27 Ekim 2012 Cumartesi

Gurbet Kuşu Sunar: Lizbon'a Neden Bayıldım 2 (Ücretsiz Ekiniz En Sonda)

Feira da Ladra
Yazının birinci bölümünde (Buradan ulaşabilirsiniz) Alfama'da kalmıştık. Alfama civarında olan Feira da Ladra’yi gezmek, Cumartesi günleri gündüz yapılacak en hayırlı iş. Feira da Ladra hırsız çarşısı demek, yani bildiğiniz bit pazarı. Çok büyük bir alana yayılmış bu bit pazarı hakikaten birbirinden alakasız binlerce şeyin çok ucuza bulunabileceği bir yer. Almanya’dakilerin aksine tasarım ürünleri bit pazarına girmemiş, fiyatlar kol saatine dönmemiş. Her şey sudan ucuz.

Bit pazarı
Bit pazarında herşeyi bulmak mümkün. Farklı hobilere ve zevklere de hitap ediyor.
Barrio Alto ve Chiada
Daha önce bahsettiğim Adamastor denilen manzara, Barrio Alto yani eski mahalle tarafında yer alıyor. Oraya gitmek için Calcada Combro Caddesi'ni takip edip sol tarafınızda kalan başında bir mini tramvay bulunan sokağı geçtikten sonra sola dönmeniz lazım. Ya da tabelalara bakıp Museu da Farmacia’yı bulun, orası sizi bahsettiğim manzaraya çıkaracaktır. Manzaraya gelmeden, bu başında ufak bir tramvay bulunan sokak diye bahsettiğim yer ise akşamları gidilecek takılınacak en güzel yerlerden biriydi benim için. Hem içki ucuz, hem de insanlar sokakta eğleniyor. Yine burada dolanırken merdivenlerde caz konserine denk geldim. Esasına bakarsanız on dakika zor durdum, ama fotoyu şuraya ekleyeyim ki şekilli görünsün. 


Sokakta caz
Gündüz vakti bu civarda pek bir şey yok zannetmiştim ama akşam vakti oradan geçerken alter genç kalabalığını görünce sokağa dalıverdim. İyi ki de dalıvermişim, en çok buradan haz aldım. Üçten az olmamakla birlikte bazen beşi altıyı da bulan isimleri olan Portekizliler'le burada tanıştım. Türkiye’de ne kadar Ahmet Yılmaz varsa, Portekiz’de de o kadar Jose Oliveira var sanırım. Adım başı bir Jose’ye rastladım. Ama eğlencenin esas adresi Chiado bölgesi. Buradaki bar yoğunluğu İstiklal’in arka sokaklarından bile daha fazla olabilir (Ülke'den not: yavaş). Sokaklar tıklım tıklım, içki ucuz, çeşit bol. Caipirinhadır, mojitodur, İstanbul’da sadece barda şişesini görenler, burada helalinden şişeyi dikebildikleri kadar dikebilirler. "Peki boş şişeyi ne yapacağız hacı" diye hınzırca sormayın. O kısmı beni ilgilendirmez. Saatler gece yarısı üçü dördü bulunca da ortamlar Cais do Sodre tren istasyonuna yakın bir köprünün altındaki geniş sokakta devam ediyor. Tesadüfen rast geldiğim için ismini cismini bilmiyorum. Merkezden aşağı doğru inen kalabalığı takip edin, kesin oraya çıkarsınız.


