29 Haziran 2012 Cuma

Zagreb Tatlı Turu

Zagreb tatlı turu yazıma Gaziantep gezimin hemen akabinde başladığımdan olsa gerek üzerimde bir şevksizlik var. Antep'te yediğim baklavaların etkisinden hala kurtulamamışken (İnternetten baklava siparişi vermemiz an meselesi) klavyenin başında Zagreb'de yediğim tatlılara odaklanmak çok zor. 


Tüm Orta Avrupa şehirlerinde olduğu gibi Zagreb de pasta çeşitliliğiyle heyecan verici bir şehir. Şehirde yemek çeşitliliği çok fazla olmadığından kısa sürede öğünü tatlıyla geçiştirme yolunu seçebiliyorsunuz. Hırvalar "slasticarnica" denen bizdeki pastane benzeri mekanlarda Bulut Aras'ın Sultan filminde dediği gibi "Arasıra sosteye karışmayı" çok seviyorlar. Haftasonu bu dükkanlar hınca hınç doluyor. İlk durağımız çoğu Zagrebli'ye göre şehrin en iyi dondurmacısı Vincek. Her dondurma tadımımızda bizim Maraş dondurmasıyla sidik yarıştırma adetimi burada devam ettirmeyeceğim.



İlk dondurmamız vanilyalı. Tadı İstiklal'in tünel tarafındaki dondurmacılardan hallice. Ertesi gün orman meyveli ve portakallıyı deniyoruz. Galiba tıpkı Girandola gibi buranın da uzmanlık alanı meyveli dondurmaları. Kıvamı daha iyi olsa da tat bakımından bir Yaşar Usta değil.


Son gün Vincek'te vitrinden bakınca şahane gözüken tiramisuyu deniyoruz. Kekin üstüne krem şanti dökerek yapılmış hissi uyandıran bu felaket tatlıyı kati suretle önermiyorum. Zagreb tatlı maceramın en kötü deneyimi kesinlikle bu kişiliksiz tiramisuydu.


Tatlı turumuza devam ediyoruz. Sıra da pastalarıyla ünlü Millenneum var. Görünümü lüks olsa da İstanbul'un neredeyse yarı fiyatı. Ayrıca burada çalışan Makedon garsonun Türkçe bilmesi sayesinde dışarıdan şahane görünen fakat tadı beş para etmez onlarca tatlıyı denemeden eleme fırsatı elde edebildik. İlk denememiz şehrin 10 km uzağında bulunan şirin kasaba Samobar'ın meşhur tatlısı "kremsnita" ile oluyor. Kremsnita altı ve üstü milföy hamuru içi ise yumuşacık pudingden olan, pudra şekeri ile tatlandırılan bir tatlı. Savoy'da satıla milföy tatlısını andırsa da daha yumuşak ve lezzetli. Benim gibi hafif tatlı severler için yanına söylenen güzel bir kahveyle götürmek büyük zevk. Denemesem de strudel (Aslen Avusturya tatlısı) isimli elmalı pastaları da pek lezzetli ve gevrek gözüktü gözüme.

Kremsnita
Devam ediyoruz. Sırada ise vişneli pasta var. En üstünde rendelenmiş çikolata ve badem, arasında kek ve krema. Ayrıca arkadan yoğun bir alkol tadı geliyor. Pastanın en güzel tarafı kuru olmaması. Islak ve hafif. Millenneum'un spesiyali buymuş. Adını malesef unuttum. Not aldığım kağıdı da kaybettim. S ile başladığından ise neredeyse eminim. Deneyiniz.


Gideceğimiz son gün ise Güneydoğu Avrupa'nın en eski çikolata markası Kras'ın mağazasına uğradık. Kras 1911'de kurulmuş. Yugoslavya zamanında devlet tekeline girse de varlığını sürdürmüş. 1992'de tekrar özelleşmiş ama Ex-Yugoslavya dönemindeki ürünlerini korumayı başarmış. En dikkat çekici olan ürünü ise Doğu Bloğunun Tobleron'u Kolumbo. Kalıp çikolataları ucuz ve lezzetli.  En sevdiğim ürünleri ise küçük gofretleri oldu. 



