31 Mart 2012 Cumartesi

Endülüs Yazıları 3: El Hamra Sarayı

Yıllardır yüzeysel ortaokul tarih kitaplarında resimlerini gördüğümüz, "Endülüs Emevi" uygarlığının zirvesi olarak bir iki cümleyle anlatılan El Hamra Sarayı'nı görmek sonunda nasip oldu. El Hamra, İspanya'da hüküm sürmüş son hanedan Nasriler'in (Emeviler değil) Granada merkezli emirlerin sarayı olarak 13. yüzyılda inşa edilmişti.


Saray dedikse, bir binadan ibaret değil elbet. Zira El Hamra'nın alamet-i farikası öncelikle bütün şehre hakim konumundan ve sonra da enfes bahçelerinden, gürül gürül akan su kaynaklarından geliyor. Bakınız elçilikteki görevini sürdürürken sarayı ziyaret eden Yahya Kemal ne yazmış:

"Elhamra'ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken hârikulâde bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış;nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor."



Gerçekten de bölmeden bölmeye geçtikçe artan bir şaşkınlık var. İslam uygarlığının zirvesini yalnızca akıl almaz süslemeler ve işlemeler değil, ama sıralanmış nar ağaçları (Granada'nın ismi Latince nar, Granatum'dan gelir), aslanlı çeşmelerden akan soğuk sular ve kurak bir iklimin hiç hissedilmediği büyüleyici bir serinliktir bence.






















Elbette UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine dahil olmadan önce saray bir harabe yığınından ibaretmiş. 19. yüzyıla kadar çok sayıda oryantalistin gelip beleşe kaldığı ve şevkten kendinden geçtiği, Granada Romanları'nın mesken tuttuğu (Hatta Franco döneminde siyasi kaçakların da saklandığı rivayet ediliyor) El Hamra, bugün geçmişinin görkemini tamamiyle yansıtıyor.

İslam uygarlığının altın çağını simgeleyen bu sarayda her şey şahane değil. Özellikle tarihin en berbat birlikteliklerinden Kastilya Kraliçesi Isabella ve Aragon Kralı Ferdinand'ın evliliği İspanyol milli birliğini sağladığı gibi Endülüslü Müslüman ve Yahudilere korkunç bir yıkım getirmiş. Bu beş para etmezlerin torunu Carlos I'in (Karl V, bu zat aynı zamanda Alman İmparatoru olduğu için bizde Şarlken adıyla bilinir, Kanuni'nin başbelasıdır) El Hamra'ya ek olarak yaptırdığı bir saray vardır ki, büyük kepazeliktir.




Zira, o ince, nakış gibi dokunmuş yapılar arasından bir anda karşınıza çıkan, boğa güreşi arenası ve Ankara adliyesi karışımı bir bina (Üstelik Rönesans'ta, allah belanı vere!) insanın canını sıkacak yegane şey El Hamra'da. Saraya ancak belli saatlerde giriş var. Bunun için rezervasyon yaptırmanızı şiddetle öneririm. Yine bir tavsiyem, öğleden sonra gidin. Zira sabah turu biraz daha kısa. Sarayı ve bahçelerini gezmek için optimum süre 4-5 saat.

Şarlken'in boktan sarayı

28 Mart 2012 Çarşamba

Bisiklet Seven Piliçler



Tarantino'nun en sevdiğim filmi olan Jackie Brown'un enfes sahnelerinden biridir silah seven piliçler (Chicks who love guns!) bölümü. Filmin baş kahramanı Ordell'in (Samuel L. Jackson) izlediği bu reklam filminin en komik tarafı ise her şeyin gerçek olması. Jackie Brown'daki gibi, Amerikalılar'ın erkeksi aletlerle uğraşan kadınlara bayıldığını bildiğimden, Google'da "girls on bike" veya "chicks on bike" gibi aramalar yaptığımda, motosikletin üzerinde öpücük yollayan çıplak hatunlar çıkabileceğini tahmin etmiştim.



Herzaman sıradan yaşamın simgesi olmaya çalışan bisiklet de sonunda çark etti. Bisiklet son günlerde New Yorklu moda tutkunlarının yeni aksesuarı haline geldi. Öyle ki, kadınlar yüksek topuklu, mini etekli, evcil hayvanlı, çocuklu olmalarına aldırış etmeden bisiklete biniyorlar. Bu akımla ilgili “bicycle chic gains speedadlı yazıya linkimizden ulaşabilirsiniz. Aşağıda birkaç tane bisiklet seven fıstık derlemesi yaptık. Hem şöförün hem de bisikletin güzel olmasına dikkat ederek listemizi oluşturduk. Buyurun buradan yakınız.