Ortamlar
Mouraria
Mouraria semti biraz Tarlabaşı'nı andırıyor. Merkeze çok yakın ama bir o kadar da uzak. Kusuruma bakmayın, bu tanımlamayı kullanmadan edemedim. Mouraria’yı "Lan bir de değisik yerlerden gideyim" diye düşünürken buldum. Karnım acıktı bir Angola lokantası gördüm. "Daha nerede bulacam Angola'sını!" diyerek girdim içeri. Söyle bir bakındım etrafa, bir tek ben ay gibi bembeyaz parlıyorum. Birazcık da yemeden içmeden bahsedeyim. Çünkü buradan karnım şiş ayrıldım. Lizbon’da yemek genelde menü hesabı oluyor. Menü de ana yemek, salata, içecek, tatlı ve kahveden oluşuyor. Ortalama fiyat 10-12 Euro civarı sanırım. Hafif turistik yerdeyseniz 15-20, akşam fado dinleyeyim diyorsanız da cebi hafifletip 50-60 kağıdı içiniz sızlamadan bırakmanız lazım. Ayıp olmazsa, bu Angola lokantasında yediğimi içtiğimi anlatayım. Kayık tabakta pirzola, patates kızartması, pilav, kuru değil kara fasulye, meze olarak gelen peynir, tereyağı  zeytin, yarim litre şarap, tatlı ve espresso. Topu topu 6 Euro. "Bu kadar ucuz olamaz, kesin bir bit yeniği var işin içinde, bir şeyden kökleyecekler!" diye düşünürken, hesabın gerçekten 6 Euro olduğunu öğrendiğimde neşeme zam geldi. Pısırık pısırık oturup yemeğini yiyen Metin, bir anda coşup yaptığı esprilerle ortamın neşesi oluverdi. Neyse lokantadakilerle helalleşip ayrıldım. Öyle gaza gelmişim ki artık arka sokak, her tarafı çamaşır asılı dar sokak filan derken çıkmaz sokağın birine girmişim. Mahallenin genç çakal tayfası beni karşıladı. Şöyle bir karşılıklı birbirimizi süzdük. Çok açık seçik olan bir şey var ki buraya gelen gezmeye tozmaya değil, ihtiyacını görmeye geliyor. "Ne istiyorsun diye sordular?" Canınızın sağlığı demedim de Fas taraflarından var mı bir çöl rüzgarı, şöyle kurutan cinsinden diye cevap verdim. Başüstüne deyip, beni diğer köşedeki bir üst yaş kategorisindeki çakal abilerine yolladılar. Alan razı, veren razı anlaştık.


Angolalı'nın yeri
Lizbonlu Korkut Özal benim balıkları pişiriyor
Mouraria’da ağzımın tadını bir kez almışım, daha bırakır mıyım? Ertesi günü, gene gez toz, acıkınca vur Mouraria’ya. Bu sefer de gözüme dışarıda mangalda balık pişirilen bir lokanta çarptı. Buraya da‚gün balık günüdür Metin diyerek içeri daldım. Resimde gördüğünüz balıklar, salatası, pilavı, tatlısı, yarım litre şarabı, kahvesi burada da 7.5 euro ödedim çıktım. Bir de üstüne mahalleliyle ahbap oldum, yemeğimi yerken türlü türlü insan geldi, Türküm diye bana gülümsedi gitti. Ben de utangaçlıkla gülümseyerek cevap verdim. Oysa aklımdan zaman kötü diye başlayan veciz söz geçiyordu. Buradan da bir kez daha dünya barışına, dostluğa ve kardeşlige katkıda bulunmanın verdiği haklı gururla ayrıldım ve yoluma devam ettim.

Yazı bitti, ama hadi şu video da yazının ücretsiz ilavesi olsun. Portekiz'e gidip de "Bok" içmeden dönmek olmaz. Linki burada.

21 Ekim 2012 Pazar

Hocapaşa Pizzacısı

Giriş: Bu haftasonu uzun süreden sonra bir hamam keyfi yapalım dedik. Malum bu aralar yeni yeni hamamlar restore ediliyor. Mahallemizin hemen aşağısında bulunan Tophane Kılıç Ali Paşa Hamamı veya Sultan Ahmet Meydanı'nın göbeğinde duran Hürrem Sultan Hamamı bunların başlıcaları. Yeni mekan görme sevdasıyla ucuz Kocamustafapaşa hamamlarına burun kıvırıp bunlardan birine gideyim dedim. Steril restorasyonlarından kıllandığımdan, internetten fiyatlarına bir göz attım. Kese dahil tam tamına 70 euro! Akabinde, daha önceden makul bir fiyata gittiğim Çemberlitaş Hamamı'nın güncel fiyatına baktım. Burası Hürrem Sultan kadar abartmasa da kese dahil 65 tl fiyat çekti. (Cağaloğlu ise kese dahil 89 tl) Osmanlı zamanı sadece sultanların ya da konaklarda yaşayan zenginlerin evlerinde hamam olurmuş. Bu sebeple hamamlar halkın bir araya geldiği, sohbet ettiği, sosyalleştiği mekanlarmış. Bugünkü gidişata bakılırsa kısa bir süre sonra İstanbul'daki tüm hamamlar bu yeni spa konseptine uyup paket programlar çıkaracaklar. Bizlere ise en iyi ihtimalle apartmanların altına açılan sıhhi banyolarda yıkanmak düşecek. 


