29 Ağustos 2012 Çarşamba

Konuk Yazar Evren Sunar: Almanya Gazlı İçecek Rehberi

Kısa süre sonra başlayacak "Bira ve Almanya" yazılarından önce şimdilik gazlı içecek rehberine başlayalım. Hazır Berlin içecek rehberinin üzerinden uzun bir süre geçmişken Türkiye'de bulunmayan ya da az tanınan bir kaç markaya göz atalım. Ne Okan ne de İmerhan gibi Coca Cola'ya alternatif bulma eğiliminde değilim ama farklı bir marka ya da yeni bir tat görüncede denemeden duramayanlardanım. Bu merak bazen hayal kırıklıklarına yol açsa da arasıra bulunan güzel lezzetler işin kaymağı oluyor. Sitenin diğer yazarları gibi yerel gazoz manyağı biri olarak gittiğim her yerde yerel gazoz markalarını mutlaka denerim (Bizim bir "Avam Kahvesi" şansımız olmadığı için tek çözüm bu). O yüzden Almanya'daki gazoz ile Sprite arasında bir tat olduğunu düşündüğüm "Weisse Limo" (Beyaz limonata ya da limonlu gazoz olarak da anılabilir) denilen içecekten mümkün olduğunca denedim ama gerçekten neredeyse hepsi birbirinin aynısı ve hiçbiri bir Türk gazozu değil. Kola piyasası ise almış başını gidiyor. Hemen hemen her market zincirinin kendi kola familyası (Cola-Fanta-Sprite üçlemesi olarak düşünün) mevcut. Bunlara bir de Alman icadı "Cola-Mix" ya da diğer adıyla "Spetzi" (Selpak, orkid, Jeep gibi ürüne adı ile damga vurmuş bir marka) eklenince bir anda karşınıza takip edilemeyecek bir marka kalabalığı çıkıyor. O yüzden mümkün olduğunca market markalarına bulaşmıyorum. Bize göre daha çok içecek tüketen bir millet oldukları için marka sayısı da doğal olarak çok fazla. Ama birçok yerde bulunan markaları tadarken denk geldikçe bölgesel tatları da es geçmemeye gayret ederim.

3 içilmezler
Örneğin şekersiz ve limon aromalı sodalara pek benzemeyen "Alaska" gazozu (Ya da gazozumsu içeceği dersek daha doğru olur). Ötinger gibi Almanya'nın ucuz bira üreticisi bir firmadan da daha iyisi beklenemezdi zaten. Çöle düşmüş bedevi hesabı logosundaki kutup ayısından uzak durmayı tercih ediyorum ve bir daha Alaska ürünlerini denememeye ant içiyorum (Birasını da sevmem zaten bunların). "Club Mate"i sevmemiş biri olarak "Top Mate"e şans verirken biraz tedirgindim ama etiketin üzerindeki edebiyat parçalamalarını okuyunca bir şans vereyim dedim (Mate'in Güney Amerika'da yetişen bir bitki olduğunu ve çay ile beraber ferahlatıcı ve serinletici bir içecek oluşturduğu tarzında bir açıklama). Yüksek orandaki kafein miktarı da cezbedici geldi ve kaçınılmaz son... Mate'in kralı sayılabilecek Club Mate neydi ki çakması Top Mate ne olsun? Alkolü alınmış ve biraz da eksitilmiş dandik bira tadindan dolayı üç gün boyunca içeceklerden soğudum. Almanya'ya gelip bu içeceği deneyeceklere tavsiye; adında Mate olan bilimum markadan uzak durun!

Bir diğer hayal kırıklığı da "Carpe Diem". Daha önce "Cranberry" versiyonunu denediğim ve fena bulmadığım bu içeceğin bu sefer Classic versiyonunu denedim. Ama tadındaki o ekşimsilik ve asit oranı hiç hoşuma gitmedi. Eskiden kendi imkanlarımızla yaptığımız (Halısaha sonrası resmi içeceği) vişne-soda'nın üç gömlek altı bir ürün olarak hafızama kazıdım bu Carpe Diem'i. Adı her ne kadar afilli de olsa tadı sınıfta kaldı.