İlk temamız şıklık;








Biraz da "celebrity";


Azıcık sanat;


E biraz da görsellik;


23 Mart 2012 Cuma

Evde Yemek Serisi: Calzone

Evde yemek serimiz calzone ile tüm hızıyla devam ediyor. Kaz Dağları'nın Jamie Oliver'ı blog yazarımız İmerhan'ın hamburger yazısı yoğun alkış almıştı. İmerhan şu sıralar evde tirit yapımı ile uğraşıyor. Ayrıca bir diğer blog yazarımız Adil ise en iyi çılbırı elde etmek için sabahtan akşama kadar yumurta kırıyor. İçine sinen bir çılbır yaptığı vakit bizlerle buluşacak. 


Calzone ve pizza. Bu iki hamur işini hazırlarken, hamur, sos ve malzeme önem sırasına göre hareket ediyorum. Bu nedenle daha önceki pizzalarımı fırından aldığım hamurdan yaparken, bu sefer elde yapmayı tercih ettim. Ekmek hamurunun mayası pizza hamurundan biraz daha fazla olduğundan pizza biraz kalın olabiliyor. Bu yüzden evde uzun süre mayalanmamış hamurdan pizza yapmayı denedim. Sos ise her zamankinden daha katı oldu. Ayrıca hamur biraz kıtır olsun istediğimden yarıya yakın kepek unu kullandım. 

Calzone içi
Domatesleri küp küp doğrayıp zeytinyağında kavurduktan sonra iki diş sarmısak ve kuru fesleğen ekledim. Carrefour'da taze fesleğenin bir tutamı 5 tl olunca kuruyla yetinmek zorunda kaldım (Nedir bu fesleğenin fahiş fiyatına olan hoşgörü? Hepi topu nane ile kuzen, reyhan ile kardeş değil mi bunlar? Kişniş ve maydonoz meselesine ise sonra gireceğim).



Sos pişmeye yakınken az tuz ve karabiber ilave ettim. Sosun kıvamının her zamankinden daha koyu olmasını istediğimden biraz daha fazla pişirdim. Çünkü calzoneye çok cıvık sos kullanırsak, ilk ısırıkta sıcak domatesin elimi ayağımı yakacağında emindim (Bilen bilir sıcak domatesin gazabı kezzaptan beterdir). Hoş, çok pişirmeme rağmen yine de domates sosu akıp, elimi ayağımı ve damağımı yaktı.


Hamuru elle basitçe açıp, sosu yaydıktan sonra, geriye kafanıza göre malzeme koymak kalıyor (İlk iki kriter güzel olunca malzeme kontejanında lor, hatta en adi kaşar bile konsa yemek sırıtmıyor). Hepsini sabah kahvaltısında yiyeceğimden ben peynirin dışında malzeme koymadım. Fakat içine küçük küçük doğranmış mantar ekleseymişim tadı daha lezzetli olabilirmiş. Peynir olarak ise mozarella ve mihaliçi denedim.


Artan hamurla ise buzdolabında bulunan peynirlerin kırmasından oluşan yerel bir quattro formaggi denedim. Gorgonzola, mozarella, parmesan ve ricotta peynirinin yerine mozarella, mihaliç, hellim ve kokulu peynir kontejanını doldurmak için dolapta beklemekten sararmış Bergama tulumunu ekledim (Beş peynir mi oldu?). Sonuç calzoneyi gölgeleyecek kadar iyiydi.

Dikkat sıcak domates!
Not: Orijinal quattro formaggiyi tarifine uygun yapmaya kalkarsanız, İmerhan'ın hamburgerinde olduğu gibi, bir pizzayı minimum 20 tlye mâl edersiniz. Bu bizim gibi alt-orta sınıf çalışan kesim için kaldırılabilir bir maliyet değil. İtalya'nın varoş peynirlerinden, nâm-ı diğer İtalyan loru ricottayı bulabilseniz bile fiyatı canınızı sıkabilir. Ricottayı lorla geçiştirip, BİM'den yarım kilosunu 5 tlye mal ettik diyelim. Mozarellayı da kaşarla ikame edip (Yazıklar olsun!), parmesanı da Kars gravyeri ile oyalayalım. Asıl sorun gorgonzola gibi aroması çok yoğun olan bir peynirin muadilini bulmakta. Ne Van otlu peyniri (Hem içindeki otların fırında yandıktan sonra ne hale geleceğini kestirmek de zor), ne de Bergama tulumu bu işle başedemiyor. Ben çözüm bulamadım. Önerisi olan?

