu ilk film biter bitmez gördü ve 2. filmde Jar Jar'a neredeyse hiç süre ayırmadı. Bu işi daha kötü bir boyuta taşıdı. Çünkü şu an aklımızda sadece sakar Jar Jar var. Halbuki 2. filmde karakterinin başka yönlerini de bize bize anlatabilseydi (Aslında en zoru da bu. Çünkü ilk filmde aklımıza o kadar karton bir Jar Jar karakteri kazınmış ki 2. filmde eline ışın kılıcı alsa dahi birinci bölümdeki saçmalıkları unutulmayabilirdi) ya da 3. bölümde karanlık tarafa geçip Gollum-vari kaypak bir karaktere dönse bile daha iyi olurdu. Yeni bir iddia ise karanlık tarafa çoktan geçmiş olabileceğini söylüyor. Buyurun buradan yakın.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Evde Yemek Serisi: Hamburger

Babam, ne zaman hamburger desem "Ekmek arası köfteden ne farkı varki?" diye başlar, Amerikan fast-food kültüründen çıkar. Peki gerçekten ne farkı var? Tabiki temel fark köfteler. Benim içinse hamburgeri bir adım öne geçiren en önemli fark (Ekmek arası köfteyle kıyaslıyorum. Tek başına ızgara köfteyle falan değil, aman dikkat), neredeyse sonsuz çeşitleme yapabilmeniz. Hamburger köftesi genelde sadece kıyma ve baharattan yapılır ve içine başka birşey konmaz. Hatta genelde de et bir kere çekilerek kıyma yapılır. Et sade olunca ona eşlik edecek şeyleri yakıştırmak da daha kolay oluyor. Ve canınız ne isterse (Elma soslu hamburgere bile denk geldim) hamburgerin içine tıkıştırabiliyorsunuz. 

İstanbul'da Ayvalık tostu ekmeği bulabileceğiniz ender fırınlardan
Et ve iç malzemeler konusunda hiç sıkıntı yaşamıyorum tabiki. Ama güzel bir yuvarlak hamburger ekmeği bulmak tam bir sorun. Şu hamburgerciler poğaçamsı, bazen üstü yumurtalı ekmeği nereden alıyorlar ya da kime yaptırıyorlar? Bir mayaya bulaşmamıştım, sonunda kendi hamburger ekmeğimi de yapacağım o olacak. Neyse en azından Beyoğlu Ekmek Fırını'ndan eli yüzü düzgün hamburger ekmeği bulabiliyorum da, Uno'nun köpüğümsü ve yapaylıkta sınır tanımaz ekmeklerinden uzak durabiliyorum. Çok da sevmediğim Komşu Fırın bu işi kotarırdı bence ama onlar da yuvarlak hamburger ekmeği yapmıyorlar. Ekmeği aldıktan sonra dönüş yolunda Beyoğlu-Cihangir bölgesi favori kasabımız Kasabım'a uğrayıp, kaburgadan dana+kuzu kıymamı aldım. Ben az yağlı dana kıymayısıyla (4 birim), kuzu kıymasını (1 birim) karıştırttım. Ben kuzu etinin yağını ve kokusunu seviyorum. Siz isterseniz tamamını danadan çektirebilirsiniz ama çok yağsız olmasın yoksa saman yersiniz. Bir de kıymayı tek sefer çektirin, etle çok oynanmış olmasın. Hedef iki hamburger için 250 grdı, ama tartı 320 grı gösterdi. Porsiyonlar büyüdü! 

Aman birayı unutma!
Neli yapsam, neli yapsam? Seçenek sonsuz olunca karar vermek de zor. Pastırma kesin olacak. Çemensiz tavada kızarmış pastırmayı hamburgere çok yakıştırıyorum. Ama en zoru peynir seçimi. Pastırma ağır, peynir çok aromalı olmasın. Son aldığım suda mozarella ıslak kağıttan biraz daha lezzetli olduğu için Kıbrıslı hellim köftenin üstüne otursun.  


Hamburgerin demirbaşları marul, turşu, domatesten ve peynir-köfte ikilisinden sonra "ıslaklık" için bir kalem daha eklemek lazım. Aslında aklımda mantarlı sotemsi birşeyler yapmak vardı ama biraz da tembellikten ilk göz ağrım kırmızı "etli" biber ve soğan kavurmasında karar kıldım. Hamburgerin katlarına karar verince sabırsızlıktan sinir harbine dönen yapımına başlayalım.


5 dklık yemekleri saatlere uzatan kötü bir huyum var. Klasik bir tarife kafama göre bir şeyler eklemeden duramıyorum. Burada da dayanamadım. Köftenin içine közlenmiş patlıcan ve biberi döküverdim. Hemen bir reklam yapayım. Közlenmiş patlıcana bayılan biri olarak Tat'ın cam kavanozdaki közlenmiş patlıcan ve biberli "patlıcan salatası"nı (Kavanozun üstünde öyle yazıyor) şiddetle tavsiye ederim. Odun ateşinde közlenmiş patlıcan tadına oldukça yakın, çok lezzetli. Deneyin. Dağılmadan köfteye dönelim. Köftenin tuzunu bol tutun. Tuzsuz hamburger köftesi hiç çekilmez. Acıbiberi ve karabiberi de ekleyin. Bir önemli nokta da kıymayla çok oynamamak. Çok fazla yoğurmadan kabaca şekil verin ve bir süre dinlenmeye bırakın.