28 Haziran 2012 Perşembe

Euro 2012 Günlüğü 7

Çeyrek finalde alınan sonuçlar sanırım kimseyi şaşırtmadı. İspanya beklenildiği gibi Fransa'yı ezdi. İngiltere her turnuvada olduğu gibi trajik bir şekilde (Okan'ın dediği gibi kaleci Hart'in Pirlo karşısında yaptığı şaklabanlıktan sonra mübah) elendi. Portekiz'de, Cristiano Ronaldo'yu bir turnuvada ilk defa iyi oynarken gördük.

Gdansk Arena
Portekiz'in zayıf Çek Cumhuriyeti'ni elemeleri sürpriz olmadı. Umarım İspanya'nın son derece sıkıcı futboluna (Evet futbol yalnızca 9 aylık oynar gibi tek pas yaparak topu dolaştırmak değildir, evden çıktım, elektriği suyu yatırdım geldim, İspanya hala aynı sıkıcılıkta top çeviriyor) ilaç olurlar.


Gdansk'a katar katar Alman taraftarı aktı
Almanya'nın ise Yunanistan karşısında dört gol bulmasına da sanırım kimse şaşırmadı. Asıl ilginç olan turnuvanın en berbat takımının (Yunanistan, Bank Asya'da oynasa orta sıraları zorlar) Almanya karşısında iki gol bulmuş olmasıydı. Onun dışında her şey beklendiği gibiydi. Gdansk'ta (Ya da Danzig mi desem?) adeta Alyans Arena'nın bir kopyası nefis bir stadyumda tadından yenmeyen genç yeteneklerin oynatıldığı bir şölen, daha ilk 5 dakikada kevgire dönen Yunan defansı ve yaşlı kurt Klose'nin Yunan kalecesinin acemiliklerini affetmeyişi... Ve tabi Mesut'un bu takımın yıldızı benim demesi.





Bundan sonra işimiz zor. Hoş ne zaman kolay oldu ki? 2006 yılında Okan'ın Gömeç'teki yazlığında izlediğimiz yarı final maçı hala belleğimizde. Penaltılarda nasılsa eleriz diye rahatça izlediğimiz maçın 119. dakikada Fabio Grosso'nun attığı gol ile kabusa dönmesi... Şimdi intikam zamanı. 

26 Haziran 2012 Salı

Zagreb Lezzet Turu 2

En Başta Not: Adana ve Antep'i bir an önce yayınlama sabırsızlığı ve araya EURO 2012 günlüklerinin girmesi yüzünden Zagreb'e üvey evlat muamelesi yapıp oldukça ihmal ettik. Zagreb gezisinin kalan bölümleri Antakya gezisinden önce yayınlanacak. Tabi turnuva da henüz bitmedi. Ülke'den bir şampiyonluk yazısı araya girebilir. İyi okumalar.


Zagreb lezzet turumuz devam ediyor. Yeme içme maceramıza geç kahvaltı ile devam ediyoruz. Daha önce bahsettiğimiz Drazen Petrovic Müzesi'nin hemen ilerisinde bulunan Karijola isimli şahane pizzacıyı "spotted by locals" adlı (Bu siteyi daha önce emir kipleri bölümümüzde tanıtmıştık) site sayesinde keşfettik. Sitenin dediğine göre şehrin en iyi pizzacısıydı burası. Daha önce Dubrovnik gezimizde de tecrübe ettiğimiz gibi Hırvatlar, İtalya'ya yakın olduklarından mıdır bilinmez gayet iyi pizza yapıyorlar. Peynirin de ucuzluğundan olsa gerek fiyatları Türkiye'dekilerin yarı, hatta bazı yerlerde üçte bir fiyatına.



İnsanlar ikiye ayrılır. Pizzanın köşesini yiyenler (Ben,) ve yemeyenler (İmerhan). Fakat Karijola pizzalarının en önemli özelliği şahane kıtır köşeleri. Eminim en züppe köşe düşmanı bile buradaki pizzaları görünce tek bir hamuru bile israf etmeyecektir. Ortalama pizza fiyatı Zagrep ortalamasından yarım misli daha pahalı olsa da (Ortalama 40 kuna. Yani 12-13 tl) taşfırında pişen bu lezzetli pizzaları tatmadan şehirden dönmeyin.


Yemekten sonra yolumuzu şehrin en büyük yeşil alanı Maksimir Park'a çeviriyoruz. Benim gibi stat meraklıları parkın hemen yanında bulunan Dinamo Zagreb'in evi Stadion Maksimir'i de görebilir. Parkın en önemli özelliği içinde küçük ve ama şahane bir hayvanat bahçesi bulunması. Bu kaplanı olmayan hayvanat bahçesinde bir iki saat kafanızı dağıtabilirsiniz.