21 Mart 2012 Çarşamba

Güncel


31 Mart'ta İstanbul Film Festivali başlıyor. Bu seneki favorilerimiz arasında yıllara meydan okuyanlar köşesinde Sokurov'un "Faust" filmi, klasikler kontejanından Alan Parker'ın başyapıtı "Pink Floyd The Wall", Scorsese'nin 70'lerdeki başyapıtları arasında kaybolup gitmiş "New York New York" ve Köpekdişi filmiyle iki yıl önce festivalde aklımızı başımızdan alan Yorgos Lanthimos'un son filmi "Alpler" var.


Haftanın sergisi kontejanında ise yüksek beklentiyle gittiğimiz Abdi İbrahim firmasının sponsorluğunda Singapur'daki dünya prömiyerinin hemen ardından Türkiye'ye gelen "Van Gogh Alive" var. Fakat sergi duvara yansıtılan dev Van Gogh resimlerinden öteye gidemiyor. Afişte, ressamın meşhur "Arles'te Yatak Odası" resmindeki (Üç boyut katarcasına) sandalyeye oturan adamı görünce gerçeküstü bir deneyimle başbaşa kalacağımızı düşünmüştük. Fakat fena halde yanılmışız. Blog yazarımız ve sanat sevici dostumuz Adil'in önerisini dinleyip "Rembrandt Ve Çağdaşları" sergisine gitseymişiz en azından bir adet Vermeer tablosu görerek konu komşuya hava atarmışız. Çok yazık.



Haftanın eyleminde ise "Taksim Dayanışması" başroldeydi. Eyleme katılımın çok olması sevindirici olsa da  bir kişiye 1,5 polis düşüyordu.


18 Mart 2012 Pazar

Emir Kipleri


Ye: Sucuğun pabucu dama atıldı! Arkadaşım bir sabah elinde koca bir Şütte torbasıyla gelene kadar bu köpek ayartan sosislerden haberim yoktu. O gün çok etkilenmiş ama akşamdan kalmış olmanın etkisiyle olsa gerek çabucak da unutmuştum. Aklıma geldiğinde ise sadece hafta sonu getirdikleri için bir türlü Şütte'yle senkronu tutturamamış, uzun süre alamamıştım. Ama bir hafta sonu (Artık çoğu zaman bulunuyormuş bu arada) denk getirip burnumda tüten lezzete kavuştum. Bahsettiğim Şütte'nin kendi imalatı "taze sosis"i. Almancı akrabaları olanlar EgeTürk sucuklarını mutlaka hatırlar. Sosisi de ilk yediğimde hemen "Alamancı" anneannemler geldi aklıma. Sosisvari sucuk tadı vardı EgeTürk'de. Bunda da sucukvari sosis tadı var. Baharatı (Karabiber yoğun), yoğunluğu, kabuğunun çıtırlığı... Herşey tam yerinde. İngiliz kahvaltısı "görüntüsünü" beğeniyorsanız, fasulyenin yanına da en çok bu sosis yakışır. Ben bu sosisi alınca yanına hemen "easy egg" (Niye easy egg demişler en ufak fikrim yok. O kadar da "easy" değil) yapıyorum. Yani iki tarafı yağda kızarmış, sarısı sıvı kalmış yumurta (Nasıl bir tanım bu ya?!). Büyük sucukçu ve pastırmacı Okan'a da ballandıra ballandıra anlatmıştım. O da denemiş ve sanırım bana da harfiyen katılıyordur. Şütte Taksim Balık Pazarı'nda. Taze sosisin kilosu iyi bir sucuk kadar, 36 tl. Mutlaka deneyin. (İleride avcı atıştırmalığı "füme sosis" yazısı da gelebilir)
İmerhan


Bir de yumurtayı kesmiş, sosisi sarısına bandırdığım fotoğraf vardı ama ayıp olur dedim, koymuyorum
Dinle: Dikkatımız çok çabuk dağılıyor. Konsantrasyonumuz çok zayıf. Emir kiplerinin bu kısmı 2011'de Kimbra piyasaya yeni çıktığı zamanlardan beri taslakta bekliyor. "Heh bu hafta koyalım" derken, Okan yine bir pideciye gidiyor, beyin yerine midemiz çalışmaya başlıyor ve güncel bir sürü olayı kaçırıyoruz. Neyse. "Ne yiyelim?"den sonraki en favori sorularımızdan biri de "Ne dinleyelim?". Dinleyecek yeni birşeyler bulmak ve kürkçü dükkanına (Pink Floyd, Velvet Underground, Queen...) kısa bir süre de olsa dönmemek için zorlama denemeler de yapıyoruz. Bir ara Amerika'nın 52 eyaletine 52 şarkı yapan (Ya da yapıyor olan), muhafazakar şarkıcı Sufjan Stevens'a bile sarmıştık (Kötüydü demiyorum, iyi şarkıları vardı ama bizimki "zorlamaydı"). Yine bu denemelerden birinde Yeni Zelandalı (Okyanusya'ysa at sepete!) Kimbra'ya denk geldim. Önce "settle down" klibindeki kıpırtı dansı, sonra Sing Sing Stüdyoları'ındaki canlı performansı ve de güzelliğiyle (Ya da önce güzelliğiyle!) gönlümü çaldı. Albümünü aldım. Ama canlı performansı daha da iyi ve eğlenceli. Nina Simone "cover"ı "plain gold ring" şarkısının canlı kayıt versiyonu aşağıdaki videoda. Hareketlere dikkat! (Şu sıralarda da Gotye'ye eşlik ettiği süper şarkı "somebody that i used to know" tvde pek bir dönüyor)



