30 Temmuz 2012 Pazartesi

I Brain ODTÜ

Çağımızda artık her şeyin girişimci olması bekleniyor. Kentler girişimci olmalı, belediyeler kar zarar hesabı yapmalı, spor kulüpleri hisseleri borsada işlem görmeli, aileler şirket gibi yönetilmeli. Her kurum kendini pazarlamalı. Bunun bir örneği (Asla son değil) ise ODTÜ'yü pazarlamak. Aşağıda yakın zamanda çekilen bir tanıtım (!) videosu (ODTÜ bahar şenliklerinden az ekmek yemeyen Derya Köroğlu'nu bu tezgahta görmek canımı sıktı) ve buna yönelik ODTÜ'lü öğrencilerin çektiği alternatif videoyu bulabilirsiniz. Bir devlet üniversitesini pazarlamak ve buna ODTÜ'lülerin yanıtı.


28 Temmuz 2012 Cumartesi

Antakya Lezzet Turu 3

İşte geldik 10 bölümlük 3A serisinin sonuna. Mayıs sonunda başladığımız serüveni ancak şimdi noktalayabildik. Allahtan araya Euro 2012 maceraları veya Gurbet Kuşu'nun gurbet hikayeleri girdi de çok fazla baymadan seriyi sonlandırabildik. Önümüzde ise Ülke'nin upuzun bir kafkasya macerası var. Gurbet kuşu nam-ı diğer Kodalakis ise Midilli, Girit ve Berlin'den az yemeli fakat bol melodili yazılarla bloğumuzu "Vedat Milörcülük"ten bir nebze kurtaracaktır. Zuhurratbaba'dan bildiren yazarımız İmerhan ise İstanbul yazılarımıza hasret "sünni beyaztürk" okurlarımızı memnun edecek kentsoylu yazılarıyla yüreklere su serpecek. Antakya'ya dönüyoruz.


Gezimizin son günü. Yazının ilerisinde bahsedeceğimiz Vitamin Bar'ın tavsiyesiyle peynir, nar ekşisi ve zeytinyağı ihtiyacımızı şehir merkezinde bulunan Turunç Gıda'da giderdik. Burası bilimum yöresel peyniri, kaliteli tatlı-ekşi nar ekşisi, zeytini ve zeytinyağıyla önerilebileceğimiz güzel bir dükkan. Hele hele hilenin bol olduğu nar ekşisi gibi ürünleri alacaksanız kesinlikle buraya uğrayın derim.

Samandağ biberi
Ayrıca eve gelir gelmez denediğimiz yoğun aromalı nar ekşisini de almadan dönmeyin. Bahar sonu yaz başı olduğundan yörenin enfes sebzesi Samandağ biberi yeni yeni çıkmıştı. Dış görünüşü çok kart gözüksede kütür kütür ve yoğun acılı zıkkım, yemeklerin yanında (Tuza banıp) biber yemeyi seven benim gibileri için bulunmaz Hint kumaşı. Turunç Gıda sahibi sağolsun kargoyu vereceği gün pazardan iki kilo Samandağ biberi alıp koliye ekledi.


Ev alışverişine devam ediyoruz. Otelde içtiğimiz kahveden çok etkilendik. Kahvenin nereden alındığını sorduğumuzda ise şehrin kahve ustası Şekerci Naimi gösterdiler. Usta kahvesini kendi kavurup çekiyor. Çifte kavrulmuşundan bir miktar alıp eve varır varmaz denedik. Tavssiye ederiz. Mehmet Efendi'den bir hayli sıkılan benim gibiler için gevrek tadı ile Şekerci Naim denenmeli.




Alışverişe devam. Uzun Çarşı'da kadayıfçıların eski metodlarla kadayıf yapışını izleyip yolumuzu çarşının derinlerine doğru çeviriyoruz. Niyetimiz her gittiğimiz yerde bayılarak yediğimiz kekik salatasının baş malzemesi taze kekiği bulmak. Çok yorulmadan çarşının içinde seyyar bir satıcı ile karşılaşıyoruz. Amanos Dağları'ndan toplanan dağ kekiğinden (Lübnan'da olduğu gibi burada da zahter diyorlar) bir kilo kaptık. Aman dikkat bizim gibi poşete koyup ağzını bağlamayın. Anında hararet yapıp kararıyorlar.


En basitinden kadayıf yapımı


Uzun alışveriş macerasından sonra ise sıra geldi biraz serinlemeye. Vitamin Bar şehrin popüler dükkanlarından. Dubai ve diğer Arap ülkelerinden ithal ettiği tropikal mevyalarla harikalar yaratan ustadan şahane kokteyller içtik. Dükkan sahibi kokteyl meselesine o kadar odaklanmış ki Dubai'den Suriye'ye tüm Ortadoğu'yu gezip meyva suyu dükkanlarında içecekler denemiş. Suriye'nin meşhur vitamin barlarını ise çok pis bulmuş. İstanbul'dakilerden ise bahsetmek bile istemiyor. "Kimse taze mango getirmiyor" diyor. "Avokadolar en adisinden. Elimi bile sürmem" diye devam ediyor. Avokado, bal, süt ve Antep fıstığından oluşan atom isimli kokteyline bayılsak da favorimiz mango, çilek ve bilimum meyvadan oluşan karışık oldu.