 
Okan'ın daha önce burada bahsettiği "Afri Kola"yı ele almadan geçemedim. Afri Kola'ya alışmak Türkiye'deki kolaya alışmış biri için gerçekten çok zor. Daha az şekerli ve asit etkisi neredeyse yok denebilecek kadar az. Ama Kült bir marka ve 2000 yılından önce satılması ve tad değişikliği yapmasından dolayı kaybettiği müşteri hacmini tekrar kazanma yolunda ilerliyor. Bunda daha önce düşürülen kafein oranının tekrar yükseltilmesinin de etkisi var. Gerçi bu olay hayıra vesile oldu ve Fritz Cola ve Premium Kola gibi iki Kült marka doğdu (Ki bu markalardan Okan daha önce bahsetmişti). Bu iki markayı daha sonraki bir yazıda detaylı olarak inceleyeceğiz. İki marka da tadlarından ziyade kuruluş hikayeleri, şirket politikaları ve ilginç stratejileri ile konuğumuz olacak.

Dr. Pepper'ın Amerika versiyonu nasıldır bilemem ama Almanya versiyonu için Okan'a birazda olsa katılıyorum. İçmeden burnunuza gelen kayısı çekirdeği kokusu iyi ama içerken bu tad biraz rahatsız ediyor. Belki de yıllarca filmlerde gördügümüz ve gözümüzde büyüttüğümüz için yaşanan hayal kırıklığı büyük oluyor. Gerçi adam şişenin üzerine yazmış "Can You Handle The Taste?" diye. Kaldırmak zor tabi bu tadı.(Sonradan gelen ek: yazıyı yazdıktan iki gün sona tekrar içtim bu sefer daha az rahatsız eden bir tadı vardı ama yine de benim için bir vazgeçilmez olamaz)

Mintax ve kardeşi
En sonda ise bana göre Cola-Mix'lerden sonra Coca Cola'ya tercih edeceğim yegane içecek "Mountain Dew" ve "Mountain Dew Red Code" var. Red Code tad olarak Dr. Pepper'a benziyor. Ona rakip bir ürün olarak piyasaya sürüldü. Çok hoş beş olmasam da yine de Dr. Pepper'a tercih ederim. Yeşil şişedeki klasik Mountain Dew ise (Arkadaşlar arasında şişesinden dolayı Mintax olarak adlandırırız) dediğim gibi benim için Almanya'daki en muazzam gazlı içeceklerden biri. Tad olarak bizim gazozlara benziyor ama tam olarak gazoz diyemeyiz (Nasıl bir içecekse artık!). Limon aroması tam yerinde ve ne şeker ne de asit oranı rahatsız etmiyor. Tek olumsuz yanı ise sadece kutu ve yarım litrelik şişe seçeneklerinin olması ve her yerde bulunmaması. Büyük litreli seçenekler çıkarsa koli koli yığarım eve (Ne kadar severmişim ben bunu). Yukarıda bahsi geçen Cola-Mix türevleri tamamen bir yazı konusudur ve o da kısa sürede burada olacak. Ayrıca enerji içeceği, aromalı alkollü içecekler incelemeleride yakında gelebilir (Garanti vermeyelim de gelmezse mahçup olmayalım).

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Midilli Lezzet Turu 3

Uzo Kefi
Bir önceki yazımızda yanlız tatilin hiç "cool" olmadığından bahsetmiştim. Tsai Ming Liag filmerinden daha az diyaloglu ilk iki günün ardından uzo festivalinin afişini görüp sevindim. Akşamları en azından olimpiyatları izlemenin dışında başka birşey yapacaktım. Zaten ilk turda patır patır dökülen Yunan atletleri sayesinde şehrin odağı tekrar yarınki Panathinaikos maçına kaydı.