Neyse biz konumuza dönelim. Turşuyu para ile satan, gazetelerin bir numarası Fatih Pidecisi ve Pideban'a inat, bizim favorimiz her daim Hocapaşa pidecisidir. Daha önce yayınlarımızda bunu üstüne basa basa belirmiştik. Sırf beleş turşularından değil. Güler yüzlü personeli, yetenekli fırıncıları ve bol malzeme kullanımı da buna etken. Eminönü metro işçilerinin de favori mekanı Hocapaşa olsa gerek, son haftalarda her uğrayışımızda başlarında kasklarla dolduruyorlar burayı. Pek de güzel oluyor. Kahkaha dolu ve neşeli sohbetleri bir yana hararetlerini dindirmek adına 2,5 litrelik kola (Veya litrelik ayran) açtırma geleneği oturtmuşlar bu mekana. Benim gibi bir pidede üç şişe ayranı hüpletebilen azmanlar için fevkalade bir gelişme olmuş bu.


Her hafta aynı menüden yemekten bir nebze sıkılmış olacağız ki bu hafta bir yenilik yapmaya karar verdik. Pideciye uğrayıp bir gün önceden hamurumuzu sabah 11'e ayırttık. Koskoca pideciye bu sefer pizza yaptıracaktık! Büyük sorumluluk. Bu yüzden sabah erkenden uyanıp en başta pizzanın sosunu ayarladım. Zeytinyağında sarımsakları kavurup üzerine kabuğu soyulmuş domates ve ince kıyılmış fesleğen ekledim. İlave olarak karabiber, şeker, tuz ve kırmızı biber.


Peynir kontejanından iki top mozzarella. Evde rendeliyorum ki mozzarella olduğu belli olmasın. Allah muhafaza bir züppe yaftası yedim mi bir daha kurtuluş yok. Sakal bırakana kadar Hocapaşa esnafı beni ciddiye almayacaktır. Fırın ustası etli ekmeğin beşiğinden gelme. Sivaslı. Hamuru merdane kullanmadan elleriyle incecik açabiliyor. Ustaya pizza yap demeye cesaretim olmadığından (Ya da sosyal zeka seviyemin bir hayli düşük oluşundan) arkadaşımı, "Senin esnafla aran şahane, sen söyle!" diye gazlıyorum. Yüzlerce kez yaptığım bu numarayı artık kimse yutmaz diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Arkadaşım korkunç gerçeği ustaya söylediğinde hemen dışarı kaçtım. Telefonla konuşuyormuşum numarası yaptım (Bunu da yuttu). İşlem tamam. Pideciye pizza siparişi veren ben değildim. Hatta yüz ifademde zorla buraya sürüklenmişim gibi bir hava vardı. Ama içten içe önüme gelecek olan pizzanın heyecanıyla kuduruyordum. Pizzaya ayı gibi saldırıp damağımı yakmamak (Her zaman başıma gelir) için öncesinde iştahımı kırsın diye biraz turşu ve kola (Rezalet bir ikili. Asit yumağı) atıştırdım. Yan taraftakilerin masasına baktım. Kavurmalı pide söylemişlerdi. "Ne gerek vardı!" dedim kendi kendime. Hiçbir pidenin kavurmalıdan daha iyi olma ihtimali yok ki! İmerhan'ın Adana dürüme burun kıvırıp evde dostlarına burritto partisi vermesi kadar züppece bir hareket! Ne zaman usta işinin başına geçti o zaman toparladım. Belli ki şahane bir macera olacaktı. Hatta bir ara ne akıllı adamım! diye gururlandım bile. 

Gelişme: Yapım aşamasını biraz da fotoroman formatında sürdürelim derim. Buyrunuz.