Mükellef bir akşam yemeği için seçenek çok bol. Daha önce bahsettiğimiz şehir pazarının hemen dibinde Hırvat et yemekleri yapan birçok güzel restoran bulunmakta. Ayrıca futbol meraklıları için efsanevi Hırvat topçu Boban'ın kendi ismindeki İtalyan mutfağı ağırlıklı lokantası da diğer bir seçenek.


Biz ise Ülke'nin Ankara'nıın balıkları İstanbul'dan daha taze tezini referans alıp karasal iklimin göbeğinde balık restoranını tercih ettik. Şehrin yerlilerinin bayılarak tavsiye ettiği, Yugoslavya zamanından beri değişmeyen sade dekoruna da tavlanıp Tip Top adlı küçük restoranda karar kıldık.


Tabi mekana akşam yemeği için geldiğimizden favori balıkları barbun ve levrek çoktan tükenmişti. Biz ise büyük bir maceraya girip kılıç balığında karar kıldık.  Fakat dana etinden bile daha sert bir balıkla karşılaşınca moralimiz bozuldu. Yanına garnitür olarak gelen haşlanmış patates ise tam bir fiyaskoydu. En azından lezzetli Hırvat şarapları sayesinde televizyonda oynayan Yaprak Dökümü dizisi eşliğinde bir nebze olsun damağımız şenlendi. Barbununu yiyenlerin öve öve bitiremediği bu mekana bir şans daha vermek gerekirdi ama kısıtlı olan zamanımız buna elvermedi.


Keçe gibi balık
Yemekten sonra ise Komünist Zagreb'in izini sürmek için Novi Zagreb semtinde bulunan Avrupa'nın en büyük hacimli apartmanı ünvanlı Mamutica'yı (İsmi bile haşmetli) ziyaret ettik. 1974'te yapılan bina 220 metre uzunluğunda olup yaklaşık beşbin vatandaşa ev sahipliği yapmakta.



Berlin yazımızda Doğu Almanya'da üretilen sonra ostalgie akımı sonucu tekrar popüler olan Zeha adlı ayakkabı markasından bahsetmiştik. Startas da Yugoslavya parçalandıktan çok sonra trend olan bir marka. 1976'da masa tenisi ayakkabısı olarak üretilen bu model sadece üç çeşit renk üreterek tüm Yugoslavya'da 5 milyon adet satmayı başarmış. Şimdi ise şehir merkezindeki dükkanlarında onlarca çeşit farklı renk ve modelini bulabilirsiniz. Her zamanki gibi konuyu haddinden fazla dağıtıp bambaşka limanlara demir attık. Bira ile başlayıp bira ile bitirmeyi planladığımız "Zagreb Bira Rehberi"nde görüşmek üzere hoşçakalın.

22 Haziran 2012 Cuma

Antep Lezzet Turu 4

Daha önce de bahsettiğim gibi gezinin en büyük hayal kırıklığı Metanet Lokantası'nda beyran çorbası içememem oldu. Halbuki burası benim gibi çorba iptilaları için kaçırılmaması gereken bir yerdi. Kısa bir araştırma sonucu İstanbul'da (Tabiki Aksaray civarı) Ehli Kebap adlı bir restoranın beyran çorbası yaptığını duydum. Antep lezzetine yaklaşmasını beklemesek de denenebilir. Antep'teki beyrana da Tuba Şatana'nın şahane fotolarından bakabilirsiniz (Fotoları kıskanmam bir yana, çorbanın yanına gelen tombul biberler ayrı bir kıskançlık konusu). Buyurun buradan yakınız. Bunun dışında yine sadece Antep'te bulunabilecek yemeklerden gırtlak kebabını es geçmek zorunda kaldık. Yemek, kuzu gırtlağının dilim dilim doğranıp pişirilmesiyle yapılıyor. Cartlak kebabını ise Adana'da yoğun bir ciğer tadımı yaptığımdan bilerek denemedim. Anlayacağınız Antep'e tekrar gitmek için şimdiden bahane çok.