Yunanlıların fotomaçını alıp sporun nabzını tutmaya çalışsam da pek birşey anlamadım. Dikkatimi çeken en önemli konu ise en adi spor gazetelerinde bile basket-futbol oranının yarıya yakın oluşuydu. Adada dikkatimi çeken diğer bir konu ise 3. günümde olmama rağmen tek bir sebze pazarıyla karşılaşmamamdı.


Benim gibi pazar fanatiği için eli yüzü düzgün bir manavla karşılaşmamak bile büyük hayal kırıklığı oldu. 1,5 saat ötede Ayvalık'ta devasa pazar var diyeceksiniz fakat Yunan hükümetinin kararıyla buradan sebze meyve getirmek yasaklanmış. Ayvalık pazarını haklı olarak adanın çiftçileri için tehlikeli bulmuşlar. Esnaf siestaya bulaşmadan sabahtan küçük bir tur yapayım diyorum.


Ermou Caddesi'nin sonunda O Ermis Tavernası'nın hemen yanıbaşında konuşlanmış Uzo Kefi imalathanesi ilk durağım. Kasada duran yaşlı amca Türk olduğumu öğrenince "Erdogan good!" diyor. Ben de Erdogan Papandreau takasını teklif ediyorum. Uzoyu göstererek "Erdogan, No uzo!" diyorum. Gülmesini bekliyorum. Ama gülmüyor. Bu donuk muhabbetten sonra uzomu alıp yoluma koyuluyorum.


Karınlar acıktı. Merakla beklediğim domuz dönerini (Giros) yeme vakti. Hemen söyleyelim bol porsiyon döner ve kutu kola 3 euro. İçindeki patatesler Türkiye'deki gibi donmuş mamül değil. Hatta Türkiye'nin dışında hiçbir yer donmuş patatesten kızartma yapmıyor galiba. Taze patates yemek bile bizi mutlu ederdi. Ama cacıki ve hardal sosu ile ıslatılmış bol etli domuz döneri önümde görünce keyfim katlandı.


Geçen yıl pilava ketçap koyduğum için büyük eleştiriler almıştım. İçinde zerre nem olmayan "fast food"a asla tahammülüm yok. Türkiye'de dönere mayonez koymak hakarettir (Hele hele sarımsaklı yoğurt koyarsanız). "Etin tadını alamiim!" şeklinde savunmaları vardır bu kuru fast foodcuların. Etin tadını alamıyorsan başta ekmeğin arasına koymayacaksın. Mekandaki tavuk döneri de merak etsem de midemde yer kalmıyor.



Frappe içmenin en güzel tarafı yanında gelen koca bardak su (Bazen buz dolu su sürahisi) ve atıştırmalık hamur işleri. Bugün hamur kontejanından peynirli milföy böreği denk geliyor. Ama biz iki küçük poğaçayla kesilecek adam değiliz. Ülke'ye göre dünyanın en güzel yeri olan mekanın yanına (Yani dünyanın en güzel yerinin yanı) konuşlanıyoruz. Mekanın adı O Tzimis O Xoudzos.





Mekanın yerini Metin, Midilli yazısında tarif etmişti. Sahil şeridini U olarak düşünürsek harfin diğer ucunda bulunuyor. Dün öğlen vakti uzo içtiğimden midemi bozmuştum. Canım bu sefer daha hafif bir içki çekiyor. Mezelerin yanına beyaz şarap söylüyorum. Yunanlılar'ın musakkayı nasıl yaptığını oldum olası merak etmişimdir. Fakat yan masaya (Gözler her zaman yan masada) musakka isteyen kefal Türkler'in önüne beşamel soslu patlıcan gelince gülmemi zor tuttum. 