Ve geldik günün doruk noktasına. Uzun Çarşı'da uzun bir dolanmadan sonra nihayet karnımızı acıktırabildik. Durağımız Antakya'nın kendine has yemeklerinden kağıt kebabı. Yemek aslında Kilis tavayı andırıyor.  Yapılışını daha önce bloğumuzda video olarak paylaşmıştık (Buradan izleyebilirsiniz). Pöç Kasabı ise kağıt kebabının en iyi adresi. Usta seçip beğendiğiniz bir parça eti satır ile çekiyor. İçine tuz ve baharat ekleyip kağıdın üzerine yayıyor. Sırf bu aşamayı izlemek bile tok karınları acıktırmaya yeter. Dilerseniz salçadan yapılmış sos ekletebiliyorsunuz (Bu versiyona ise tepsi kebabı diyorlar). Ben sadece et tadı alabilmek için acılı salça sosunu ekletmedim. Ama biraz ıslaklık seviyorsanız tavsiye edilebilir. Hele hele yan masadakinin tepsi kebabını (Gözüm hep yan masadadır) görünce pişmanlık bile duydum. Devam ediyoruz. Malzeme kağıda yayıldı. Üzerine domates biber eklendi. Şimdi doğru karşı taraftaki fırına. İşte esnaf arası şahane dayanışma! Et kasaptan, pişirmesi ve yanında gelen pide fırından. Çay istiyorsanız hemen yandaki çaycı yetişiyor imdada. Kadayıfçı ise bir adım ötede. Uzun Çarşı esnaf imecesinin son kalelerinden. Sırf bu saat gibi işleyen ritüeli izlemek için bile denenebilir. Kağıt kebabı ve ayran 10 tl. Yemeği fırından gelen sıcacık pideyi banarak yemek ayrı bir zevk. Dilerseniz içini burada hazırlatıp karşıdan lahmacun da söyletebilirsiniz. El yapımı sucuğunu ise denemeye fırsat bulamadık. Dükkan sahibi Haydar Usta ise pek sevimli. Yan taraftan aldığımız taze kekiği nasıl saklayacağımızı sorduğumuzda hemen hanımını arayıp telefonu bize uzattı. Eşi güzelce püf noktalarından bahsetti.






Pöç Kasabı'nın ağırlığını hazmedebilmek için şehri baştan başa dolaştık. Akşamı en hafifinden rakı keyfiyle geçiştirip günü sonlandırmak niyetimiz. Çoğu kişiye göre şehrin en iyi humusu Leban'daymış. Leban şahane teras manzarasıyla şehrin merkezinde bulunan mütevazi bir restoran. Kebaplar 8 tl. Rakının yanına içli köfte, kekik salatası, babagannuş ve tabi ki humus söylüyoruz. Babagannuş vasat. Kekik salatası her zamanki gibi utandırmıyor. İçli köfte ise hafif ve lezzetli. Antep'in yağlı köftelerine nazaran fırında piştiğinden olsa gerek gayet haifif. Ama gecenin yıldızı kesinlikle humus. Buraya sadece humus yiyip yanında rakı içmeye bile gelinebilir. Bir porsiyon asla yetmiyor. Normalde humustan çok da hazzetmem. İstanbul'daki kuru humuslar sanki bir avuç leblebi yemişim gibi ağzımı kurutur, mideme otururdu. Buranın humusu ise nemli ve taptaze. Üstelik porsiyonları göz doyurucu. 






Sürekli bahsettiğimiz yaz rehavetinin etkisiyle Antakya yazımızı 3 ayda tamamlayabildik. Kimi ürünlerin fiyatlarını tamamen unuttuğumdan hiç bahsedemedim. Öğünler arası atıştırdığım bir takım yemekleri nerede yediğimi hatırlayamadığımdan konusunu bile açmadım. 

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Emir Kipleri: Yaz Özel


Havalar felaket. Blog olarak yaratıcılık problemimiz ileri viteste devam ediyor. Midilli'den bildirip ruhumuzu şenlendiren Gurbet Kuşu'nun yazıları bile bizi rehavetten çıkaramadı. Sokaktaki kedilerin perişan hallerini görünce halimize şükretsek de canımız pek sıkkın. Blog ahalisi olarak evinde klima olan yok. Benim evimin baş ucunda duran Sinbo marka soğutucu ise bir hayli yetersiz. Vantilatörü 3. seviyeye getirip kafasını tam suratıma üfleyecek şekilde sabitliyorum. Niyetimiz emir kiplerini yaz özel serisiyle devam ettirmek. Yeterince mayışmadan sadede girelim. İlk konumuz dondurma. Mikrofonlar Zuhurratbaba'da...



Hava 68 derece olsa da Ye(me): Mado. Yazıları düzeltmenin dışında klavyeye uğramayalı çok oldu. Okan'ın dürtüklemeleri olmasa uzun bir süre daha da dokunmazdım herhalde. Malesef keyifler kaçık. Çukurcuma'nın kıymetini kaybedince daha iyi anladım. Hiç tadım yok. Bahsedilmesi geyik seviyesini çoktan aşan ve gayet ciddi bir konuya dönüşen sıcaklar da cabası. Neyse... Hazır keyfim kaçık, sataşacak yer ararken Okan, "Emir Kipleri: Yaz Özel'e Mado'yla olan kavganı yaz" deyince terli ellerimle klavyeye atıldım. "İstiklal Caddesi'ndeki Tereyağcılar" yazısını hatırlayan hatırlar. Gelatoculara vermiş veriştirmiştim. Gırandola muhalafeti dışında da pek karşı söz gelmemişti. Çok da sevmememe rağmen Mado bu dondurmacıların yanında bambaşka bir yerdeydi. Ta ki yazın başlamasıyla, haziran ortası falan diyelim, Mado'dan bir külah dondurma alana kadar. Kurnazca ve samimiyetsizce yapılan fiyat artışlarına karşı ne kadar alerjimiz olduğunu okuyanlar bilir. Yüksek fiyatlara da, çoğu zaman ulaşamadığımız için pek iyi bakmayız ama fiyatlardaki artış asıl düşmanımız. Yazarken sinirlenince konudan sapıyorum. Döneyim Mado'ya. İki gün önce iki topu 3 tl olan dondurma şimdi 4,5 tl! Yüzde 50lik artışın nasıl bir izahı olabilir?! Fiyatı sormadan parayı verince, para üstünden anlıyorum dondurmanın fiyatını. Yoksa kesinlikle almazdım. Şaşkınlıkla soruyorum, "Hayırdır? Keçilere bir şey mi oldu? Süt mü zamlandı? Toroslar'da salep mi kalmadı?" diye. Cevap, "Yaz geldi ya, o yüzden zamlı dondurma. Kışın yine eski fiyata dönecek". Bu kadar samimiyetsiz ve fırsatçı bir işletme nasıl olabilir? Bir de bunlar Türkiye'nin en büyük dondurmacı zinciri. Ben artık Mado'dan dondurma almıyorum. Orta boy külahı (Top hesabı neden yok?! Bir kez daha haykırıyorum!) 10 tl olan gelatocular en azından samimi ve tutarlıymış. Her gün Bostancı'ya Yaşar Usta'ya gidemeyeceğime, gelatoculara lezzetten ötürü mesafeli olduğuma, Bakırköy'de henüz iyi bir dondurmacı bulamadığıma, Algidamsıları ağzıma sürmediğime göre gelecek Evde Yemek Serisi'nin başlığı belli oldu; Dondurma.
İmerhan 