Bir de yine taslakların derinliklerinden çıkan 2011'den kalma Kasabian ve Arctic Monkeys'in yeni albümleri var. Arctic Monkeys ve Kasabian, bütün albümlerini ve şarkılarını dinlediğim ender gruplardan. Arctic Monkeys'in yeni albümleri "Suck It And See" çıkınca "dinleyecek yeni bir şey çıktı!" diye sevinçten D&R'a koşmuş (Öyle kollarımı iki yana açıp ağzım kulaklarımda falan koşmadım tabi), albümlerini bulamayınca da Youtube'den dinlemek zorunda kalmıştım. Ama bu hayırlı olmuş, beğenilecek bir şarkı bile bulamamıştım. Bundan önceki albümleri, hatta Alex'in ikinci grubu Last Shadow Puppets'ın albümü ve hatta ve hatta LSP'daki ortağı Miles Kane'nin albümü bile bu kadar iyiyken son albümleri nasıl bu kadar kötü olur?! "And i see, it sucks!". Bir de Arctic Monkeys'i "Rock'n Bond"un devamında yeni Bond şarkısı için aday göstermiştim (Kime?). Yazık oldu derken bir başka İngiliz Kasabian, Velociraptor ile piyasaya çıktı. Aynı hayal kırıklığını yaşar mıyım derken, Kasabian yüreğime su serpti. Özellikle "days are forgotten" ve "re-wired" şarkıları harika. Bond'a bir aday daha. Bu da İngiliz.
İmerhan


(Tekrar) Ye: Küçüklüğümden beri tekzip yazmaya meraklıydım. Ortaokulda çıkardığımız mizah dergisinde her sayıda birilerine iftira atıp ardından tekzip yayınlamaya pek bir hevesliydim. Fakat bu yazı daha önce "en azından yorumlar bölümünde" kötülediğimiz Girandola Dondurmacısı'na yapılan bir tekzip niteliğinde olmayacak. Diğer blog yazarlarımızın fikir ve görüşlerine saygılıyız. İmerhan'ın geçen yıl yayınladığı İstiklal Caddesi'ndeki Tereyağcılar yazısına harfiyen katılsam da, bir okurun (O da Orkun) kendisine Girandola'yı önermesi üzerine burayı yermesine pek bir anlam veremedim. Tüm önyargımla geçen hafta buraya gittiğimde beklentimin çok üstü bir tatminle döndüm.



Nedenine gelince. Bir kere burası daha önce övdüğümüz Ali Usta'nın dondurması kadar kıvamlı. Ayrıca yine başka bir yazıda tadının yoğunluğuna aşık olduğumuz Yaşar Usta dondurması kadar da aromalı. Yaşar Usta'nın aromasına aşık olsak da "kaliteli mey-buz" kıvamı canımızı sıkıyordu. İşte bu iki dondurmanın güçlü yanlarından oluşan Girandola bizi ilk kaşıkta tavladı. Dondurma çeşitlerine gelince. Muhafazakar tercihleriyle ünlü küçük kuzenim karamel ve çikolatalı dondurmaları seçerek bizi yine şaşırtmadı. Dondurmada deneysel takılmayı seven büyük kuzenimin tercihi ise (Beyrut'ta mango, ananas ve papayalı dondurmaları seçerek hepimizi hayrete düşürmüştü) "mojitolu"dan yana oldu. İtiraf ediyorum en başta "mojito aromalı dondurmayı ancak züppeler yer!" desem de kuzenimden tırtıkladığım bir kaşık fikrimi tamamen değiştirdi. Kendi naçizane seçimim ise kan portakalı, balkabağı, tarçın-elma (Sanki içinde üzüm vardı) oldu. Kan portakallısı Yaşar Usta'nın sorbelerine bir cevap niteliğindeydi. Balkabaklısının yoğun aromasını çok beğensem de günün vurgunu elma-tarçın oldu. Kuzenlerimin kaşıkla tırtıklamasını bertaraf edip tümünü kısa zamanda sıyırdım. Ayrı ayrı tarçın ve elmaya bayılmasam da "kollektif ruhun" dondurmadaki en güzel örneğine bunda rastladım. Fiyatlar ortalamanın üstünde. Bir topu 3 tl.