Merdane olmadan hamuru açıyor usta. Fakat çok da büyük açamıyor. Çünkü fırın küreğinin boyutu pideye göre ayarlanmış. Fazla büyük açılmış pizza, küreğin yanlarından taşabilir.
Bir sonraki fotoda hamurun yanları katlanacak, bu yüzden iyi yapışsın diye köşelere erimiş tereyağı sürüyor.
Sosun akmaması için köşeler hafifçe kıvrılıyor.
Sos bol kepçe ekleniyor. Fesleğen kokusu buram buram.
Üzerine mozzarella...
Odun ateşinin yanına pişmeye bırakılıyor.
Sonuç muazzam!
Karadeniz usulü içine azıcık tereyağı eritiliyor. Tam bir İtalyan-Türk potporisi.
İlk pizzamız küreğin yapısına uygun olmadığından çok ince olmadı. Bu sefer hatalardan ders alarak yeni pide-pizza kırması sipariş ediyoruz.
Hamur incecik. Bu sefer sos biraz daha az.
Ve peynir daha çok.
İçine tereyağı koydurmuyorum.
Daha da mükemmel.
Sonuç: İkinci yaptığım pizza ilkinden çok daha iyi oldu. İnce hamuru (Aslında kalın hamurcuyumdur) ve peynir-sos miktarı tam kıvamındaydı. İlkinin bol domates sosu yemeğe hızla saldırmamdan dolayı damağımı haşladı. Allahtan inşaat işçilerinin litre kola geleneği gelmiş. Ortaya söylediğimiz 1,5 litrerik kola imdadımıza hızla yetişti. 1,5 litre kola, 3 porsiyon pizzaya toplamda 10 tl para ödedik. Çaylar ve turşular şirketten. Mozzarelle benden. Pizza üzerine roka koymayı seven züppeler içinse manav hemen karşı tarafta. Utanmayın, geçenlerde Japon bir turistin karşı dükkandan kestirdiği döneri pidenin üzerine koydurduğuna şahit oldum. Burası Hocapaşa! Dükkan masaları arasındaki geçişler "food court"lardaki kadar belirsiz.

İlave not: Bu yazıda yeni lensimi denedim. Tüm fotolar geçen hafta Hayyam Pasajında aldığım ikinci el Asahi Takumar marka makro lenslerle çekildi. Çok boktan, gereksiz bir bilgi oldu.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Gurbet Kuşu Sunar: Lizbon'a Neden Bayıldım 1

Akademik dünyanın nasibetlerinden olan konferans vesilesiyle ben de Lizbon‘u gezme görme, altından girip üstünden çıkma firsatına sahip oldum. Ben de diyorum, çünkü Ülke de denk getirip ayni vesileyle Lizbon’u gezmişti (Buradan bakınız).  Lizbon deyince hemen akla Akdeniz kültürü gelse de Portekizliler Akdenizli değil, onu bir önce belirteyim yanlışlık olmasın. Ama denizci mi denizci. Hem de en alasından. İber Yarımadası'nda, sırtlarını İspanya’ya, önünü Atlas Okyanusu'na vermişler. Lizbon’a alışma sorunu hiç yaşamadan, gelir gelmez 40 yıllık Lizbonlu gibi dolaşmaya başlayıvermiş buldum kendimi. Şansım da yaver gitti, hep güzel şeylere denk geldim. Kafada gidiyor tabi bir çok şey, izi kalmıyor. Hem sizin için hem de kendim için kırıntıları şuraya yazayım. Belki bir zaman bir yerde birilerine faydası dokunur.

Belirttiğim üzere bir akademik konferansta sunuş yapmak için Lizbon’a geldim. Gurbetçi Şaban filminden aklıma kazınan "Almanya’yı inek gibi sağacaksın" sözü üzerine, masraflarını okulumun karşıladığı şehrin göbeğindeki mütevazi otel odama yerleştim.

Otel odasından manzara, Praca de Figueira
Bir sonraki gün sunuşum olduğu için, iki volta atıp, çok geç kalmayıp geri döndüm. Ama tesadüf eseri güzel bir manzarayla karşılaştım. Daha sonra ögrendiğim kadarıyla buranın resmi adı Miradouro de Santa Catarina imiş (Ya da halk arasında söylediği üzere Adamastor’mus). Boğaz manzarasına karşı bir kafe ve geniş bir balkon var. Etraf boş bira şişesi ve her türlü irili ufaklı izmarit dolu. Tabi bir de bunca şeyi içenler. Şöyle bir bakınıverdim etrafıma. Her tipten genç adamı gördüm. Yerlisi, yabancısı, iti, uğursuzu bol. Punk punklığını, metalci metalciliğini ve hatta hippi de olsa hippiliğini biliyor, adabına göre davranıyor. Son zamanlarda moda olan su hipster denen tiplerden görmedim ya, ne desem, neşem bozulmadı, gereksiz sinirlenip küfür müfür etmedim hiç. Bu manzara çevresinde yürürken çesitli bakışlara maruz kalabilir ve bazı sorulara muhattap olabilirsiniz. Her ne arar isen kendinde ara demişler, ama gel gör ki aradığınız şey, bakışların ve soruların sahiplerinde olabilir. Daha nasıl anlatayım işte. Anlayanlar anlamayanlara anlatsın.