İç: Kronotrop'a suratsız demiştik(m). "Sözünden dönen dininden döner!" derler ama ben malesef döneceğim. Dükkan sahibi Çağatay gayet güler yüzlü ve konuşkan bir insan. Kahve yapımı ile ilgili püf noktaları "meslek sırrı" adı altında  müşterilerinden saklamaya ise hiç niyeti yok. Sıcak havalarda canımın çok kahve çekmediğini söyleyince büyük hayal kırıklığına uğrasa da, her derde deva soğuk kahvelerinden sipariş edip kahveden kopmadığımızı kendisine kanıtladık. Starbucks'taki milkshakeden bozma frappeleri unutun. Buranınkiler yoğun kahve tadıyla İstanbul'un en iyisi. İlk başta büyük kahve gurmesi olduğumu ispatlamaya çalışırcasına sütsüz ve şekersiz verisyonunu söylesem de en sonunda sütlüsünde karar kıldım. Deneyiniz.


Oku: Yaz vakti Antep mutfağına dadanacak değiliz. Fakat mayıs ayındaki Antep turumuzdan o kadar etkilendik ki bu kitabı Yapı Kredi Yayınları'nın vitrininde görünce kendimizden geçtik. Hele hele kitabın fotoğraflarının İstanbul Food bloğunun yazarı Tuba Şatana tarafından çekildiğini görünce heves edip kitabı aldık. Kitap Antep'in sadece kebap kültüründen bahsetmiyor. Hatta kebaplar kitabın küçük bir bölümünü oluşturuyor. Çorbalar, salatalar, pilavlar veya hamur işleri çoğunlukta. Birbirinden özel onlarca yemek... Benim en ilgimi çeken bölüm ise yoğurtlu yemekler bölümü oldu. Yuvalamadan çiğdem aşına türlü türlü sıcak yoğurtlu yemekler aklımı başımdan aldı. 


Al (Ya da uğra): ParisTexas. Yazın şort-tişörtten başka bir kıyafet giyemem. Geceleri dışarı çıkarken şık gömlekler yerine en iyi tişörtümü dolabın derinlerinden çıkarıp salınırım sokağa. Ama "Artık adam olmanın vakti geldi!" dedi stil ikonu İmerhan. Dünyada gördüğü en güzel kızla, şort ve yaka çapı yıkanmaktan yarım metre olmuş tişörtle göz göze geldikten sonra kot giyer oldu. Daha da gömleksiz sokağa adım atmadı. Evet, ben de bu durumdan etkilenip 20 yıl sonra ilk "yakası olan kısa kollu üst grubumu" almaya karar verdim. Tabi ki beceremedim. Fakat geçen hafta Tünel Meydanı'nda ParisTexas'ın seri sonu dükkan açtığını görünce içeri daldım. İşte burada gördüm yakalı şahane tişörtleri. Dior'dan Lindeberg'e şahane kıyafetler sadece 20 tlye satılıyordu. Kaldı mı bilmem. En güzelini ben aldım çünkü. Artık geceleri yanık tenimin üzerine yakalı tişörtümü giyip Fedon gibi ortalıklarda dolaşabilirim.

İmerhan'dan Ek: Bir üstteki yazıdaki halime uzun, bakımsız, kabarık saçları, biri dizimdeki diğeri bilekteki beyaz çorapları ve topuğuna basılmış yırtık spor ayakkabıları da eklemek isterim. En kötü halinizle en iyiyle karşılaşmak ruhta derin yaralar açıyor.