Girandola'nın hemen yanında bulunan Bordum Mantı'ya gelince. Balıkesir yöresinde tavuklu mantıyı kızartarak da yaparlar. Hiç yemesem de yiyenlerden duyduğum kadarıyla tadı epeyce lezzetliymiş. Bodrum Mantı'nın da spesiyali "Feriye" isimli kızartma mantıları. Tadına bakma fırsatım oldu ve hiç beğenmedim. Hatta güç bela bitirdim. İçli köftenin de haşlamasını kızartmasından çok sevdiğim gibi, mantının da haşlamasını yeğlerim. Yahya Kemal'in lafını çarpıtarak, "Bodrum Mantı'nın en güzel tarafı Girandola'ya dönüşüdür" diyebiliriz. Ne de olsa mantının üstüne (Üstelik kızarmış) yenilebilecek en güzel şey hafif bir tatlıdır.
Okan



Oku: Bir ara "graphic novel"lara sarmıştık (Neye sarmadık ki?!). O zamanki favori çizgi romanlarımızdan "Blankets"in yazarı Craig Thompson'un son çizgi romanı "Habibi", öncelikle muhteşem kapağıyla sizi kendine çekiyor. Hikayesi de oldukça ilginç. Masalsı bir islami dünyada, Mısır'da geçen bir hikaye. Temelde bir aşk hikayesi. Ama şiddet ve seks de oldukça yer kaplıyor. Mutlu sonla da bitmiyor. Galatasaray Lisesi'nin arasından aşağıya doğru salının, Goethe'yi geçince sağda Gon'da bulabilirsiniz. Fiyatı biraz yüklüce (35$) ama değer. Bir de bugün (Pazar günü) Gon'da diğer favori çizgi romanlarımızdan "Maus"a da rastladık. Nazi farelerin hikayelerini okumak isterseniz onu da listeye ekleyin.
İmerhan

4kate bush - nocturn

12 Mart 2012 Pazartesi

Pamuk Usta'dan Sergey Bubka'ya Sıradışı Cumartesi

Okan: Sıradışı cumartesiden önce sıradan bir cuma günü blog yazarımız İmerhan'a gelen ihtarnameyle sarsıldık. Aşağıda da göreceğiniz gibi 2010 yılında internetten indirilen bir film için 495 tlnin bir banka hesabına yatırılması istenmiş.

Evet İmerhan söz sende. Başına böyle bir felaketin geleceği belliydi. Amerika'da olsan bu kadar bile uzun dayanamazdın. Bize ihtarnamenin ayrıntılarından biraz bahsedebilir misin?


İmerhan: Evet oldukça komik. Bir taraftan da sinir bozucu. Biraz araştırınca DigiProtect'in bu yasal dayanağı olmayan, tehditvari ve "haraç" ister gibi tavrının hiç de etik olmadığını ve avukatlarının başına iş açabileceğini gördüm. Kısa bir şaşkınlık ve "tam da sırasıydı" tepkisinden sonra avukat olan ablamın da yardımıyla hemen rahatladım. Neyse, bu "ihtarname olmayan" ihtarnamelerden gelen varsa bu linkten gerekli bilgileri alabilir.

Adı pamuk kendi pamuk
Okan: Cumartesi günü ise tam mesaili Dünya Salon Atletizm Şampiyonası'nı izlemek üzere erkenden kalktık. Sabah 10'dan akşam 9'a uzun bir mesai olacaktı ve her uzun mesaide yapılması gerektiği gibi sıkı bir kahvaltıyla başlamalıydık güne. Öyle Avrupa tarzı kruvasan ve kahveyle dünya şampiyonasını bir saat bile kaldıramazdık. Biz de Güneydoğulular'ın tarlaya gitmeden önce yaptıkları sıkı kahvaltılardan ilham alarak Aksaray yoluna koyulduk. Hayır sabah sabah ciğer dürüm yemeyeceğiz. Hoş, yesek de hiç fena olmaz ama bugün İSKİ binasının hemen arkasında bulunan Huzur Kıraathanesi'nin önüne konuşlanmış Pamuk Usta'ya uğramak niyetimiz.

