28 Eylül 2012 Cuma

Emir Kipleri

Oku: Stencil Wars. Goethe Enstitüsü'nün hemen yanında bulunan Gon'da buldum bu kitabı. Para vermeye kıyamadım (Ulan bu herif kendi almadığı kitabı bize öneriyor! diyenleri duyabiliyorum) ama kapağın altında dünyanın dört bir duvarına yapılmış Star Wars stencillerini görünce içim gitti. Paran çoksa git al yoksa benim gibi çaktırmadan ayakta oku (Emir kipi içinde emir kipi).


İzle: Festivaller sezonu nihayet başlıyor. Fakat Lale kart ve sponsor biletleri yüzünden yine 1-0 geriden (Festivalin en önemli filmlerin bazılarını alamadan. Misal, Haneke'nin Amor filmi veya Behn Zeitlin'in pek övülen Beasts of The Southern Wild) başlıyoruz. Biletix'in, "Bilet alımları  cumartesi günü saat 11 de normal! izleyicilere açılacak" beyanına güvenmeyip saat sabahın 9'unda bilet almaya kalkmasaydım (Evet 11 demelerine rağmen sabahın köründe sistem bilet almama izin verdi) durum daha da vahim olacaktı. Bilet alır almaz Atlas Sineması'na koşup Haneke'nin filmine bilet bulabilir miyim (On küsür yıllık festival tecrübeme rağmen hala böyle maceralara girebiliyorum) diye hayıflanırken 250 metrelik bir kuyrukla karşılaşınca halime şükrettim. 17 tl olan fahiş bilet fiyatlarına rağmen İstanbul halkı festivale yine kayıtsız kalmamıştı. Merakla beklediğim filmler ise başta Julian Roman Pölsler'in Die Wand'ı olmak üzere, Thomas Vintenber'den The Hunt, Michel Gondry'den The We and The I ve Aida Begic'ten Children of Sarajevo şeklinde sıralananıyor.


Keşfet: Mahallemiz Türk sinemasının yüzlerce mekanına ev sahipliği yapıyor. Tepebaşı'ndaki pavyonlar veya arabaların geçtiği İstiklal Caddesi'nden bahsetmiyorum. Onlarca kez turşu aldığım Çukurcuma'nın en eski dükkanlarından Asri Turşucusu'nun bir Arzu Film klasiği Neşeli Günler'deki turşucu olduğunu daha yeni keşfettim (Turşuyu sirkeyle değil limonla yapıyormuş).

Bekçiler Kralı
Geçen hafta ise wowturkey.com adlı siteyi kurcalarken Kapıcılar Kralı ve Çöpçüler Kralı filmine ev sahipliği yapan apartmanların Cihangir Güneşli Sokak'ta bulunduğunu öğrendim. Bu keşifler bana Banker Bilo filminin geçtiği döner kapılı şirket binasını bulmak için cesaret verse de burası ile ilgili en ufak bir ipucu bile bulamadım.

Kapıcılar Kralı
Not: Keşfet bölümü fotoğrafları wowturkey.com'dan alınmıştır.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Emir Kipleri

Seyret: En nefret ettiğim yerli kulüpler sıralamasında 1461 Trabzon ve Trabzonspor'un hemen ardından gelir Kasımpaşaspor. Sadece sevimsiz stat ismi değil, hükümet desteği ile son dört yılda üç kere süper lige çıkması (İlk ikisinde tez zamanda alt ligi boylamıştı) da canımı çok sıkmıştır. Ama bu sene parayı buldular. Billboardlarda boy boy reklam yaptılar (Neye istinaden reklam verildiğini ise hiç anlamadım. Kasımpaşa Store diye bir mağaza da olmadığından maç bileti dışında takım için  para harcayacak yer de yok). Tabi paralanınca çubuklu formalar yerine dar kesim şık trikolar geldi. Pahalı transferler de cabası. Hatta o kadar havalandılar ki bir ara eski dönemde yaptıkları gibi ucuz kombine bileti satışı yapmayacaklarını beyan ettiler. Ama dayanamadılar. Kasımpaşa kombineleri 150 tl'den satışa sunulmaya başladı. İstanbul'un futbol izlemeye en elverişli stadında son kez Alex'i seyretmek veya Aykut Kocaman istifa demek istiyorsanız (Fener maçı 30 Eylül'de ama Aykut bu maçtan da önce gidebilir) kaçırmayın. Akabinde Trabzon'u yuhalayıp, Hamit Altıntop'u alkışlarsınız.