20 Temmuz 2012 Cuma

Gurbet Kuşu Sunar: Ah Midilli Vah Midilli Bölüm 2

Midilli’deki dostlarımla ilk kez tesadüfen bulduğumuz katalipside tanışmıştık. Burası üniversiteye ait tek katlı bahçesi de olan ufak bir bina. Ufak bir bostanları var. Gördüğüm kadarıyla domates biber filan da yetiştiriyorlar. Duvarları graffiti ve yazılarla dolu. Burada her türlü anarşist doküman, gazete, dergi, broşür bulmak mümkün. Yine bir gün bizimkileri bulamayınca elbet oradadırlar diyerek katalipsiye doğru yollanıyorum. Bakıyorum tavla açık, "Yok mu bunun son sahibi?" diye etrafı süzüyorum. İlgi dolu bakışlarım karşılık buluyor. Hemen bir palikarya tavlanın başında peydah oluyor, "Hadi" diyor, "Tavla atalım". "Adın ne?", "Vasili", "Memnun oldum ben de Metin." Bu kaçıncı Vasili oldu sayısını ben de hatırlamıyorum. Zaten Yunanistan’da yüksek bir yere çıkıp "Vasiliii, Yorgooo, Nikooo" diye bağırsan nüfusun yarısı gelir. Tamam, abartı oldu. Üşenip gelmezler belki ama yarısı bakar. "Pimapenci Vasili", "Udi Vasili", "Rasta Vasili"den sonra bunu da‚ "Tavlacı Vasili" diye kafamın bir köşesine yazıyorum. Bu namussuz oyunda açıkçası zarıma pek güvenmem. Beni pek çok kereler ters köşeye yatırmış, yüz üstü bırakmışlığı vardır. Marsın kapısını aralayan altın anahtar iki kapıya üç el gelelerim belli bir çevrede meşhurdur. Ama keyfim yerinde olursa da, hele ki bir de senden korkan senin gibi olsun be diyerek seri halde vurmaya başlayayım, beni tutabilene aşk olsun. Neyse başlıyoruz zarları atmaya. Vasili atıyor dört geliyor, ben atıyorum bir. Vasili neşeleniyor oyuna başlayacağım diye. Oysa bilmiyor ki, usta ya yek ya şeş atarmış. Bana da içten içe bir güven geliyor. “Sen sevin dört attığına, bakalım sonu nasıl gelecek“ diyorum içimden. Oyun benden yana gidiyor. Vurdukça gazı alıyorum, kendimi tutamıyorum. Vasili’nin kırıklarını bizzat eline teslim ediyorum. Vasili de benden hırslanıp içeride açığı varken, kapı almak yerine hâlâ beni vurmaya uğraşınca, son kaçınılmaz oluyor. Benim hanede Vasili’nin kırıklar arttıkça artıyor. Görünen köy kılavuz istemez, mars ben geliyorum diye bağırıyor. "Ben biriktirecektim pulları burada, ama bakıyorum seninkiler benden aşağı değil, olsun fark etmez hepimize yer var, kardeşiz sonuçta" diyerek makaraya vuruyorum işi. Netice itibariyle kısa yoldan iki elde de bizim Vasili’yi Marsilya’ya vali yapıyorum. Keyfim iyice gıcır artık, ayağım yere değmiyor. Vasili de demiyorum bizimkine "Vasili mou (Vasiliciğim)" diye sesleniyorum artık. Bizim rakibin oyun sırasında yaptığı hataları gördükçe, içimdeki ses, bana bu işin pek uzun sürmeyeceğini söylüyor. "İki ters bir düz mü olsun, yoksa olmuşken tam mı olsun?" diye soruyorum. Zaten adamcağızın omuzlar düşmüş, ses incelmiş, gariban oluvermiş, ne desin? "Bugün şanslı günümdeyim, sana rast geldi vallahi, boş ver sen bakma bana" diyerek kalbini almaya çalışıyorum. Yoksa yaptığı hayati hataları yüzüne vuracak değilim. Bu oyunda da değişen bir şey yok, sonuç belli. "Kalbine bir şey doğdu mu?" diye soruyorum. Ne dediğimi anlamıyor. Ben de "Neyse diyorum, dört caar mıydı?" diye geçiştiriyorum. "Dört caar"ı de nedense pek severim. Benim gözümde yeri dübeşten ya da düşeşten çok daha yüksektir. Nerede olsa muhakkak işe yarar. Karşı hanede pulların mı var? Hop "dört caar"la dışarıdasın. Sonra rakibin sen çıkmayasın diye aldığı, o kadar uğraştığı o güzelim kapılar, güzel bir görüntüden daha fazla bir mana ifade etmez. Veya rakibinin senin hanende tek bir pulu mu var? “Dört caar”ın ikisiyle vur, ikisiyle de al kapını. Gönlün ferah olsun. Oldu mu sana iki kapı ekstrası da bir kırık. Neyse oyun yönünü tayin etmiş. Vasili, “Ben Marsilya valiliğini bırakmam” diyor. Rakibini üç marsla yenmek, bir nevi saygısızlık gibi de geliyor ama bile bile hatalı oynamak ya da vurabilecek durumdayken vurmamak daha büyük saygısızlık olduğundan, olsun varsın bu oyunda böyle olsun diyorum. Tam o sırada bakıyorum, Aleko gelmiş, bize doğru yanaşıyor. Göbek dışarıda alnından ter damlıyor. Nefes nefese “Ben de seni arıyordum, nerelerdesin? Acil bizi bekliyorlar, gitmemiz lazım. Yolda anlatırım, haydi”. Ne olduğunu anlamadan, Vasili’ye bir kusura bakma diyip, iskemleden kalkıyorum. Aleko’yla yola koyuluyoruz. “Hah” diyorum “Aleko, iyi ki geldin, beni de şu acemiye ders vermekten kurtardın.”

Duvardaki resme dikkat: "Beni Midillili doktorlara emanet ediniz!" 
Meğer bizimkiler araba ayarlamışlar, yola koyulacakmışız da beni arıyorlarmış. Doğruca eve gidip, mat ve tulum hazırlığı yapıyoruz. Akşamüstü arabayla Kalloni körfezi kıyısındaki küçük balıkçı köyü Skamnioudi’ye varıyoruz. Yol oldukça kalabalık ama arabalardan değil, Midilli’nin kasabalarından Meryem Ana Panayırı’nın yapılacağı Agiasos kasabasına yürüyen insanlardan dolayı. Çoluk çocuk, genç yaşlı gelenekler gereği panayıra yürüyerek giden onlarca insanı geride bırakarak Skamnioudi’nin sahili Skala Skamnioudi’ye varıyoruz. Deniz kenarında hemen sol taraftaki meyhane da meğer bizi bekleyenler varmış. Saat yerine boş uzo şişelerine bakarsak neredeyse bir saat olmuş onlar içmeye başlayalı. Skamnioudi balıkçı köyü olduğundan, balıklar taptaze önümüze geliyor. Bir de buranın yakınında sıcak su kaynakları olduğundan toprağı ayrı bereketli. Yediğimiz kavuna bal dememeye bin şahit lazım. Üzerimize afiyet bir güzel yiyip içtikten sonra bir kaç kilometre uzaklıktaki Lizvori’deki hamama varıyoruz. Hamam dediysek çok bir şey beklemeyin. Osmanlı’dan kalma kubbeli içi havuzlu iki ufak yapıdan ibaret. Artık iyice gece karanlık olmuş. Hamamı işleten Lazare de bizle birlikte Skamnioudi’de demleniyordu. "Hamama gidin, açık ama beni de unutmayın, bekleyin" diyerek göz kırparak sinyal veriyor. Ne kadar doğru bilemem, rakının Arapça muadili arak terleme anlamına geliyor. Uzoyu da bunların Yunan kardeşi kabul edersek, sonuçta anason terliyorsa, bunu içen adam da uzonun üstüne hamama terlemeye gider. Neyse Lazare yetişiyor bize, geç kalmıyor. Sonra hep birlikte hamamın yanında ufak pansiyon gibi işlettiği yerin bahçesindeki masaya oturuyoruz. Sıcak sıcak elma çayı iyi geliyor. Geceyi burada geçiriyoruz.