Her üç esnaf lokantası macerasının ikisinde en beşamelinden yemek siparişi verme alışkanlığıyla nam salan malulen emekli blog yazarımız Adil'in bile bunu beğeneceğini sanmıyorum. Hoş, kendisinin içli köftenin üzerine beşamel sosu hazırlayarak midemizi altüst etmişliği vardır. 


Tuzağa düşmeden bu sefer soğuk meze ile başlıyorum yemeye. Patlıcan salatası, yoğurt, ceviz ve maydanoz ile renklendirilmiş. Devamında gelen bombay fasulye ise günün süper starı. Egeliler yimee salça koymaaz! diyip bize lapa gibi pırasa yedirenlere (Ne kadar az salça koyarsan o kadar Egeli'sin sidik yarışı ülkemizde hızla yayılmakta) tokat gibi cevap geliyor karşı yakadan. Fasulyenin içinde bolca salça mevcut. Türkiye'dekilerin bir gömlek üstünde. Porsiyon ise bizim dublemizden bile büyük. Verin krizinizi alalım büyük porsiyonlarınızı. Böyle krize can kurban. Masada beyaz şarabın olması köy ekmeğini fasulyenin salçasına banmama engel değil. Beyaz şarapla ehlileşmeyecek kadar açım. 


Devamında ızgara jumbo karides geliyor. Türkiye'de bu fiyata yemek ne mümkün. Lezzet olarak üst düzey olmasa da en azından karınlar doyuyor. Sona eşantiyondan gelen karpuz Adana'nın yanına yaklaşamıyor ama beleş sirke baldan tatlıdır diyerekten çekirdekleriyle beraber götürüyoruz.


Üstüne "Greek coffee"den çakıp 19 euro hesap ödüyoruz. İki bardak şarap ve üstteki yemeğe gayet uygun bir fiyat. Üstelik denizin dibinde. Mitillini'nin en şahane manzarasında. Dünyanın en güzel yerinin yanı ünvanını fazlasıyla hakediyor. Gecenin devamında ise şansa denk geldiğim uzo festivaliyle şenleniyorum. Yunan halk oyunları eşliğinde çalan şahane müzikler ve denediğimiz türlü türlü uzolarla gecemi noktalıyorum.

21 Ağustos 2012 Salı

Midilli Lezzet Turu 2

Yalnız tatile çıkmak hiç de cool bir haraket değilmiş.  Mitillini şehri yüz adımda bittiğinden iki gün geçmeden insan tükeniyor. Televizyonda Yunanca olimpiyat izlemek veya kafede frappe içmek de 3 tur sonra baymaya başlıyor. 2. gün başka bir şehre gitmeli. En azından yolda vakit geçecektir.

Yunanın faşizmle imtihanı
Kahvaltı sonrası bando gürültüsüyle balkona çıkıyorum. Bir de ne göreyim, Yunan ordusu taarruza geçmiş. Marşlar eşliğinde yürüyor. Halk balkonlarda alkışlıyor. Yürüyüşün sonunda milli marş okunuyor. Genci yaşlısı herkes hazırolda. Denizin karşı tarafında olur olmaz zamanda istiklal marşını hoparlörden yayınlayan eski Ayvalık belediye başkanı aklıma geldi. Akdeniz'in faşizmle imtihanı henüz bitmemiş . Francolar, Mussoliniler, veya albaylar cuntası. Hepsinin bir tur daha hakları var belli..


Şehrin merkezinde bulunan otogardan Plomari otobüsüne biniyorum. Burası  yakın bir şehir olsa da dağlık yollar yüzünden 1 saat 15 dakikada varabiliyoruz. Otobüsteki sosyal demokrat Türkler daracık yılankavi yolları görünce "ülkenin niye krize girdiği belli. tek geliri turizm olan adada yol bile yok" diye yakınıyor. Allahtan Midilliler bizimkilerin gazına denizi doldurup devasa sahil yolları yapmamışlar. Otobüsten onlarca halk plajını imrenerek izliyorum. Karşı taraftaki çirkin Sarımsaklı aklıma geliyor. Şahane plaj ama şehri heyula gibi saran yazlıklar. Ülke'nin "Ayvalık'a gelirken tükürdüm" lafı aklıma geliyor.


