28 Kasım 2012 Çarşamba

Emir Kipleri: Kahve Özel

Kahve makinası: Muzaffer bir roma komutanı gibi hissetmek mi istiyorsunuz? İçinizden evde ona buna emirler mi yağdırmak geliyor? Çözümü sadece 300 tl'ye. Alıyorsun bir kahve makinası. Bol köpüklü kapüçino eşliğinde Rıdvan Dilmen'i izliyorsun. Deloghi'nin ECO 310 serisinin Amazon.com'da makul fiyatlara satılması üzerine Petersburg'da yaşayan (O zamanlar) Ülke'ye siparişi verdik. Verdik vermesine ama Ülke'nin Amazon'da aldığı tüm ürünlerinin yanlışlıkla İskandinav ülkelerine gitmesi serisinin başlangıcına denk geldiğinden bihaberdik (Kahve makinası kazara Danimarka'ya, daha sonra aldığı iPad ise İsveç'e gitti. Ülke bu ürünlerde para iadesini güç bela alabildi. Blog yazarımız Amazon'u suçlasa da ben hala kendisinden şüpheleniyorum. İnternette alışveriş kabiliyetsizliğini yıllar önce aynı laptoptu üç kere satın alarak ispatlamıştı. İptal işlemi için telefonda çektiği çileler Flaş Tv'ye dizi olacak türden acınası görüntülerdi). Neyse efendim kahve makinası Nordik ülkelerin birinde telef oldu. Biz de yurdumuzdan alalım dedik. İyi de etmişiz. Amazon vakasından bir hafta sonra bu model kahve makinaları kampanya yüzünden 300 tl'ye kadar düştü. Performansa gelince: Espressosu gayet iyi. Tabi ortalamanın üzerinde bir espresso yapmak için uzun bir deneme yanılma süreci yaşıyorsunuz. Bu süreçte büyük miktarlarda kahve telef oluyor. Benden tavsiye bu süreci boktan kahveler (Tchibo (Kronotrop'un sahibi Tchibo için "Starbucks bunun yanında butik kalır" demişti de inanmamıştım) veya Mehmet Efendi gibi) kullanarak geçiriniz. Kapüçino performası ise iş tipi kahve makinalarının bir hayli altında. Köpüğü daha çok tükürük köpüğüne (Çok boktan bir benzetme oldu ayran köpüğü diyelim) benziyor. Tabi bu benim yeteneksizliğimden de kaynaklanıyor olabilir. Çünkü youtube'da izlediğim Delonghi videolarında şahane köpükler yapıyorlardı.


Değirmen: Kahve makinası ve Kronotrop'tan kahve çekirdeklerini aldık diyelim. Tchibo'dan aldığımız 1 kilo boktan kahveyi hacamat ederek nasıl yapıldığını da öğrendik. Fakat Türkiye'de iyi kahve pahalı. Nemli İstanbul ikliminde öğütülmüş kahve pişmaniyeden bile hızlı bayatlıyor. Yani değirmenimizi de kendimiz alacağız. Annemin dediği gibi "masraf, masraf, masraf". İki yolumuz var. Birinci seçenek yerli malı yurdun malı. Bloğumuzda daha önce bahsetmiştik (Buradan bakabilirsiniz). Eminönü muhitinde ikamet eden Sözen Değirmencisi kaliteli öğütücüler yapıyor. Fakat yıllar önce taa Kocamustafapaşa'da yaşarken aldığım değirmen, iki satır önce de yakındığım nemli İstanbul iklimi yüzünden kapkara olmuş durumda. Hem Kronotrop'da gördüğüm Japon malı (Porlex marka) porselen değirmen çok afilli duruyor. İkinci seçeneğe yöneliyoruz ve Ebay'den Porlex marka değirmen siparişi veriyoruz. İskandinavya'ya bulaşmadan tez zamanda evimize geliyor. Alet şahane. Sözen'i donunda sallar. Bilenler bilir, Türk işi değirmenlerde kahve öğütmek yoğun bir fizik gücü isteyebiliyor. Bazen o kadar çok enerji sarfediliyor ki, 50 gram kahveyi ancak nöbetleşe olarak öğütebiliyorsunuz. Ama Porlex öyle mi? İçi porselenden bu Japon harikasında kahve öğütmek o kadar kolay ki. Aletin içinde kahve yerine sanki su var. Yağ gibi akıyor. Beş yaşındaki çocuk bile bu Japon mucizesinde kahve öğütebilir. Fiyatı Amazon'da 65 $, Ebay'de ise 50 $. Son bir not. Kahve çekirdeklerini alacak en iyi yer Karaköy Karabatak. Lezzet bakımından oldukça güzel olan Julius Meinl marka kahveler burada Kronotrop'un yarı fiyatına satılıyor (100 gram kahve Kronotrop'ta 12 tl iken burada 8 tl. Tam da yarısı değilmiş.). 