Not: Ben kombinemi aldım. Hem çok sevdiğim Fabian Ernst de bu takımda. Dağınık Anadolu takımında (Coğrafi olarak olmasa da) ortalığı toparlayan bir Alman. Daha ne olsun!

Avrupa'nın en büyük ayakkabıcısı!
Keşfet: Beyoğlu. Fakkettiniz mi bilmiyorum Demirören AVM'nin hemen çapraz karşısında eskiden İstiklal'in en iyi esnaf lokantalarından Hacı Salih'e ev sahipliği yapan daracık Anadolu Pasajı Flo mağazası tarafından yutuldu. İstiklal'in arka tarafında işler daha da korkunç. Aşağıdaki fotoğrafa bakın. Burası Mango'nun arka cephesi. Hasnun Galip Sokak. Bundan beş yıl önce burası ocakbaşı, bar ve sahaflardan oluşan coşkulu bir sokaktı. Fakat Mango mağazası (Eski Vakko'nun olduğu bina) sırf iç hacmini artırabilmek için sokağa bakan koca bir kara delik açtı. Yanına yapılan inşaatın haşmetine bakılınca Mango'ya bir kardeş bir kara delik daha gelecek. Hasnun Galip sokak öldü. Belediye'nin bu zeka seviyesi ile yapabileceği tek çözüm ise trafo yöntemi. Yani duvarlara pencere, kapı, çiçek resmi çizip orada bir apartman varmış havası yaratmak (Ülke'den not: Mimar Adil Bey yıllardır trafo yazınızı bekliyoruz) Bu örnekler çoğaltılabilir. Misal AFM sinemasının arka cephesi. Yani Kurabiye Sokak. Bir kara delik daha.

Ölü sokak
İzle: No Reservations. Nat Geo yeni yayın dönemine birkaç sıfır kilometre yemek programıyla başladı. Bunlardan en vaatkar isimlisi Dünya Pazarları (Market Values). Pazarlara olan sevgim bilinir. Dünyanın dört bir yanındaki pazarları gösteren Market Values'un fragmanını gördüğüm anda kan beynime sıçradı. Fakat ilk bölümden itibaren büyük hayal kırıklığı yaşadım. Programın formatında, gezilen mekanlarda ve görüntülerde zerre bir problem olmasa da sunucu Ishai Goran'ın itici kişiliği tüm güzellikleri yerle bir ediyor. Babaannesinin yaşı ile dalga geçme espirisine ilk bölümlerde katlansak da bunun bir gelenek haline gelmesi insanın canını sıkıyor (Misal, Kudüs'te karşısına çıkan İsa kılığına girmiş adama babaannemi tanıyor olmalısın demeler önüne çıkan her eski dükkanda babaannemden bile yaşlı espirisini yapıştırmalar). Home TV ise bol ızgara biftekli çok çok kötü Amerikan yemek programlarının arasına şaşırtıcı bir şekilde kaliteli bir gezi-yemek programı sıkıştırmış. Anthony Bourdain'in No Reservations'ı benim dışımda herkes tarafından biliniyor galiba. Çünkü Home TV'de şu sıralar 100. bölümü yayınlanıyor. Haftanın tüm günleri saat 23'te gösteriliyor olması bizim gibi çalışan kesim için muhteşem. Bourdain'in çok sevdiğim tarafı lafını hiç sakınmaması. Berbat bir yemekle karşılaşınca "Kusmuk bile bundan iyidir" diyerek (Her yemeğe damak çatlatıyor diyerek mekan sahibini kıramayan Mehmet Yaşin'in aksine) kendi kültürüne dair övgüler bekleyen yöre halkını rencide edebiliyor. Her şehrin en lüks yerinden en izbe yerine ayrıntılı bir lezzet turu yapıyor. Sakatat ve acı hastası. Ayrıca küfürbaz ve saygısız. En sevdiği yerler ise en fakir olanları (Müslümanlar ve Çingenelerden büyük haz alıyor). Zaten "Nüfus haraketinin neredeyse hiç olmadığı statik yerler lezzet bakımından sefil derecede yavandırlar" lafından da anlaşılacağı gibi göçebelikten, karmaşadan sapıklık derecesinde zevk alıyor. İşte aşağıda Türkiye bölümünün ilk on dakikası. Devamına aynı linkten bakabilirsiniz. Türkiye'nin tursitik bir şekilde pazarlamaya kalkan kadın pek gıcık olsa da izlemeye değer.