Adamastor da denilen Miradouro de Santa Catarina, arkada Boğaz manzarası
Bundan başka şehrin bir kaç yerinde daha manzaralara denk geldim. Hangileri diye sormayın, işiniz gücünüz ne, dolaşın etrafı. Neyse içim razı olmadı, ipucu vereyim. 28 numaralı meşhur tramvaya binerseniz, ne var ne yok hepsini göreceksiniz. Zaten Lizbon’da ilk yapilmasi gereken herhalde 28 numaralı tramvaya binip söyle bir şehrin görülecek yerlerinin kabasını çıkarmak, sonra da o rotaları enine boyuna yürümek.

28 no'lu tramvay şehri gezmenin en güzel yolu
Neyse otele dönüp, ertesi günkü sunuşa hazırlandım. Konferansın ilk günü hemen işi şipşak halledip, sonrasında kendimi gezmeye tozmaya, yemeye ve içmeye adadım. İnsanlarla tanışmak, muhabbet etmek hiç mi hiç zor olmadı. Genelde yüzleri gariban olduğu için konuşmaya çekinecek, tırsacak bir durumla karşılaşmadım. Ama muhabbeti futbol üzerinden kurmayı da istemedim. Sekiztaş’lı olmadığım halde Q7 ve çetesinden söz açmanın ya da Meirelles de iyi topçu ama kafasını niye öyle horoz gibi yapmış demenin şimdi ne gereği var. Kıçıkırık İspanyolca işe yarıyor, ne desem anlıyorlar. Ben de kelimelerin sonunu eyyyouu, meyyouu filan gibi çevirdiğimde sanki Portekizceymiş hissine kapıldım. Anlaştım mı insanla, anlaştım.

"Burada yaşanır valla" lafını Lizbon için de kullandım. Genel havası, iklimi, insanları bakımından olumlu duygulara kapıldım. Sokak sokak dolaştım, beyaz badili, elinde spor Mexico 86 çantası, vücut yapmış, biryantinli yaşlı adamı, terlik eşofman bakkala gideni, sokak ortasına kurulmuş elliiki masasını, beyazını, siyahını, esmerini, kara mamba Angolalı'sından tut Asyalı'sını, özellikle Hintli'sini, dönerci pakisini, köşebaşı çakalı Brezilyalı'sını bilumum insani gördüm.

Alfama'da bir sokak
Alfama ve Fado
Franco, Mussolini, Metaxas, Kenan Evren misali aynı bokun kahverengisi Salazar sayesinde, Portekiz'de bir zamanların Akdeniz modası faşist askeri diktatörlük dönemini yaşamış. Fado, mado, fiesto muydu neydi, onunla ülkeyi 40 yılı aşkın yönetmiş. Üçün birinden olan Fado da neyin nesidir diye düşünerek, bu müziğin ortaya çıktığı eski Endülüs mahallesi Alfama’ya gittim. 

Fado'nun tanınmasina o zamanın dergileri büyük katkıda bulunmuş.
Alfama semti genel olarak kalenin altından deniz kıyısına kadar olan kısmı kapsıyor. Her türlü rehber kitaplarda okuyabileceğiniz üzere, meşhur 1755 depreminden zarar görmediğinden, hala eski yapısını korumuş halde. Şimdi ben burada eski yapılar, dar sokaklar, Arap mahallesi, fado vs. filan diye sayınca, hemen sizin fotoğraf makinelerinizin ıştahlı klik klak seslerini duyar gibi oldum. Deniz kıyısına yakın taraflar canlı fado dinlenebilecek restoranlarla dolu. Ama dikkatli gözler o restoranların köklemeci olduğunu hemen anlayacaktır. Yemek fiyatlarını gördükçe, fadonun sesi uzaktan hoş gelir düşüncesi bana hakim oldu. Nihayetinde, bizim Aksaray tarzı turist eğlencesi değil de, daha oraya ait fado dinlemek isteyenler icin "A Baicua" isimli küçük mekanı tavsiye ediyor ve fotoyu şuraya ekliyorum. Sokağın tabelası da var. Arayan bulur. Ama öyle çok şirin, çok otantik, çok salaş filan diye romantik romantik gaza getirmeyin kendinizi, en uygun diye bahsettiğim yerin fiyatı minimum 25 euro. Ben kapı başından izledim. Öyle de oluyormuş.