22 Kasım 2012 Perşembe

Saraybosna Lezzet Turu 3

Nihayet son Bond filmini izleyebildim. İstanbullu açılış sahnesi benim için tam bir hayal kırıklığıydı. "Adana'yı İstanbul gibi gösteriiler! Kara çarşaflı karılar ortalıkta dolaniii!" diye sayıklayan ulusalcılar gibi Türkiye'nin reklamının tam yapılmamasından dolayı değil bu hayal kırıklığım. Hiç beklemediğim bir şekilde aksiyon sahnesinin gerçekten vasatın altında olmasından kaynaklanıyor. Sahneler o kadar bilindikti ki, bir anda Pierce Brosnan döneminin 3. sınıf Bond aksiyonlarını izler gibi oldum. Pazar yeri talan edilme sahnelerine her zaman bayılırım fakat bu belki de gelmiş geçmiş en kötü pazar aksiyonuydu. Jackie Chan İstanbul'da (Aslında filmin adı bu değil) filminde bile birbirinden yaratıcı Kapalıçarşı sahneleri varken, damdan dama atlamalı, motorsikletle uçmalı Kapalıçarşı sahnesi Roger Moore döneminden fırlamışçasına demode kaçıyor. Galiba hala en iyi İstanbul'da geçen Bond filmi From Russia With Love. Bu arada filmin IMDB puanının 8,1 olmasını hiç ama hiç anlayamadım. Tıpkı 8,8 puan alan Dark Knight Rises gibi bunun da puanlaması epeyce şişirilmiş gibi geldi. 


Yine başa dönüyoruz. Saraybosna ve böreğe. Bayramın ilk günü tatil nedeniyle kapalı olan Buregdzinica ASDZ'ye uğruyoruz. Yine Saraybosna'nın Hocapaşa'sındayız. ASDZ dün yediğimiz börekçinin tam karşısında kalıyor. Burada peynirli, kıymalı ve patatesliye ilave olarak kavurmalı da bulunuyor. Tabi ki hemen kavurmalıdan söylüyoruz ama malesef kalmamış. Kıymalı ile idare ediyoruz. Buradaki börekler karşıdaki böreklerden farklı olarak közde pişiriliyor. Yukarıdaki fotoda görüldüğü gibi silindirin içine yüklenen közler zincir ile yukarı çekiliyor. Böylece böreğin altı ve üstü dengeli pişiyor. Közde pişirilmesine rağmen buranın böreğini Bosna Börekçisi kadar sevemedim. Kömür ateşinin lezzeti yemeğe işlese de, kömürün dengesizliğinden olsa gerek her yanı eşit derecede pişmiyor. Bu yüzden bir kısmı çiğken diğer kısmı yanık olabiliyor. Tıpkı Antakya'da yediğimiz odun ateşinde pişen künefe (Buyurun buradan bakınız) gibi burası da modern pişirme tekniklerine maalesef yenik düşmüş.


Öğlenleyin ise Bosna'nın milli yemeği "cevapcici"yi denemek niyetimiz. Çoğu yerlinin ağız birliği edercesine bize tavsiye ettiği Başçarşı mevkisinde iki adet dükkanı bulunan Zeljo'ya doğru yol alıyoruz. Zeljo öğlen vakti tıklım tıklım. Güç bela iki kişilik boş yer buluyoruz. Aşağıdaki menüde de görüldüğü gibi seçenek kısıtlı. Yarım, bir veya bir buçuk porsiyon cevapcici veyahut Sırp burgeri (Bir de Sırp kasabı var) lakaplı pljeskavica (Devasa köfte) söyleyebilirsiniz. Balıkesir'de büyüyen biri olarak köfteleri beşer beşer söylemeye alışığız. Isınma niyetine beşer tane söylüyoruz. Hem köfteleri soğutmadan bitirebiliriz. Yan masaya bakıyorum yanına "kajmak" denilen şeyden de söylüyorlar. Menüye çaktırmadan göz atıyorum. Kajmak 1,5 marka (2tl bile değil). "Koy yanına kaymağından da!" diyorum.


Köfteler şipşak önümüze geliyor. Öncelikle şunu söyleyeyim kajmak denilen şey beş para etmezmiş. Bildiğin kaymak ama tuzlusu. Köfteye hiç ama hiç yakışmıyor. Sunum ise en az kajmak kadar vasat. Soğanları küp küp doğramak yerine piyazlık doğramak kimsenin aklına gelmemiş mi? Çatalla yemek mümkün değil bu soğanları. Domates ve biber servisi ise kesinlikle yok. İstisna yapan bir dükkan bile görmedim. Fakat köftenin yanında gelen dışı gevrek içi yumuşacık, köftenin suyuna bandırılıp servis edilen bir pide var ki dillere destan. Benim gibi ekmek üzeri yoğurtla tatmin olan biri, köfte yerine sadece bu pideleri yese bile doyuma ulaşır. 