Fotoğraf flu değil, soğan ve biberin buharı
Hamburgere ıslaklık verecek soğan ve biber kavurmasının benzerini televizyonda "artist" aşçıların birinden görmüştüm. Tabi o, hayatımda göremeyeceğim malzemelerle yapmıştı bunu. Benim versiyonumda soğan ve biberin dışında zeytinyağı, çok az sirke ve ketçap var. Zeytinyağında soğan ve kırmızı biberi hafifçe kavurduktan sonra ketçabı, sirkeyi ve baharatları (Tuz, karabiber ve nane) ekleyip bir süre daha kavuruyorsunuz. Ketçap soğanla birlikte şekerlerinin yardımıyla karamelize oluyor ve lezzeti artıyor. Sonra ocağı kısıp tencerenin üstünü kapatıp, kısık ateşte bir nevi haşlıyorsunuz. Bir 5 dk sonra "yemek" hazır.


Hamburgeri tabakta yalnız bırakmak olmaz. Et dinlenirken, soğanla biber haşlanırken patatesi de aradan çıkaralım. Kızarmış patatesi sevmeyeni ben de sevmem! Ünlü bir gurme (Adını hatırlamıyorum. Hatta kendisini de hatırlamıyorum. Ama söylediğini hatırlıyorum), "En sevdiğim yemek kızarmış patates!" diyordu. Tabi onun bahsettiği patates kızartması, iki kere belli derecelerde yağda kızartılmış ve kızartmalar arası iki gün dondurucuda bekletilmiş bir patates kızartmasıydı. Yağı kızdırmak, başında beklemek, sonra sıçrayan yağları temizlemek ve kalan yağı ne yapacağını düşünmek... Evde patates kızartmak çok maliyetli. O yüzden hamburgerin yanına Almanya'da bir İspanyol restoranında aşçı olan Hasan Abi'den gördüğüm "soğanlı patates kavurması"nı yaptım. Küp küp doğranmış patatesleri az zeytinyağında ve yüksek ateşte rengi değişmeye "başlayıncaya" kadar kavuruyorsunuz. Tam o anda çok da ince doğranmamış (Ya da irice doğranmış!) soğanları ekliyorsunuz. Bir süre yüksek ateşte devam ettikten sonra ateşi kısıp 5-10 dk üstü kapalı pişiriyorsunuz ve patatesiniz hazır. Bu patatesin farklı tarafı soğanları hafif yakmak. Ya da iyice karamelize etmek. Bunun için de pişme sürelerini iyi hesaplamak gerek. Soğan istenilen kıvama geldiğinde patates hala pişmemişse, kömür soğanlı patates yersiniz. Baharatları (Tuz, karabiber ve biraz da kimyon) ve sona doğru bir diş sarmısağı da unutmayın. Sonuç (Bence) mükemmel. Mutlaka deneyin.
  

Soğan ve biber kenarda bekliyor. Patatesin üstü kapandı, olmasına 10 dk var. Et de yeteri kadar dinlendi. Sıra geldi eti pişirmeye. Nihayet geldi. Sabrım zorlanıyor! En iyi dostum dökme tavamı kızdırıp, az da yağlayarak eti yerleştiriyorum (Farkındayım biraz "pornografik" oldu!). Et 160 gr. Ben eti, çekeceğini hesaba katarak, ekmekten biraz daha büyük ve düz şekillendirdim. Biraz daha tombul da (Küremsi) şekillendirebilirsiniz. O zaman içi daha az pişer ve daha sulu olur. Ben simetri "rahatsızlığımdan" onu tercih etmedim. Ben eti çok yüksek ateşte, rengi değişip hafif yanıkları görünceye kadar pişirdim. Size de öylesini öneririm. Ama eğer çok pişmiş isterseniz, diğer yüzünü pişirmeye başladığınızda ateşi kısın ve tavada daha çok tutun. Köftenin yanında pastırma ve hellim de kızardı. Domatesi de ateşe şöyle bir gösterdim.


Et zaten sulu. Soğan ve biberle de ıslaklığı destekledik. Hambugeri daha da sosa bulamaya gerek yok. Bir kata sadece taneli hardal sürsek yeterli. Aslında hardalgillerden "horse radish" (Yaban turbu) bulabilsem, mayonezle karıştırıp onu da kullanmak isterdim ama bulamadım. Katları çıkarken benim tek dikkat ettiğim köfteyi en alta koymak ve en sulu malzemeyi en üste koymak. Bir de unutmadan, ekmeklerin iç yüzlerini de biraz kızartırsanız daha iyi olur. Hamburger hazır. İşin kötü tarafı, bu kadar özenerek ve sabırsızlıkla yaptığınız hamburgeri yemek sadece birkaç dakika sürüyor. Afiyet olsun.

Not 1: Bir sonraki seferde dilimlenmiş domates yerine farklı bir şey kullandım. Bütün domatesin üstüne bir kesik atıp içine bir diş sarmısağı koydum. Üzerine bol tuz, biraz şeker, biraz sirke ve zeytinyağı döküp fırında unuttum (Fırında başka birşey yaparken bunu bir kenarına koyabilirsiniz). Domates en az bir saat kadar fırında eriyor. Sonra bunu ezerek domates yerine kullandım. Hem ıslaklık, hem sos, hem domates. Bir taşla üç kuş.

Not 2: Okan "ilk" hamburger macerasını yazacaktı ama yazmadı. O yüzden ben de yazmıyorum. Belki başka bir yazı da bahseder, ben de altına kendi maceramı iliştiririm.

4the glitch mob - we can make the world stop

8 Şubat 2012 Çarşamba

Minimalist Star Wars Afişleri





Stilini pek sevdiğimiz "Return Of The Jedi" afişinin yaratıcısından konuyla alakalı olmayan ama aynı stildeki yine pek güzel "Evil Dead" afişini de yayına ekledim.


4foster the people - pumped up kicks