Ertesi sabah olunca, Yorgo’yla birlikte tekrar Skala Skamnioudi’ye gidip Lazare’nin balıkçı arkadaşından taze taze balıkları kalamarları alıyoruz. Lazare’nin derdi tasası yok. Bizim de canımıza minnet mutfak işlerini, ufak tefek diğer işleri yapıyoruz. Öğlene doğru da sabahtan temizleyip iyice kurusun diye astığımız ahtapotlar kıvama gelince, mangalı yakıyoruz. Salatayı şuyu buyu da hazırlayıp orada kalan herkesle birlikte masaya oturuyoruz. Yemeğin ardından, Stavro ve Aleko ile birlikte müziğe başlıyoruz. Önümüze sürekli ikramlar geliyor, biramız eksik olmuyor. Bir ayağını sürüyerek yampiri yampiri yürüyen, ceketi sol omzuna asılı kasketli yaşlıca bir adam geliyor. Biri “Zeybekis!” diye seslenince, diğerleri de o yöne, yaşlı adama doğru bakıyor. Zeybekis dedikleri bu adamın buruş buruş yüzünde bir yumuşaklık var. Diğerlerinin hareketlerine ve Zeybekis’in yüzüne bakarak, bu çevreden ve sevilen saygı duyulan birisi olduğunu anlıyorum. Bizim kolpocu  kolpocu Yorgo’yla bir kaç gülerek atışıyorlar. Zeybekis’in isteğinin başımızın üstünde yeri var, hemen çalıyoruz. Biraz sonra, kısa bir ara verince Yorgo beni ve arkadaşımı tutup iki yaşlı teyzenin yanına götürüyor. Teyzelere Türk olduğumuzu söylemiş. Ben daha ne olduğunu anlamadan teyzeler bir anda ellerimi de sımsıkı tutarak bana dualar okumaya başlıyor. İkisi de İzmir’i görmeyi çok istiyormuş. "Ne olur İzmir’e bizi de götürün" diyorlar. İnsanın duygulanmaması elde değil.

Agiassos'tan bir görünüm
Fazla da geçe kalmamak lazım, çünkü bu sabah itibariyle Agiassos’da panayır başladı bile. Akşamleyin artık nihayet ayrılıyoruz Lazare’nin yerinden. Agiasos’a doğru yola koyuluyoruz. Yedik, içtik, hamama girdik, geceledik “Borcumuz nedir?” diye sorduğumuzda, Lazare bir daha gelin yeter diyor. Agiassos köyü adanın güney tarafında, Gera ve Kalloni körfezlerinin arasında, denize uzak ve Olimpos Dağı’nın eteklerine kurulmuş. Dar sokaklardan döne döne, ufak meydanlara çıkılıyor. Adanın en büyük panayırına geldiğimizden, sokaklar kalabalık, her köşe de, her çınar altında kadehler şıngırdıyor, mezelerin biri gidiyor, üçü beşi geliyor. Şaşkınlıktan olsa gerek o ara kalabalıkta birbirimizi kaybediyoruz. Ben bir yarım saat arama taramadan sonra Aleko’yu bankta uyurken buluyorum. Bir müddet sonra da diğerleri bizi buluyor, tekrar kavuşuyoruz birbirimize. Ne yapalım, bu saatten sonra eve gidelim bari yol da nereden baksan bir yarım saat kırk dakika çeker... Bir de bu yorgunluk üstüne gelince, orada bulunan bizimkilerden birinin Agiassoslu arkadaşının, "Hayde bana gelin, daha içelim" teklifine kolpocu Yorgo istemem anlamında yalandan bir bakış atarak, "Eve dönsek daha iyi aslında, ama..." diye cevap verebiliyor. Neyse, su testisi su yolunda kırılırmış. Biz de içmeye devam edeceğimiz yola doğru kıvrılıyoruz.

Agiassos’dan bahsetmişken, hemen 3 km uzağındaki Asomathos ve oranın panayırı hakkında da birkaç söz söyleyeyim. Asomathos, Agiassos’a nazaran daha küçük bir köy. Yine dar dolambaçlı sokaklar, merkezde büyükçe bahçeli bir kilise, kilise çevresinde kümelenmiş kafe ve bakkallar ve sokakların çıktığı ufak meydanlarda çınar altlarındaki meyhaneler. Panayır için sokaklarda masalar hazırlanmış. Yaşlısı genci insanlar, meze sipariş verme, buz isteme, masadaki mezeleri yan taraftakilerle pay etme, çekilecek piyangonun bilet parasını vermek için diğerleriyle tartışma gibi telaşeler içindeler. Bir yanda uyuyakalmış çocukların üstüne battaniye niyetine ceket mont örtenler, diğer yanda elleri tireye titreye masalara uzo servisi yapan yüzü kırış kırış, hayatta ununu elemiş, eleğini asmış bir adam. "Bizim de sonumuz böyle olacak" diye düşünüyorum. Neyse unutalım böyle şeyleri. O vakte kadar genelde uzo olarak Pitsiladi’yi tercih ediyorduk. Bu sefer, panayıra özgü olarak yüzde 45 alkollü Yannatsi’yi tercih ediyoruz. Vangeli, "Bu içebileceğiniz en iyi uzo, ağrısı yok sızısı yok" diye gazı veriyor. Biz zaten gaz almaya müsaitiz, yolla gelsin o zaman. Vangeli diyor ki, "En iyi uzo Yannatsi'dir, ondan da iki tane var. Yüksek alkollü olanı en iyisidir." Asomathos dağ köyü olduğundan meze olarak balıktan ziyade şiş kebap ve çeşitleri var. Bir süre sonra kilisenin kapısının önüne kurulmuş olan buzuki, baglamadaki, keman, ud, gitar ve davuldan oluşan orkestra yerel ezgilerden çalmaya başlıyor. Bir kaç sene önce Perama köyünde bir konserde eşlik ettiğim şarkıları bu sefer köyün müzisyenlerinden dinlemek, yerel kıyafetler giydirilmiş çocukların dansıyla izlemek hoşuma gidiyor. Haydi, kadehler boş kalmasın. Yirmilik bebe rakı boyunda geliyor Yannatsiler. Boş bardakları dolduruyorum, dolu olanların sahiplerini de bakışlarımla ikaz ediyorum. Bu sırada kolpocu Yorgo, sonradan görmüş gibi yaparak, "Ya ben daha içmeyecektim aslında." diyor. "Ne koyduk ki, onu içmede bir şey yok, gözyaşı kadar bir şey." Müzikle birlikte uzoya devam ediyoruz. O zaman ufak bir parantez de Midilli’nin müziği hakkında açalım. Midilli müziği, Anadolu müzik geleneğinden, özellikle İstanbul ve İzmir’den oldukça etkilenmiştir. Örneğin "Ta ksila", Tamburi Cemil Bey’in "Çeçen Kızı" ile neredeyse bire bir aynıdır. Keman, santur ve gitar sıklıkla kullanılır. Bunlara da çoğunlukla klarnet ve davul eşlik eder. Her ne kadar buzuki Midilli müziğine özgü bir enstrüman olmasa da, bir çok şarkıda bas enstrüman konumundadır. Hüzün dolu amaneler önemli yer kaplar. Bunlardan başka ise balolar, karşılamalar, sirtolar, zeybekikolar ve az da olsa hasaposervikolar bulunur. 