İlk gün Elmacı Pazarı'nda dolansak da asıl alışverişi ikinci gün yaptık. Klasik bir şekilde Antep fıstığı, pul biber ve salça aldık. Karnımızı öğlene kadar tıkabasa doyurduğumuzdan Ali'nin annesinin sürpriz akşam yemeğini duyunca ilk başta gözümüz korktu. Daha içli köfte ve baklavaları götüreli bir buçuk saat olmamıştı ve bizi yeni bir şölen bekliyordu.


Her fırının kendi ustalığı farklı olmalı ki Ali'nin annesi patatesli tavuğu ve lahmacunu ayrı fırınlara vermiş. İlk başta tavuklu patatesleri almak için dün akşam soğan kebabını yaptırdığımız Gözde 2'ye uğradık. Önü yine akşamüstü kalabalığı. Yemek daha yeni çıkmış. Gazete kağıdına sarıp doğru Lider Fırın'a. Buranın uzmanlık alanı ise lahmacun. Lahmacunlar daha yeni yeni çıkıyor. Fırından en yeni çıkanı ikiye bölüp başlıyoruz çıtır çıtır yemeye. İddia ediyorum hayatımda yediğim en güzel lahmacun bu. İmam Çağdaş falan hikaye. Hamuru o kadar ince ki. Hele hele ana eli değen lahmacun içi bir başka olmuş. Lahmacun beklemeyi sevmez diyerekten yumuşamadan bir tane daha götürüyoruz. Daha sonra, ne iyi etmişiz de sıcakken yemişiz diyeceğiz. Hatta çok sonra bileydim daha da çok yerdim! diyeceğim. Lezzetini tarif edemiyorum. Ama şunu söyleyeyim n'apıp edin Antep'te fırında lahmacun yaptırın. Bu şehirde lahmacun yaptırmak o kadar olağan bir durum ki Ali'nin söylediğine göre süpermarketlerde bile lahmacun içi satılıyormuş.



Kübban da ne ola?
Ustaların lahmacun hamurunu açışlarını, kıymayı yerleştirişlerini dikkatle izliyorum. İzledikçe acıkıyor. Acıktıkça yiyorum. Daha eve varmadan karnım yarı tok. Yarı tok diyorum çünkü Antep'te karnınız hiç doymuyor. İlla bir fırının kokusu burnunuza, baklavacı dükkanı gözünüze tecavüz ediyor. Eve varıyoruz.





Yine fırında yaptırdığımız pidelerle patatesli tavuğa dadanıyorum. Yumuşacık. Harcında Antep salçası var bi kere. Pide ise ayrı güzel. Tekrar lahmacuna dönüyorum. Bu sefer hafif yumuşamış. Ama yine müthiş. Doymak bilmiyorum. İstanbul'da iki lahmacunla tıkanan ben, burada yediklerimi sayamıyorum. Yerken alttan yağ damlamıyor. Mideni asla rahatsız etmiyor. İstanbul'da lahmacun yerken hissettiğin suçluluk duygusunu burada zerre hissetmiyorsun. İbo boşuna reklam yapıyor. Urfa'ya ayak basmadan iddia ediyorum. Lahmacunun başkenti burası. Hodri meydan! Şehirde sadece lahmacun yapan birçok lokanta var. Ve ben bunların hiçbirine gitmeden bunu diyebiliyorum. Gerisini siz düşünün gayri.


Şehrin fırın kültürüne aşık olduk. İstanbul'a geldiğimde yaptığım ilk iş bizim mahallenin sosyetik fırınına evden yemek getirsem pişirir misin? demek oldu. Aynı ülkede yaşayıp, yaşam standartları arasında bu kadar kalite farkı olması insanın içini acıtıyor. Acıyorum kendime. Bir lahmacun insana neler yapıyor! Yemeğin ardından biraz dinleniyoruz. Sıra geldi dün gece de tadına baktığımız Antepliler'in asla Maraş demediği Maraş dondurması yemeye. Antep dondurması Maraş'ın tıpatıp aynısı. Bir saat  uzaklıkta Maraş'a gidemedim ama buranın dondurması Malatya'daki Abdullah Usta ile birlikte yediklerim arasında tartışmasız en iyisi. Tepeleme üç külaha sadece 5 tl vermemiz ise ayrı bir konu. İkinci gün başka bir dondurmacıda bu sefer tabakta yiyorum. Standart yine üst düzey. Dondurma taş gibi. Sahlep ve keçi sütü kokusu buram buram geliyor. Antep'e gelince baklava ve katmer es geçilmez ama dondurmayı da kesinlikle unutmayın.