21 Eylül 2012 Cuma

St. Petersburg Terminal Bar

Efendim, St. Petersburg'da müdavimi olduğum bir bar var. New Yorklu sahiplerinin garip bir zevkle döşediği "Terminal" ismindeki bar genelde 35-40 yaş ve üstü müşterilere hitap eder. Barın uzun ve dar bir koridoru ve bu koridorun başındaki küçük sayılabilecek bir alandaki üç beş ahşap masa ve ortada duran, kimi zaman müşterilerin de çaldığı eski bir piyanoyla son derece sade bir tasarımı var. Rusya'da henüz barlarda sigara içmek serbest olduğundan burada geçireceğiniz birkaç saat sonunda sesiniz Tom Waits'e rakip olabilir. Ancak bazı avantajları da yok değil. Her ne kadar Rusya'ya büyük sempati duyan (Ataları Rusya'dan tekme tokat kovulmasına rağmen) kadim Finli dostum Mikko, Terminal'i binbir türlü bahane öne sürerek beğenmese de (Yok efendim hijyenik eğil, mutfak havalandırması zayıf, müzik volümü iyi ayarlanmamış vs.), içkimizi alıp sokağa çıkma özgürlüğü (Kuzey ülkelerinde içkinizi alıp sokağa çıkmak son derece az bulunan bir özgürlüktür) keyfini yerine getiriyor.


Ancak bu barda bulunma sebebim ne bu garip dekorasyon, ne de 40 yaş üstü şirket ve zevk sahibi jazz sever Ruslarla girdiğim yüzeysel sohbetler... İtiraf etmekte fayda var. Terminal Bar St. Petersburg'ta en fazla çeşit malt viskiyi bir arada bulabileceğiniz ender mekanlardan biri. Bu da yetmezmiş gibi viski fiyatları gayet uygun. Öyle ki, eskiden olsa yanına bir de puro yakıp havalı havalı içtiğimiz ama bugün içenlerle "Bununla iyi tuvalet temizlenir", "Ver ayakkabımı cilalayayım", "İki kadeh dök de komşunun vakitsiz havlayan köpeğini zehirleyeyim" gibi ifadelerle küstahça alay ettiğimiz Chivas Regal ve diğer adi viskilerin dublesi (!) 150 ruble (8.5 Lira). Bunlardan daha iyi içimi olduğu halde İrlandalılık'tan olsa gerek pek prim yapmayan İrlanda viskileri ise sudan ucuz (Oysa fiyat-tat analizi yapıldığında evde bulunması lazım; hemen kaliteli malt viski içmek isteyen davetsiz misafirlerin dikkatini dağıtmak için gerekli olduğu gibi, fenerbahçe maçlarındaki yoğun stres sırasında yaşanabilecek tatsızlıklara birebir- yanlışlıkla malt viskiyi kafaya dikmeme neden olan şu takıma ne demeli-).