Molivos (Yazıyla alakası yok ama burayı da gördük, görmedik değil)
Bir yandan müzik, danslar diğer yandan bal gibi şeker gibi Yannatsiler, vitesi boşa almışız yansın cehennem biz beş kamyon kömürle geliyoruz. Muhabbet elbet bir yerlerde Türkiye-Yunanistan ortaklığı, benzerlikler, farklılıklar gibi konulara da geliyor. Artık iyice geyiğe vurmuşuz. Olur olmadık her kelimenın sonuna "i" ekleyip söylüyoruz, ekmeki, peyniri gibi... "Sucuki, caciki, karpuzi, kalamari, ahtapoti... O ne öyle, sonuna "i" koyuyorsun, oluyor sana Yunanca. Oldu olacak ülkenin adını da değiştirsinler, Hellas değil Türkiyeki yapsınlar." Masamızdan kahkahakiler yükseliyor. Neyse ki, çevremizde Türkçe bilen yok, o konuda rahatız. O sıra Yorgo ortalıklarda dolaşıyor. Masanın üzerinde dipleri çoktan görülmüş boş uzo şişelerine hafif bir bakış attıktan sonra, biraz azar ama hakikatte daha çok iltifat şeklinde, "Ne yaptınız, bünyeye yazık, bu kadar içilir mi, yahu" deyiverip ciddi bir ifade takınıyor. Masadan biri bol "s"li bir hassiktir çekince, Yorgo’da gülümseyerek, yan masadan boş bir sandalye çekip muhabbette yerini alıyor. Delilikle dahilik arasında gidip gelen ahşap ustası Yorgo’nun atölyesi içtiğimiz masaya bir kadeh uzo mesafesinde. Bakmayın öyle dediğime, hakikaten bu Yorgo tertemiz bir kalbe sahip, ahşapla uğraşmayı sevdiği gözlerinden okunuyor. Sevdiği işle uğraşmasının verdiği heyecan insanlarla konuşma şekline, davranışlarına çok açık şekilde yansıyor. Arada bir atölyeye doğru ufak kaçamaklar yapıp, tekrar masamıza dönüyoruz. Gidişimiz suskun olmasa da, dönüşlerimiz muhteşem oluyor.

Hakikaten de Vangeli’nin dediği gibi çıkıyor. Yannatsilere allah yarattı demeyip acımadan küple içsek de ertesi sabaha tertemiz uyanıyoruz. Hoşumuza gidiyor tabi, uzonun, uzoyu yapanın hakkını veriyoruz ama insanın biraz da gücüne gidiyor, gururuna dokunuyor. Ne bu sanki hiç bir şey içmemişiz gibi, hiç mi bir baş ağrısı olmaz. Bu Yannatsi uzosunu bulmak öyle kolay değil. Zira Plomari’de ufak bir dükkanda satılıyor. Ayrıca Midilli kasabasında bir dükkanda daha buluverdim. Yeri gelmişken iki satır da Plomari’ye ayıralım. Plomari adanın batı ucunda, uzosu ve belki de uzosundan dolayı kafada gel gitleri pek olan insanıyla meşhur. Allahın sevdiği kuluyum ya, ben de buraya ilk kez geldiğimde uzo festivaline denk geldim. Plomari’ye varmadan hemen deniz tarafında Varvayani uzo fabrikası ve müzesi, uzoyu seven insan için gezmeye görmeye değer. Burayı ziyaret ettiğim sırada duvarda asılı sararmış bir kağıda eski cumhurbaşkanlarından Konstantin Karamanlis’in el yazısıyla yazdığı adadan talep ettiği şeylerin listesi, adanın nasıl keyifçi bir yer olduğunu bir kez daha ispat ediyor. Miktarlarını hatırlayamayacağım ancak Karamanlis’in talepleri aklımdan hiç çıkmadı. Uzo, zeytinyağı, peynir ve sardalye. Yarasın. Kasabanın merkezinde kocaman bir taş kahve karşılıyor. Hemen içeri doğru kıvrıldığımızda ise, ufacık bir köprüyü geçince karşımıza tekrar kocaman bir çınar ve gölgesine dizilmiş masalar sandalyeler karşılıyor. Yunan Komünist Partisi KKE’nin Plomari teşkilatının yeri tam çınarın dibinde. Kim bilir Yunanistan kaç kere kurtarılmıştır bu masalarda.

Aksırana, tıksırana kadar
Yazının başında nasıl anlatsam Midilli’yi bilemedim dedim. Şimdi ise nerede nasıl keseceğim diye düşünüyorum. Çok kısaca söyleyeyim, Midilli’nin güzellikleri anlatmakla bitmez. Basitlik en güzel biçimini Midilli’de almıştır. Midilli adası gidilmeye görülmeye, ama daha fazla da yaşanmaya değerdir. Güzelliğin para pulla olmayacağının, paranın pulun insanın içini, yaşadığı yeri çirkinleştireceğinin kanıtıdır. 