Plomari'ye varıyorum. Burası uzonun Speyside'ı. Şehirde bir çok küçük uzo fabrikası var. Rakının aksine Yunanlılar küçük imalathaneleri yok etmemişler. 100 yıllık onlarca uzo fabrikası adanın her yanına yayılmış. Küçük damıtma aletinde uzolar hazırlarken hala şişelere elle doldurulup, etiketi elle yapıştırıyor. Bu imalathanelerin bazıları tüm Yunanistan'a hatta dünyanın dört bir yanına uzo gönderecek kadar nam salmış. Kriz var ama küçük esnaf yüz yıldır ayakta. Bizler üretim şekilleri tamamen aynı olan üç beş rakıyı tercih etmek zorunda kalırken, Midillililer her ailenin farklı üretim tekniğiyle hazırlalanan onlarca farklı aromalı uzo içebiliyorlar.

Solda Giannatsi sağda Pitsiladi

Bizler meyhanede rakının dublesine minimum 10 tl verirken onlar 20 liğe 5 euro (bizimkinin neredeyse üçte biri) verip keyif çatıyorlar. Yunanlılar krizden geberiyiii! diye keyifle haber yapanlara duyurulur. Verin krizinizi alın mutsuzluğumuzu! Meydandaki peynirciden 1 euroya sütlacımı alıp yokuş yukarı kasabanın kimine göre en iyi uzosunun üretildiği yere gidiyorum. Uzo Giannatsi (videosunu buradan izleyebilirsiniz) basit bir fabrikaya sahip. Düşük alkollü versiyonundan (Yüzde 45 ve 42 var) bir yetmişlik alıyorum. Yine yol üzerindeki marketten  Pitsiladi marka uzodan 20'lik bir şişe aldım. Bu da, çoğu eleştirmeninin favori uzolarından biriydi.


Plomarinin sokakları arasında geziniyoruz. Kasaplardaki sucuklara pastırmalara imrenerek bakarak  meydanda dedelerle birlikte frappemizi yudumluyoruz. Karnımız tekrar acıkıyor. Deniz kıyısındaki turistik lokantaları teğet geçerek bir aile tavernası olan Hermes'e ( her ne kadar ismi bir hayli turistik olsa da) uğruyoruz.


Giannatsi istiyorum. Bu sefer 45 dereceliğinden. Daha mezeler gelmeden yudumlamaya başlıyorum. Sanki içine deniz kokusu basmışlar. Çoğunlukla rakıyı araktan kötü uzodan iyi bir içki olarak sıralardım. Fakat bu zıkkım rakı-uzo çekişmesinde kafamda soru işaretlerine yol açtı. Duyduğuma göre artık Midilli uzolarındaki anasonların hemen  hepsi Anadolu'dan ithal ediliyormuş ama butik üretim teknikleriyle rakıya büyük meydan okuyorlar. İçine deniz kokusu basmışlar dememden bir dakika sonra tuzda sardalya önüme geliyor. Bunun tadı birebir deniz. Deniz kıyısına uzanıp, deniz kokulu uzodan yudumlayıp bir çatal deniz özlü tuzda sardalya yemek. İşte tüm gezinin doruk noktası bu olsa gerek.

Giannatsi

Dün gece hayal kırıklığıyla başlayan deniz ürünleri serimiz silkelenip kendine geliyor. Tuzda sardalyayı o kadar beğeniyorum ki Mitillini'ye döner dönmez bakkaldan bir kutu hamsi bir kutu da sardalya kapıyorum. Sonradan öğreniyorum ki Kalloni köfrezi Yunan adalarının Çanakkalesi gibiymiş. Sardalyanın beşiğiymiş bu coğrafya. Ege'nin hatta tüm Akdeniz'in en lezzetli sardaylası bu coğrafyadan çıkıyormuş.