Malt viskilerin ise fiyatlandırılması şu şekilde: Glenfiddich ve düşük kalite Highland maltları 180-200 ruble (10.5-11.7 Lira), 12-15 yıllık maltlar ve Japon viskileri 220 ruble (13 Lira), Laphroaig Quarter Cask, Maccallan, Talisker, Lagavulin 16, Balvenie Doublewood, Glenmorangie Nectar D'or gibi şah içkileri ise 250-350 rubleye (14.5-20 Lira) denenebilir. Bu ucuzlukta (İddia ediyorum St. Petersburg'ta bundan ucuza viski içemezsiniz) genelde başıma gelen şey ise daha önce içmediğim pek çok maltı deneyip boş bir cüzdan ve o tatlı viski sarhoşluğuyla eve dönmek.


Üstelik çoğunlukla Ruslar'ın ve ağzının tadını bilen az sayıda yabancının (Bir Japon amcayla Santori muhabbeti yapmışlığım var) takıldığı turistsiz, gürültücü Erasmus öğrencisiz bir ortamda çeşitli viskileri yudumlamak isterseniz biçilmiş kaftan. Viski sevmeyenler için gene uygunca fiyata içkiler var, yalnız bir konuda uyarayım, sadece bir çeşit bira (O da kendi yaptıkları bira) mevcut. Ben pek tutmadım. Adresi de yazayım tam olsun.

Terminal Bar: Rubinsteina Ulitsa 13A, (Metro istasyonu: Dostoyevskaya)

16 Eylül 2012 Pazar

Zagreb İçecek Rehberi: Bira

Foto, metalci dostum Erdal tarafından çekilmiştir
Geçen hafta metalci dostum Erdal ile birlikte RHCP konserindeydik. Üstü çıplak, elinde sörf tahtası veya kaykaylı şımarık bir seyirci topluluğu beklerken, rock konserlerinin değişmez aksesuarı "wayfarer" gözlüklü (Film festivalinde kemik çerçeveli gözlüğe dönüşür) gençlerle karşılaşmak hiç de can sıkıcı değildi. Canımızı sıkan ise Türkiye'nin en düzeysiz markalarından Biletix'in anlatmakla bitmeyecek çakallıkları, küçücük mekana 40 bin kişiyi sığdırmaya kalkışan organizatörler, rock konserinde içkiyi yasaklamaya kalkan hükümet ve kaypak üniversite rektörlüğüydü. Konser esnasında bir ara bira içen delikanlıları görsem de bunların alkolsüz türden olduğunu öğrenince tüylerim bir anda diken diken oldu.  


Biz alkolsüz bira ile uğraşırken yurtdışında neler oluyor biraz ona bakalım. Zagreb gezisinin üzerinden beş ay geçtiğinden Zagreb ve bira yazısı yazmaya hiç niyetim yoktu. Fakat geçen hafta eski fotoları kurcalarken, bu mesele ile ilgili en azından yarım yazılık bir fikre sahip olduğuma karar verdim ve oturdum klavyenin başına. Bu konuyu aslında tamamen unutmuştum. 


Dubrovnik Lezzet Turu yazımızda ülkenin en popüler bira markalarından Lasko ve Ozujsko'dan bahsettiğimiz için bunları es geçeceğiz. İlk biramız (Bu arada Hırvatlar pivo diyor) ismini efsanevi Hırvat kralından alan Tomislav. Üretim yeri Zagreb. Yüksek alkol oranına rağmen (7,3) inanılmaz rahat içimi sayesinde en beğendiğimiz esmer biralardan biri oldu. Klasik lager biralarda çok bulunan acı tat bunda olmadığından yemeklerle çok iyi gidiyor. Pizza ile tavsiye edilebilir.