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Helsinki Klasik Amerikan Arabaları Festivali

Helsinki'de Kauppatori (Market Square) yaz aylarında (Ayın ilk cuma günü) Amerikan arabalarının geçiş törenine ev sahipliği yapar. Bize de bir arada görmeye çok alışık olmadığımız yüzlerce arabayı fotoğraflamak düştü. (Fotoğraflar: Cihan Pehlivan, Ülke Uysal)









14 Temmuz 2012 Cumartesi

Gurbet Kuşu Sunar: Ah Midilli Vah Midilli Bölüm 1

Sezen Aksu söylüyor ya, “Kalbim Ege’de Kaldı” diye, ben de kalbimi, ilaveten de karaciğerimi, Ege’de, Ayvalık’ın hemen karşısındaki Midilli Adası'nda bıraktım. İnsan sevdiğini anlatabilir mi, kelimelere dökebilir mi? Bana kalırsa pek değil. Ucundan kenarından bir şeylere temas eder olsa olsa. İşte benim de size anlatacağım Midilli, ancak ucundan kenarından kıytırık bir şeyler olacak. Midilli’yi bu kadar sevmesem daha doğru düzgün anlatabilirdim ya, siz benim kusuruma bakmayın. Buyurun okumanıza bakın.

Adanın Yunancası Lesvos, yani kadın kadına aşkın, lezbiyenlerin yeri. Adanın batı ucundaki Eressos kasabasında doğan şair Sappho, şiirlerinde kadının kadına karşı duyduğu aşkı anlattığından olsa gerek, ada da bu isimle anılıvermiş. Türkçe’deki ismi Midilli ise, adanın Türkiye’ye bakan ve en büyük kasabası olan Mitilini’den geliyor. Tüm dünyadan lezbiyenlerin ziyaret ettiği bir nevi hac yeri olmasıyla birlikte Midilli, adanın batı tarafı hariç her yerini kaplayan zeytin ağaçları, özellikle Gera ve Kalloni körfezleri olmak üzere adanın tamamında tutulan lezzetli balık ve ahtapot çeşitleri ve ilk defa Plomari kasabasında üretilen uzosu ile meşhur.


Mübadele sırasında Ayvalık’ta yaşayan birçok Rum Midilli’ye göç etmek zorunda kalmış. O yüzden hemen karşılarındaki Ayvalık, hala onlar için özlem duyulan bir yer olma özelliğini koruyor. Midilliler, hafta sonları alışveriş için feribotu doldurup günübirlik gidip geliyorlar Ayvalık’a. Tanıştığım konuştuğum insanların hemen hepsi Ayvalık’ı, İzmir’i ya da Bergama’yı görmek istediklerini anlatıyor bana. Mitilini kasabasının merkezi hala balıkçı teknelerine ait. Liman kısmı daha çok meyhane ve kafelerle dolu. Hemen limanın arka tarafından ise denize paralel Ermou Caddesi uzanıyor. Ermou’da alışveriş yapılacak ufak tefek dükkanlar, börekçiler, pastırmaların asıldığı kasaplar, balıkçılar, seramikçiler, antikacılar, mini uzo imalathaneleri, Osmanlı’dan kalma hamam, bakım halindeki Yeni Cami, tek tük meyhane ve kafeler yer alıyor. Ermou Caddesi'nin ucu merkezin kuzey ucuna, kaleyi sağına alacak şekilde denize çıkıyor. Kalenin hemen arkasında dev incir ağaçlarının hemen yanı başından ufak tefek iki üç koyda denize girmek mümkün. Bir diğer denize girilebilecek yer ise kalenin etrafını dolaşınca önümüze çıkan Çamaki Halk Plajı. Çamaki yani çamlık, sebebi ise basit; Etraf çam ağaçları ile dolu. Böylece Ermou Caddesi'nin sonundan kaleyi dolaşarak, Çamaki Plajı'nı da geçip, Arkeoloji Müzesi'ni sağ tarafımızda bırakarak feribotların yanaştığı limana varılıyor. Limanı kasabanın merkezini çevreleyecek “U” şeklinde düşündüğümüzde, bir ucu feribotların yanaştığı liman ise, diğeri de ağzının tadını bilenlerin, canları tatlı olanların yanaştığı balıkçı barınağından bozma, köhne görüntüsüyle Seal isimli meyhanedir. Nasıl tilkinin dönüp dolaşıp varacağı yer kürkçü dükkanı ise, keyifçinin dönüp dolaşıp varacağı yer de Seal’dir. Tabela filan aramaya lüzum yok, zira tabela yok. Turistik meyhaneler geride bırakıldığında, daha gidilecek yol kalmadığında varılır Seal’e. Öğlen vakti kahve içme bahanesiyle gidilse dahi, insana karafakide uzo söyletir, meze söyletir, öylesine güzel bir yerdir burası. Yemesi ayrı içmesi ayrı keyiflidir.