İki günlük Antep gezimiz ancak dört bölümle sonlanıyor. Ama ben yapılacaklar listemin yarısına bile çizik atamıyorum. İstanbul'a dönüşümün üzerinden 15 gün geçmesine rağmen Antep aklımdan hiç çıkmıyor. Bazı anlar gözümün önüne Koçak'taki fıstıklı şöbiyet geliyor, bazen de ince lahmacun. Hayatımda yediğim en iyi dondurma, katmer, baklava, lahmacun, kebap bu şehirden çıktı. Ne diyeyim. Allahın bereketi üzerinden eksik olmasın.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Euro 2012 Günlüğü 6

Ve beklediğimiz gibi ölüm grubundan lider olarak çıkıyoruz. Çeyrek finaldeki rakibimiz 2004'teki savunma oyunuyla futbolu seven herkesin öyle ya da böyle sinirini bozan Yunanistan. Bakalım giderek form tutan panzerlere karşı Yunanistan savunması ne kadar dayanabilecek? Çeyrek final maçı 21 Haziran tarihinde Polonya'nın Gdansk şehrinde oynanacak.


Viking'in kartalla imtihanı
Gelelim düne. Lviv'in eski hamam yeni dizayn stadyumu her zaman olduğu gibi tıklım tıklım doluydu. Atatürk Havalimanı'nı aratmayan uzun güvenli kontrolleri nedeniyle canımız sıkıldı. Her ihtimale karşı aldığım şemsiyemi (Nemli sıcak hava her an yağmur getirebilir) kapıdaki görevliye hediye etmek zorunda kaldım. 


Maçtan önce Alman taraftarlar gruplarının cep telefonumu sürekli taciz ettiğini (Şu saatte şurada olunacak, fan zone'da toplantı var, dev forma açılacak gönüllü aranıyor vs. gibi mesajlar) söyleyebilirim. Bu taciz sonuç vermiş gözüküyor. Belki de turnuvanın başından bu yana taraftar desteğinin en fazla olduğu maçı izledik. Yine de Portekiz-Hollanda maçından gelen haberler, Almanya'nın yenilmesi durumunda gruptan çıkamayacak olması ve Danimarka'nın sinir bozucu atakları bir ara tribünlerin tam bir sessizliğe gömülmesine neden oldu. Danimarkalılar zaten baştan sona sessizdiler diyebilirim. Gol sevinci dışında seslerini duymadık.

Şımarık Alman taraftarı
100. maçına çıkan Podolski'nin gol atması bizi sevindirdi ama gol dışında maçta olumlu bir hareket yaptığını görmedim. Bazı sinirli taraftarlar "Alman Messi" Götze'nin hiçbir maçta oynatılmamasını bağırarak protesto ettiler (Bu acayip protesto bana Okan'ın Star Wars Episode 3'ün ardından NTV muhabirinin "Filmi nasıl buldunuz?" sorusuna, "Qui-Gon yok, olmamış" şeklinde yanıtlamasını hatırlattı). Alman taraftarların bir büyük hayal kırıklığı da fikstür nedeniyle İngiltere ile rakip olamamak. Bu kadar vasat bir İngiltere (Artık kağıt üstünde dahi iyi değiller) karşısında ezici bir galibiyet tadından yenmezdi, ama neyse, artık bir sonraki  turnuvaya...

Maç sonu
Heykeller zaferlere alıştı
Oynanan beş maçın artı ve eksilerini kısaca ve kabaca bir değerlendirelim:


Artılar: Hummels'in istikrarı ve başarılı oyunu. Gomez'in Bundesliga'daki performansını sürdürmesi. Sabırlı ve kendine güvenli oyun. Ölüm grubunda çetin rakiplerin hepsinden üç puan alınması, her maçta gol atılması. Neuer ve Boateng grup maçlarında iyi (Ömer Üründül sıfatı) oynadılar.


100. maçını boş geçmedi
Eksiler: Mesut'un formsuzluğu. Klose ve Podolski'nin önceki turnuvaların aksine yeteri kadar katkı sağlayamaması. Schweinsteiger'in (Belki de uzun süren sakatlığı nedeniylebir iyi bir kötü oynaması. Bir de 2010'daki Müller'i arar olduk, dün Guiza gibiydi.