2 tlye protein ziyafeti
Pamuk Usta'nın uzmanlık alanı Antep (Bilhassa Nizip) ve Urfa'da hayli popüler bir kahvaltı olan nohut dürüm. Tadı, İmerhan'ın evde yemek serisinde yaptığı ekmek üstü nohutu andırıyor. Usta, tezgahının altında üzeri örtü ile örtülü sıcak nohutları tırnak pidesine yerleştirdikten sonra, ince kıyılmış maydanoz, pul biber, sumak ve limon tuzu ile süslüyor. Bu sıkı dürümle akşama kadar tarlada çapa yapıp harmanı kaldırabilirsiniz. Ama bizim gibi şehir züppeleri için dürümün yarısı bile insanı doyurmaya yeterli. Hele hele içecek kontenjanınızı Huzur Kıraathanesi'nde çay içmek yerine kutu kola olarak harcarsanız doyma süreniz daha da kısalacaktır. Bu dürümü yer yemez aklıma gelen ilk şey "Keşke öğrenciyken burayı bilseydim!" oldu.

İmerhan, cumartesi günü saat sabahın 8 buçuğu ve seni İSKİ binasının önünde taşa oturup nohut dürüm yerken görüyorum. White Mill'de kahvaltı edecek paran mı kalmadı? Ne bu hal?


İmerhan: Senelerdir konuştuğumuz nohut dürümü nihayet yiyebildik. Hijyen açısından zirvede olmasa da Pamuk Usta adı gibi pamuk. Fotoğraf çekmek için izin istediğimizde, "Nerede yayınlayacaksınız? Aman iyi yazın ha. Benim de internet sitem var." deyince anladıkki Pamuk Usta bu konularda tecrübeli. Zaten son zamanlarda İstanbul'da salaş lezzet mekanları pek bir moda oldu. O yüzden burası White Mill'den daha "havalı" sevgili Okan! Blogcular (Bizden bahsetmiyorum) ve Milör sağolsun. Betondan soğuğu yiyip, dürümleri lüplettikten sonra istikamet Ataköy.


Okan: Saat 10 olmadan çok merak ettiğimiz Ataköy Atletizm Salonu'na varmıştık bile. Şampiyonaya yetişecek, yetişmeyecek dedikoduları arasında (Türkiye'deki her şampiyonada olduğu gibi) salon güç bela tamamlanmaya çalışılmıştı. Vardığımızda ise gördüğümüz manzara karşısında şok olduk. Çirkin polis barikatlarıyla toprak yol yapılmış. Bu yol sağlı sollu inşaat atıkları ve klima gürültüleri arasından salonun girişine kadar ilerliyordu. Binanın dışının zevksizliği bir yana (Bilhassa cam ve ucuz kaplamalı yüzeyi) içerisinin basıklığı ve çirkinliği midemizde kramplara sebebiyet verdi. Şampanya rengi duvar boyaları, daracık koridorlar Dünya Atletizm Şampiyonası'ndan ziyade Gençlik Ve Spor Bakanlığı'nın düzenlediği "Ortaokullar Yarışıyor" organizasyonuna daha çok benziyordu. Kişi başına düşen polis miktarının yoğunluğu ve üzerinizi didik didik aramaları ise derbi maçı hissiyatı yaratıyordu.

Evet İmerhan. Hıncal Uluç çoktan ortalığı velveleye vermiştir ama bir de senden dinleyelim.  



İmerhan: Sen girişten bahsettin, ben de bahsedip daha da sinir bozmayayım. Ortalıkta "İnsan üstü gayretle şampiyonaya yetiştirildi. Başbakanımız sağolsun!!!" lafı dolanıp duruyor. Neden aylar boşa gitti de, proje son 80 güne sıkıştırıldı? Neden Sinan Erdem'de yapalım tartışmasıyla vakit kaybedildi? Salon komplike bir mimari harikası olur da, proje ve çizim aşaması uzun sürer. Salon, Gençlik Ve Spor Bakanlığı'nın tozlu raflarından çıkmış standart projelerdeki gibi. Gerçi "havalı" bir kaplaması var. Salonun iç düzenlemesi ise en basiti. Çünkü bunu bütün dünyada yapan firmalar var ve yöntem belli. Salonu yapınca adamlar gelip kuruyor, o kadar. O da bahane olamaz. Bu kadar negatif olmamım nedeni bir çok organizasyonu sırf yapmış olmak için yapmamız (Maalesef hükümetler politika adına rasyonel davranamıyorlar). Öyle olunca da elimizde şimdiden demode olmuş ve geliştirilmesi, sıfır yapmaktan daha masraflı olacak bir sürü tesis oluyor. Bu salon, yıkımı pek seven Amerika'da olsa şampiyonadan sonra hemen yıkarlardı. Neyse yine de inşallah bu tesis çocuklara ve gençlere kullandırılır da çürüyüp gitmez (Bizde "eskir" diye kullandırmamak pek makbuldür. Kızılay kış çadırlarını, daha yeni, eskimesin diye Van'a göndermemiş depolarda çürümeye bırakmıştı).