Akşamüstü ise şehirde "micro brewery" faaliyeti gösteren Medvedgrad'a (Sırp-Hırvat dilinde Ayışehri) uğruyoruz. İstanbul'un butik biracısı Taps'ın hayal kırıklığını atlatmak için iyi bir fırsat. Adlarını çoktan unuttum ama burada türlü türlü bira deneyebilirsiniz. Bavyera stili bira bahçesiyle açık havada bira içmek büyük keyif. Fiyatları oldukça makul. 



Medvedgrad'ın en sevdiğim yanı ise içerideki bir odayı kapatıp devasa bira fıçısı (Aslında şekli buzdolabı gibi) kiralayabiliyorsunuz. Üstelik fıçılarda iki tip bira seçeneği var. O gün Madrid-Barça maçı olduğundan odaların tümünü gürültücü erkekler kiralamıştı. 


Son biramız Velebitsko ise micro brewery ile ana akım biraları arasında bir yerde duruyor (Türkiye'de bunun muadili yok). "Pale lager" ve "dark lager" olarak iki türü olan bu bira, Avrupa çapında birçok bira fanının baştacı ettiği bir marka. Ben dark lagerini denedim ve çok beğendim. Malesef marketlerde hiç bulunmuyor. Zagreb şehrinde bile sadece 4-5 bar bu biralardan satmakta.


Küçük bir ilave: Midilli yazımda o kadar uzoya odaklanmıştım ki bu (Aşağıdaki) ithal biralardan bahsetme fırsatım olmamıştı. Ada gezisi boyunca arada keyiflenmek için marketten birkaç bira alıp buzdolabımı doldurmuştum. Küçücük Midilli'de bile marketlerde bulunan bira çeşitliliğini görünce hayrete düşmüştüm. Onlarca çeşit bira arasından hiç denemediklerimi seçip başladım tadım yapmaya. İlk biramız La Trappe. Belçika'da (Hollanda imiş) Cistercian tarikatına bağlı "trappist" rahiplerin denetiminde üretilen bu yüksek alkollü bira türünü her zaman merak ediyordum. La Trappe bu türün en ayağa düşmüş markası da olsa saygıyı hakediyordu. Devasa şişesinin ancak yarısını bitirebilsem de yoğun köpüğü ve meyvalı tadı için bile denenebilir. Ama sadece keşiş denetiminde üretilen bira imgesi düşünüldüğünde insana koca bir hayal kırıklığı yaşatıyor. Sıra geldi Belçika'nın başka bir medarı iftiharına. Duvel. Şişesi Efes'e çok benziyor. Tadı ise bambaşka. Alkol oranı yüksek ama içimi hiç zor değil. Çoğu kişiye göre Belçika'nın en iyi biralarından biri fakat ben yarısını bile bitiremedim. Kalanı lavaboya döktüm. Akabinde gelen Newcastle Brown ale ise, Türkiye'de 2 tl'ye satılan Berlin veya Germanya marka biraların Alman bira geleneğini istismar etmeleri gibi İngiliz ale biralarını istismar ediyor gibime geldi. Üretim yerine bakmadım ama Midilli bile olabilir. Dörtte üçü lavaboyu boyluyor. Sıfır puan. Alman hayranlığımız bilinir ama sonuncu bira (Weihenstephaner) tarafsız bir gözle değerlendirince bile diğer üçünü donunda sallıyor. Üstelik resmi olarak dünyanın en eski birası. Tabi ki Münih menşeili. Lavabonun kısmetine bir damla bile düşmüyor. Weissbier severlere, için şiddetle tavsiye olunur.

14 Eylül 2012 Cuma

David Harvey'le Tarlabaşı Üzerine

Haziran ayında Bilgi Üniversitesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde konferans vermek için ülkemizi ziyaret eden, radikal kent kuramcılarının önde gelen simalarından (Bence en önemlisi) David Harvey ile Tarlabaşı ve kentsel dönüşüm üzerine kısa bir söyleşi. Videoya buradan ulaşabilirsiniz.