Tuzda sardalya
Üniversitedeki  ev arkadaşımız (İmerhan, Ülke ve benim) Mustafa yıllar önce muzlu kurabiye hazırlarken iç malzemeye muza ilave olarak muz likörü de eklemişti. Bizlerce çok alay konusu yapılan bu pekiştirmeli üretim tekniği tüm yaşam felsefesine nüfus etmişti. Kahve likörlü kahve içerken bej takım elbise, bej gömlek, bej kravat ve bej ayakkabıyla (daha o dönemde bej güneş gözlüğü yoktu) işe gittiğini görenler olmuştu. Hatta  pekiştirmeli yaşam felsefesi yavaş yavaş evin tüm fertlerine bulaşmıştı.


Ülke'nin kafasına buz atıp şişirdikten sonra aynı buzla şişi indirmeye çalışmamla bu felsefe doruk noktasına ulaşıp yavaş yavaş gerileme dönemine girmiştir. (Bu konuya nasıl girdim nasıl çıkacağım). Gerileme döneminin ardından bu felsefe geçen ay tekrar hortladı.

Cacıki

Ülke, Almanya formasını üzerine geçirip, Alman milli marşında ayağa kalkıp, elinde birayla stadyumda Alman milli takımının maçlarını izledi. Üstteki paragrafta bahsettiğim üç katmanlı deniz macerasında da anlaşılacağı üzere biz yaşadığımız sürece bu akım kolay kolay mezara girmeyecektir.

Feta
Uzo şahane, sardalya zaten denizin ta kendisi; sonrasında gelen feta peyniri bol porsiyon ama Ezine'nin gerisinde. Caciki türkyedeki beyazların iki kat büyüklüğünde. Lezzet tastamam. Dükkanın hemen karşısında kurutulmaya beklemiş ahtapotlar dikkatimi çekiyor. Acaba bir şans daha mı versem? desem de nefsime hakim oluyorum. Tatlı statüsünde ballı yoğurt ve helva gibi bizim ülkemizde savaş halinde bile tatlı olarak dağıtılmayan ürünler olduğundan bulaşmıyorum bile.


Meydanda Cunda'nın Taş Kahvesine benzer bir kahveye oturuyorum. Fakat bir farkla burada onlarca çeşit içki, bira ve hatta malt viski bile bulunuyor. Midilli'nin küçük bir kasabasında bile böyle bir imkanın olduğunu görünce canım sıkılıyor. Bir fincan Yunan kahvesi söylüyorum.

Türkçe menüde Turkish coffee yazmaları ise ne kadar hoşgörülü bir millet olduklarının göstergesi. Sağdan soldan gelen mobilet motor sesleri ise Ayvalıktakinden bile fazla. Yan tarafta turistik eşya satan marketlere bakıyorum. Yer gök Samaras forması. Yunanlılar bayılıyor bu herife. Benim ise en sevmediğim futbolcuların başında. Diego Lugano sorunsalı diyorum kendi kendime.



Plomari rakının başkenti demiştik. İskoç damıtım evleri gibi çoğu imalathane denize çok yakında bulunuyor(belki de yere göğe sığdıramadığımız güzel deniz kokusunun nedeni de bu). Uzo imalathaneleri ziyaretime şehir meydanındaki Barbayanni fabrikasıyla devam ediyorum. Barbayanni, Plomari'nin en popüler uzo markası.

Barbayanni imalathanesi

Aromasında anasonun dışında en az on farklı ot daha kullanılıyor. İçeriğini kimseye söylemiyorlar. İki tane yirmilik alıyorum. Bir tanesi klasik(Yeşil etiketli olanını. Mavisinin alkol oranı biraz daha yüksek) diğeri ise markanın özel üretimi olan Afrodit (bir turistik isim daha). İmalathanenin arkasında küçük bir uzo müzesi var. Gezmeye değer.

Barbayanni