Okan: İçeri girip, dik merdivenleri zorla tırmanıp müsabakalara kilitlendiğimizde ise herşeyi unuttuk. Başta koşu müsabakaları olmak üzere, canlı atletizm izlemenin keyfinin bambaşka olduğunu öğrenmiş olduk. Sportif müsabakalardaki uğursuzluğumu daha önce anlatmıştım. Ama bu sefer bir dünya rekoruna ve salon şampiyonalarında Türkler'in aldığı ilk iki madalyanın ikisine de şahit olmamız (Hem de inanılmaz bir mücadele sonucu) şeytanın bacağını kırdığımın göstergesiydi.

Uzun mesafe koşularda yapılan taktikleri, atılan dirsekleri ve sıkıştırmaların haddi hesabı yoktu. Öğrendiğimiz bir diğer şeyse uzun atlamacı bayanların ne kadar güzel olabileceğiydi. Peki favorin hangisiydi? Söz tekrar sende İmerhan. 

Hitler'in yeğeni (!) Alman yüksek atlamacı Spank. Arkada Suriyeli Ghazal

Ataköy'de bir melek
İmerhan: Girişteki olumsuzluklar Klishina'yı görünce bir anda silindi. Atletizme küçüklükten beri ilgim olduğundan zaten uzun ve yüksek atlamacılara karşı bir zaafım var. Ama onları canlı görmek bambaşkaydı. (Biraz seksist oluyor ama) Sağlık ve enerji fışkıran sporcuları canlı görmek insanı kendine getiriyor. Suriyeli yüksek atlamacı Majed Aldin Ghazal şampiyonanın en "gaz" ve eğlenceli isimlerindendi. Sabah seansında tribünler yarı yarıya doluydu diyebiliriz. Yabancı seyircilerin, sporcu yakınlarının ve beden hocalarının çokluğu da dikkat çekiciydi. Sabah kahvemizi salonda içme umudumuz ise sabah seansında sıcak hiçbir içeceğin "satılamaması" sebebiyle yemekten sonraya kaldı. Sabah seansını göz açıp kapayıncaya kadar bir solukta bitirdik. Saat oldu 1. Karnımız açıktı.

Mesut, kes o bıyığı!
Okan: Nohut dürümün etkisi hemen geçmese de ileride acıkacağız (!) korkusuyla öğlen arasında tekrar Bakırköy yolunu tuttuk. Taktiksel bir hata yapıp yine ekmek arası atıştırmayı tercih ettik. Fakat en azından İstanbul'un en iyi fast food dönercisi Bom Bom Büfe'ye yönelerek hatamızı biraz olsun yumuşattık. Bloğumuzun ilk zamanlarında Bom Bom Büfe hakkında kısa bir yazı yazmıştım ama burayı bize tanıtan İmerhan'ın ağzından bir kez daha dinleyebiliriz.

İmerhan bize meşhur bomburgerin arasında salam yerine tavuğun olduğu, ekmeğinin uno ekmeğine benzemediği, şef garson Mesut'un bıyık bırakmadığı güzel Bom Bom günlerinden bahsedebilir misin?


İmerhan: Bom Bom hala açık ara İstanbul'un en iyisi. Morgül maceramızı hatırlarsın Okan. O kadar övgü niyeymiş anlayamamıştık. Dünyanın en vasat ekmek arası dönerlerindendi. Senin gittiğin ve yazdığın diğer ekmek arası dönerciler de (Ne kadar zorlasan da), çok da itiraf etmesen de Bom Bom'a yaklaşamamışlardı. Ki senin de dediğin gibi eskiden bomburgerin içinde bir de haşlanmış tavuk vardı. İlk yediğimdeki lezzet hala aklımdadır. Hatta sandviç arası tavuk ızgara da ıslaklığı ve yumuşaklığıyla harikaydı. Ama tavuğun çok da tutulmamasından ve maliyet kaygılarıyla şimdi bomburgerde salam var ve tavuk ızgara yok. Bom Bom'un diğer alameti farikası ekmeği de anlaşmazlıklara kurban gitmiş. Maalesef şimdi unovari ekmek kullanıyorlar. Ama hala açık ara en iyiler. Bir cümle de şef garson Mesut'a. Eğer bir gün bir restoran açarsam Mesut'un önüne açık çeki (!) koyarım gel çalış diye. Bir de hatırlatma; Bom Bom'un fiyatları normalden biraz pahalıdır, aklınızda bulunsun.