A Baicua isimli Fado mekanı, Alfama
Buranın sahipleri aynı zamanda mekanın aşçıları ve fado şarkıcıları. Kafasında tülbenti ve bulaşık önlüğüyle teyzeme benzeyen birisini içli içli fado söylerken görünce şasırmadım desem yalan olur. Ben ilk geldiğimde derisi kemiğine yapışmış alkolik bir adam kendine has bir şekilde masaların etrafında yürüyerek sanki kendi kendine konuşurcasına şarkı söylüyordu. "Adamın kafası iyi, zaten allah vurmus, zavallı meczup" mu diye düşünsem yoksa "Hah işte gerçek fado dediğin budur" diye alkışlasam mı bilemedim. Yan hakemlerin pasif ofsayt durumlarında uyguladığı, kendime de hayat felsefesi olarak belirlediğim stratejiyi uyguladım: bekle ve gör. Sonrasında adam biraz hoş olmayan bir şekilde sahneyi terketti. Suratından çakallık akan orta yaşlı, hüzünlü sesiyle bayanları kendisine hayran bıraktığının gayet farkında olan bir adam kibirli kibirli yürüyüp, o garibana ukalaca bakış atarak sahneyi aldı. Bakkaldan aldığım birayı, bankın kenarında bulduğum plastik bardağa doldurup adamla paylaştım, teşekkür babında. Yüzü gülünce, ağzındaki diş sayısının bir elin parmaklarından az olduğunu farkettim.

Fado Müzesi, Alfama
Daha önce bir kaç karşılaştırmalı etnomüzikoloji kitabında rebetiko, fado ve flamenkonun birlikte degerlendirildiği yazılar görmüştüm. Üstünkörü şöyle bir göz atıp, hepsinin eninde sonunda bokun püsürün içinde ortaya çıkıp, sonradan daha çok yabancıların gazıyla elit değerler biçilmis müzikler olduğu aklımda kalmış. Ama fado dediğin nedir, neye benzer, hırlı mıdır hırsız mı, pek bir fikrim yoktu. Bu vesileyle Alfama'da bulunan Fado Müzesi'ni bizzat yerinde ziyaret ettim.

Jose Malhoa'ya ait Fado Müzesi'nde bulunan tablo
Küçük bir müze olmakla beraber içerisinde ses ve video kayıtları, enstrümanlar, afişler, gazete ve dergiler, maketler ve çesit çesit tablolar yer alıyor. Fado’nun tarihi hakkında ne öğrendiysem oradan öğrendim. Yasaklanan şarkılar, müziğe esas hissiyatını veren yoksulluk, melankoli havası, yeraltı dünyasına yakınlık, kesici aletler, dövmeler, kendine has argo, genelevler, hapishaneler, türlü türlü uyuşturucular, keyif verici maddeler, askeri diktatörlük vs. al birini vur ötekine hepsi aynen flamenko ve rebetikoda da mevcut.
  
Sokaktan
12 telli olmasına rağmen aslında 6 çift telli olan gitar Portekiz’e ve fadoya has. Gördüğüm kadarıyla, portekiz gitarına klasik gitar ve adına fadista denilen şarkıcı eşlik ediyor. Aslına bakarsanız arabeskvari bir havası var gibi geldi bana. Orhan Gencebay’a burun kıvırıp, masaya bıraktığın 70-80 euroya değil de damardan Portekiz arabeskine hüzünlenmek ne kadar samimi ben bilemedim. Herkes kendi kararını kendisi versin.

Fado - Rebetiko benzerlikleri:

Yasaklanan şarkılar
Kesici aletler
Sormamız gereken soru şu: Neden bütün Fadista'ları tutuklamıyorlar?