Üstadın "Kapital'i Okumak"serisinin birinci dersinin Türkçe'ye çevrilip yazarın internet sitesinde yer almasını görmek de son derece sevindirici. Umarım devamı gelir. Çeviriye buradan ulaşabilirsiniz.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Rusya Siyasi Tarih Müzesi

St. Petersburg'daki Rusya Siyasi Tarihi Müzesi'ne üç yıl aradan sonra yeniden gittiğimde her şeyin fevkalade bir şekilde iyiye gittiğini gördüm. Artık sağa sola dokunmayın diye peşinize takılan ve her kapıda biletinize bakan yaşlı kadınların sayısı azalmış (Rusya'ya giden bilir, yaşlı teyzelerden-babushka-azar işitmeden ülkenize dönmeniz imkansıza yakın).

Ukraynalı Anarşist Lider Nestor Makhno'nun mitralyözlü at arabası
Hemen hemen her şeyin İngilizce açıklaması (Eskiden müzede Rusça dışında bir dil kullanılmıyordu) ve hatta İngilizce rehberlik hizmetlerinin olması (Kullanmadım elbette, bu konuda daima pintiyimdir) gözlerimi yaşarttı. 

Rusya iç savaşı Beyaz Ordu propagandası: Solda harap kızıl ülkesi ve
şeytan Troçki, sağda müreffeh ve Hıristiyan beyaz toprakları
Sanırım birileri Berlin'e gitmiş ve DDR Müzesi'ni gezerek ondan daha iyisini becermişler. Zaten Rusya'da kültür ve sanat alanında bir çok iş böyle başarılır (Örn. Çaykovski Alman balelerini izler ve onlardan daha iyisini yapar). 

Kızılordu propagandası: "Kazak, Sen kiminlesin? Bizimle mi Onlarla mı?"
Müze, Çarlık Rusyası'nın son dönemleri, Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu'nun erken dönemlerine ilişkin son derece zengin bir içeriğe sahip.

17 Ekim devrim menüsü
Dev Sovyetler Birliği haritası: Solda Lenin, sağda Kirov ve Stalin (Kars henüz Rusya sınırları içinde)
Müzede Sovyetler Birliği liderlerinin ve kahramanlarının (En başta Gagarin olmak üzere Mareşal Jukov, Lev Yaşin ve Sergey Bubka) kişisel eşyalarını görebilirsiniz.

Lenin'in telefonu
Yuri Gagarin köşesi
Krushcev'in kişisel eşyaları
Stalin'in çalışma odası
Müzedeki en büyük sorun Yeltsin sonrası Rusya'ya yani Putin'in fiili olarak iktidardaki 13 yılına dair ait en ufak bir şey yok. Bu durumu Rusya'daki siyasi baskının artışına ve muhalefetin etkin bir biçimde sindirilmesine yorabiliriz. Elbette Putin'in de bu müzede yer alacağı günler gelecek.

Katlar arasındaki geçişlerde sergilenen bir çalışma
Yeni Ruslar
Sovyetler Birliği'ni sona erdiren kararname
DDR müzesindeki konsept
Nazi-Sovyet saldırmazlık paktının imzası
İlk iki kattaki kalıcı sergiye karşılık üst katlarda geçici sergiler gezilebilir. Bize de Barbarossa harekatı (2. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliği'ne saldırması) denk geldi. 


Sovyetler Birliği vatandaşlarının günlük hayatlarında kullandıkları eşyalardan örnekler de son derece güzel hazırlanmış. Sovyetler Birliği'nin çeşitli dönemlerdeki ev hayatı da (Dönemi yansıtan mutfaklar, oturma odaları ve banyolar) es geçilmemiş. Bilhassa moda kısmını çok ilginç buldum.



Müze perşembe günleri kapalı. Diğer günler saat 10 ve 18 arası açık.
Adres: Ulitsa Kuybysheva 2-4 (Gorkovskaya metro istasyonundan yürüyerek ulaşılabilir, hatta komik bir tarif olacak ama metrodan sağa dönün camiyi -St. Petersburg Merkez Camisi- geçtikten sonra ilk soldaki cadde)