Okan: Öğleden sonra gündem yine çok yoğun. Alman atletizminin düşüşü (Ah nerde o Doğu Almanya günleri!) İlhan Tanui Özbilen'in şahane 1500 mücadelesi ve akabinde gelen gümüş madalya. Ardından birbirinden güzel yüksek atlamacılar (Hele hele o İsveçli), Bubka'nın profilden Atatürk'e benzerliği ve en önemlisi kürsüye tek başına gelen 35 kez dünya rekoru kıran Bubka'nın aksine, 10 koruma, 5 müsteşar, 4 danışman ve 20 yalakayla beraber kürsüye çıkan spor bakanımız Suat Kılıç'ın sevimsizliği.

İmerhan.

Ah Ebba ah!
Türkiye'nin de yarıştığı 4x400 erkekler bayrak yarışı
İlhan çok iyi yarıştı
İmerhan: Akşam seansı çok hareketliydi. Madalya aldığımız iki 1500 yarışı da inanılmaz çekişmeli ve heyecanlıydı. Bir ara Okan heyecandan "Lan!" deyip şöyle bir kolumu bile sıktı. Bu yarışlarda seyircinin katkısını da küçümsememek lazım. Bu arada Büyük Britanya olimpiyat tanıtımlarına burada da devam ediyordu. GBRlı atletleri destekleyen adadan ya da başka ülkelerden çok sayıda seyirci grubu vardı. Yüksek atlamacı İsveçli büyüledi. Suat Kılıç "sevimliliği (!)" ile şampiyonaya renk kattı. Ama şampiyonanın en güzel anlarından biri Sergey Bubka'nın madalya vermek için sahneye çıktığı andı. Ben dahil herkes fotoğraf çekmek ve imza almak için kürsüye çullandı. Günün sonunda, girişteki olumsuzluklara, can sıkan polis bolluğuna ve salonun kötü fiziksel yapısına rağmen "içerik" olarak oldukça tatmin edici ve başarılı bir şampiyona oldu. Canlı atletizm seyretmenin de televizyondan kat be kat daha eğlenceli olduğunu tecrübe etmiş olduk. Aşağıda uzun günden bir kaç fotoğraf.

Sergey Bubka


Okan: Aynı anda beş müsabakayı takip etmenin yoruculuğunun ardından yarışlar ve ödül türenleri akşam 9 gibi sonlandı. İçimiz ekmek arası bilmem nelerle o kadar kurumuştu ki salondan çıkar çıkmaz birbirimize sorduğumuz ilk soru "Ne içelim?" oldu. Ataköy gibi bir yerde bu soruya cevap veremeyeceğimizi bildiğimizden dönüş (Beyoğlu) yolunu tuttuk. İstiklal'e vardığımızda sağlı sollu dükkanlar bizi dürüm, ıslak hamburger, köfte ekmek gibi yanlış kararlar almaya zorlasa da önünden geçtiğimiz Lades Lokantası'ndan gelen şahane kokular bizi günün en isabetli kararını vermeye zorladı. Şehriyeli tavuk çorbası!


Her ne kadar makbul olmasa da ben tavuk çorbasının un ile terbilyelenmişini daha çok seviyorum. Ama soğuk havanın ve içindeki tavuğun bolluğuyla Lades'in tavuk çorbasını bayıla bayıla höpürtdettim. İmerhan ise sabahtan beri yediği kuru öğünlere bir çentik daha atmak için hemen akabinde tavuklu pilavını söyledi.

Evet İmerhan, eve gidip sucuklu tost (ketçaplı) yediğin söyleniyor. Bu kadar kuru yemeği hazmetmek için neler yapıyorsun? Mikrofon tekrar senin.



İmerhan: Öncelikle çorba fikri benden çıktı. Hastalanmaya başlamanın (Ki şu anda ciğerlerim sökülüyor) verdiği içgüdüyle çorbaya yönlendik. Çok da iyi etmişiz. Lades zaten menemeniyle favori mekanlarımızdan. Malzeme bolluğu konusunda da İstanbul'da rakipsiz. Ayrıca pastırma ve sucuklar Namlı'dan. Kuru yemek konusuna gelince o konuda kimse seninle aşık atamaz. Blogda yazdığın yerler dışında nerelerde, nasıl kuru şeyler yediğini ben bilirim. Burada açıklamayayım okurken bile yanında üç şişe kola içmek gerekir kuruluğu bastırmak için.

4david bowie - starman