14 Ekim 2012 Pazar

Emir Kipleri

Tıkla: Kamil Koç'un koltuk arkalarına yerleştirdiği Yolculuk Dergisi röportajımızı yaptı. Tamamı üç sayfa. Otobüse binemiyoruz diye üzülmeyin. İşte linki burada. Bu arada (Burada kelimesinden sonra bu arada, lisede çok okunan Ülke'nin bayıldığı benimse hiç sevmediğim güle naz, gülen az şiiri gibi gibi) bir arkadaşımız ise newsspaperloverclub adlı bir blog açtı. Dünyanın farklı köşelerinden gazete okuyan insanların (İnsanlar dediğime bakmayın şu an sadece kendisi var. Üye sayısı ise sadece "1") fotolarını yayınlıyor. Fatih Cami önünde Akit, Diyarbakır'da Özgür Gündem gibi yerel versiyonlar da kabul ediliyor. Fotoğrafları cukurcumatimes@gmail.com adresine yollayabilirsiniz. Ülke sırf bu iş için Erivan'a Agos Gazetesi'ni götürdü ama Agos İstanbul menşeili olduğundan fikrini kabul etmediler. Aman dikkat Konya'dayım diye Yeni Şafak'lı pozunuzu yollarsanız reddi yiyebilirsiniz.

Ye: İmerhan'ın Evde Yemek Serisi: Hamburger yazısından sonra hiçbir hamburgeri beğenmez olmuştuk. Dükkan'ınkisi gereksiz pahalı ve lezzetsizdi. Mano Burger uzun süre kapalı kaldığından göz ve gönlümüzden uzak kalmıştı. Evde hamburger yapmak da pek öyle ucuza mal edilemediğinden (Hele İmerhan yapıyorsa) çok cazip değildi. Mahallemizin favori kasabı Kasabım geçen sene Cihangir'e restoran açtı. Kasabım'ın etlerini çok beğendiğimizden buraya büyük bir beklentiyle geldik. Restoran dış görünüşü itibarı ile çok cezbedici değil. Çirkin ahşap kaplaması semtin dokusuna neredeyse hiç uymuyor. Gözümüzü kapatıp içeri dalıyoruz. Önden ızgara uykuluk geliyor. Sulu ve yumuşak. Sütlüce'dekilerden bir gömlek üstün. Sıra geliyor hamburgere. Köftesi yumuşacık ve yine sulu. Ekmeği nereden buldular bilmiyorum ama İstanbul'da yediklerim arasında en iyisi. Tek zayıf tarafı sos çeşitliliğinin azlığı. İlave istediğimiz acı sos çok sulu ve lezzetsiz. Yanına gelen patates ise günün diğer iyilerinden. 


Yap: Daha önce bir röportajda söylemiştim (Buradan bakabilirsiniz) en sevdiğim yemek kiraz yaprağı sarmasıdır. Mevsimine göre ayva ve fasulye yaprağından da sarılır. Geçen hafta Malatya'dan gelen koli kiraz yaprağı evimi mis gibi kokuttu. İsteyen bu linkten tarifini alıp yapabilir. Eminim sizin de en sevdiğiniz yemek listesinde ilk sıralara yerleşecektir.


Al: İyi bir kahve değirmeni yıllarca kullanılabilir. Fakat adisi üç kullanımda kapkara olur. Değirmen işinin üstadı Sözen markası yılladır Eminönü'nde ikamet ediyor. Kahve, karabiber ve şimdilerde çok popüler olan tuz değirmenleri üretiyor. Hikmet Sözen, değirmenin tüm parçalarını tamamen elinde işliyor. Yurtdışından İstanbul'a gelen arkadaşlarınızı cezbedecek en güzel hediyelerden. Tecrübeyle sabittir.




Oku(ma): İşte haftanın en büyük hayal kırıklığı. Yapı Kredi Yayınları'nda stoğu bittiği için bulamadığım (Ve sahaflardan temin edebildiğim) Artun Ünsal'ın klasik olmuş kitabı Süt Uyuyunca'yı bitirdim. Hiç beğenmedim. Kitap Türkiye'deki peynir çeşitlerini madde madde anlatıyor. Ve bunu bir ansiklopedi sıkıcılığında yapıyor. Artun Ünsal peynirler hakkında yazmaktan o kadar sıkılmış ki en ufak bir yorum katmadan sadece peynirlerin yapılış şeklini anlatmış. Wikipedia'nın elimizin altında olduğu bir devirde bu kadar ansiklopedik bir anlatımlı kitaba kimsenin ihtiyaç duyacağını düşünmüyorum.