Seal'a giden yol: Rakıcı için bir nevi kürkçü dükkanı (Ülke'ye göre dünyanın en güzel yeri)
Midilli’ye gittiğimde kadim dostlarım Aleko ve Stavro beni limanda karşılar, şarabımızı alır eve gideriz. Hoş geldin, beş gittinin ardından, buzuki, gitar, cura, bağlama başta olmak üzere diğer enstrümanlar kılıfından çıkar, içmeye başlar, bir kendimize geliriz. “Gia sou vre Metin buzukaki” diye sesleniyor Aleko “Ego mangas Fenomouna” isimli zeybekikoyu çalarken. Aleko gitarda, Stavro baglamadakiyi almış, Yorgo vurmalılarda, bana da vermişler buzukiyi, tutturabildiğim şarkılarda kıvırabildiğimce kıvırıyorum. Evin salonunda masanın etrafında oturmuşuz. Stavro’nun babası Petro, yüreğine dokunmuş olacak, oturduğu koltuktan kalkıyor başlıyor kendine has zeybekikosunu oynamaya. Bir adım ileri, iki adım geri, bir sağa, bir sola düşecekmiş gibi salınıveriyor, ama kendinden emin, belli. Kollarını kartal gibi iki yana açmış, bazen bir elinin tersini yere vuruyor. Gözleri ya kapalı ya kısık, hareketleri ağır mı ağır, odayı kaplayan duman içinde zaten hızlı hareket etmek olacak iş değil. Gerisin geri geliyor Petro, sağ dizini büküyor, avuçlarını birleştirip, ovuşturmaya başlıyor. O da nesi, sanki ellerinin içinde bir şeyler varmış gibi, içindekileri sallamaya başlıyor. Birleştirdiği ellerini ağzına doğru götürüp elinin üst tarafına bir öpücük kondurduktan sonra, iyice yere doğru çömelip, sağ elini yavaşça sol elinden ayırıp, avucunun içindeki güya zarları yere bırakıveriyor. Bu, Petro’nun zeybekikosu. Petro aslında Atina’da yaşıyor. Limanda çalışıyor. Uzun yıllar denizcilik yapmış. Oğlunu görmeye Midilli’ye gelmiş, iyi ki de gelmiş, tanıştığıma çok memnunum. Petro’nun ihtisası Atina’nın Pire semtinin limanı Pasalimanı’ndan, doktora ise Pire tekkelerinden. Saçlar briyantinli, bembeyaz pamuk gibi sakalları var. Üst çıplak, vücut artik denizin tuzlu suyundan olacak iyice mora çalmış dövmelerle dolu. Tavus kuşu, denizkızı, hançer… ne ararsan, denizcilik hatırası kollarında çizikler. Bir de sabahları elinde bir kitap, biraları alıp sahile gidiyor. Ondan vücut pişivermiş, kıpkırmızı olmuş. Yine bir gün, güneş altında uyuyakaldığından ıstakoz olmuş halde eve döndüğünde kitabını sehpanın üstüne bırakıyor. Ne acaba diye bakıyorum, “Einai kai Khronos”, yani “Varlık ve Zaman”, yani Martin Heidegger okuyormuş. Birçok kavramı etimolojisiyle açıklayan ve kendi düşüncesini kurarken Yunanca kelime ve kavramlardan oldukça etkilenen Heidegger’i birçok cümlenin altını çize çize okuyormuş Petro. Kendisi de bir köylü olan, Karaormanlar'da bir barakada yaşayan Martin Heidegger’i akademik entelektüel camianın dışında birilerinin okuduğunu görmek keyfimi artırıyor. “Eh, doğrusu da bu değil mi zaten?” diyorum kendi kendime. Bu sırada Aleko, üzeri tütün paketlerinden, dibi kurumuş şaraplı bardaklara, kitap ve dergilere bin bir türlü ıvır zıvırla dolu karmakarışık masada kağıdı aramaya başlıyor. Bunun üzerine Yorgo, yarım ağızla “Hayırdır, bir tane daha mı geliyor yoksa? Yapmayın vre, şuracıkta bayılacağım“ diyor. Diğer yandan da Aleko’nun hemen gözü önünde olup bir türlü göremediği kağıdı, olabildiğince çevik bir hamleyle ona uzatıyor. Bu kolpocu Yorgo’nun elinden her iş geliyor. Evi çekip çeviren de o, yemek yapan da, eline aldığı her enstrümanı çalan da, oltayla balık, zıpkınla ahtapot vuran, hatta aramızda araba kullanabilen tek kişi de yine o.

Kadim dostum Aleko lavtasıyla
Ev ahalisinden başka "pimapenci" udi Vasili var. Bizim Alekolarla birlikte ud çalıyor o da. Bir öğlen vakti çalıştığı atölyesinde ziyaret ediyoruz. Hemen bizi içeri oturtup, yan bakkaldan biraları kapıp geliyor. Atölyenin hemen karşı köşesinde bir börekçi var, içinde de güzeller güzeli. Bu börekçinin ayrı bir yeri var. Poğaça, börek alacaksak buraya geliyoruz. Ispanaklısı, peynirlisi ayrı, kendisi ayrı güzel. Bir sabah poğaçamızı alıp, yanında da kahve içelim diye ilk gözümüze kestirdiğimiz meyhaneye oturuyoruz. Markos Vamvakaris’in meşhur bir pozu vardır, ağzında sigarası, elinde buzukisi, boğazı iyice açılmış kollu beyaz atletiyle. Mekanın sahibi aynen öyle: Ağzında sigara, üstünde beyaz atlet. Biz masaya oturunca ne içeceğimizi soruyor. O sıra, “Acaba çay var mıdır?” diye yanımdaki arkadaşımla konuşurken, kafesteki kanaryaya bakınırken, daha biz bir şeye karar veremeden homurdanarak tezgaha doğru yürüyor. “Ne oldu hayırdır?” diye soruyorum Aleko’ya, “Biz bir şey demeyince o da bize uzo getireceğini söyledi” diyor. E hani biz kahvaltı yapacaktık, poğaça almıştık, uzoya mı banacağız poğaçayı, ne yapacağız? E ne yapalım? Sabah sabah uzo olmasın, e bari bira olsun diye, sanki bir orta yol buluyoruz kendimizce.

Yunan dostlarla birlikte; Vasili, Niko ve Yorgo

Akşamüstü, bizimkileri bir meyhaneye çağırmışlar, birlikte gidiyoruz. Arkadaşlarımın eski evinin hemen üst sokağında olan bu meyhanenin sahibiyle muhabbete başlamamız pek vakit almıyor bile. Kabuğu yosunsu ve dikenli gibi olan midyeyi bıçağıyla ikiye kesip yarısını bana ikram ediyor. Bakıyorum midye gibi bir şey ama bu ne diyorum kendi kendime. “Sizin tarafta çok bundan da sizinkiler bilmiyor bunun ne olduğunu, yendiğini“ diyor bana meyhane sahibi Panayoti. “Eyvallah” deyip, mideye indiriyorum ikramı. Meğer iddiacıymış Panayoti, maçlara bahis oynuyormuş. Bana Sivas-Shaktar maçı ne olur diye soruyor. “0 ya da 2 olur” diyorum. “Niye?”, “Niyesi mi var?”. Başlıyorum anlatmaya, “Shaktar’ın gücü belli, adamlar kupayı kaldırdılar geçen sene. Sivas Anderlecht’ten 5 yedi belki ama sonuçta kendi sahasında ve ilk maç. Tabi ki kazanmak isteyecektir. Sivas’ın gücü yeter mi bilmem, Shaktar ağır basıyor ama beraberliği de bir düşünmek lazım” diyorum. “1 olmaz diyorsun yani?” diye cevap geliyor. “Sonuçta top yuvarlak, benim tahminim bu”. Yüzü biraz asıldı, kafasını öne eğip bahis gazetesine tükenmez kalemiyle bir şeyler çiziktirmeye başladı. Herhalde “Sivas alır” dememi bekliyordu. Çünkü Shaktar’a 1.90 verirken, Sivas’a 2.90 veriyordu bahisler.