Sıra geldi cevabcicilere. Balıkesir'de büyüdüğümü söylemiştim. Bilen bilir, şehrimizin köfte standardı üst düzeydedir (Hatta İnegöl'den bile ileridedir). Çocukluğumdan hatırlarım. Annemle mahalle pazarını gezerken karnım hep acıkırdı. Pazarın köşesinde konuşlanmış herhangi bir köfteciden yarım ekmek  yaptırırdım. Köfte ile birlikte içindeki zerzevatları (Domates, biber ve soğan üçlüsüyle) götürüp, tatmin olmadan ayrıldığım bir tek köfteci ile karşılaşmadım. Balıkesir'de canın köfte mi çekti? İlk gördüğün köfteci dükkanına gireceksin o kadar!


Cevapcicilerden bahsediyordum. Bir kere danadan yapılıyor. Etten, en ufak bir rahatsız edici koku gelmiyor. Börek yerken de hissetmiştik bunu. Büyük ihtimalle çoğu hayvan çayırlarda otlatılıyor. Sırf kıymadan yapılan börekleri yerken bile midemiz hiç rahatsız olmamıştı. Zaten Mostar'a otobüsle giderken yollarda otlayan birçok inek sürüsüyle (Ve koyun) karşılaşmıştık. Köftenin bir diğer olumlu yanı İstanbul'un lastik kıvamlı kuzenleriyle uzaktan yakından alakalarının olmayışı. Kıvamı yumuşacık ve çok sulu. Sulu olmasına bayıldım. İstanbul köfteleri bunun yanında hindi burger kalır. Balıkesir köftesinin ise bir derece altında. Tabi bu konuda 3 yaşından beri Balıkesir köftecileriyle karnını doyurmuş birinin tarafsız beyan vermesi mümkün değil. Netekim diğer arkadaşım bunun yediği en iyi köfte olduğunu iddia etti.


Bugün bayramın birinci günü. Herkes birbirine "Bajram şerif mübarek olsun" diyor. Camiler bayram namazına gelen insanlarla dolup taşmış. İstanbul'daki gösterişli versiyonlarının aksine burada tam bir Anadolu bayramı havası var. Tüm mahalleli birbirine sarılmış bayramlaşıyor. Kiminin elinde çiçek, kiminde bir kilo tatlı. Kahvehaneler dedelerle dolup taşmış. Boşnak tvsi canlı yayın yapıyor. Gazeteler birinci sayfadan halkın bayramını kutlarken, tüm dükkanların vitrininde tek bir yazı var "bajram şerif mubarek olsun"...

15 Kasım 2012 Perşembe

Saraybosna Lezzet Turu 2

Sportif bir hafta sonu yaşadık. Cumartesi Kasımpaşa, pazar günü ise Fener maçındaydık. Kasımpaşa maçının en güzel anı, Antalya seyircisinin  "Sex, sex, sex on the beach!" diye bağırmasıydı. Uzun süredir bir tezahürata bu kadar gülmemiştim. RTE Stadı İstanbul'da maç seyretmek için en ideal yer. Tribünlerin sahaya yakınlığı Premier Lig ortalamasının bile üstünde. Yan hakemle futbolcuların konuşmasını duyabilir, 2 tl'ye kola, 3 tl'ye yarım ekmek sosisli yiyebilirsiniz. Üstelik Anadolu takımları ile yapılan maçlarda bilet sadece beş lira. Maçın ardından tribünlerden bir dakika içerisinde dışarı çıkabiliyor, 5 dakikada kendinizi Asmalı'da bira içerken ya da Kasımpaşa Hamamı'nda kese attırırken bulabiliyorsunuz. Bundan iyisi Şam'da kayısı! Pazar günü. Bu sefer blog yazarımız Ülke ile beraber Saraçoğlu'ndayız. RTE Stadı'ndan sonra Kadıköy'de maç izlemek pek bir keyifsiz. Tribünler sahaya uzak. Giriş çıkışlar kabus gibi. Su içip gelmek bile minimum 15 dakika. Benim sportif müsabaka uğursuzluğumla, Ülke'nin canlı maç kaybetmeme serisi (Almanya-Yunanistan maçına gidip seri yaptım demesi kolay!) karşı karşıya geliyor. Fener 2-1 kazanıyor. Ülke'nin serisi devam ediyor. Ama benimle beraber bir iki Kasımpaşa maçına gelirse rekorunun delik deşik olacağı aşikar.

Markale Market
Saraybosna meselesinden bir hayli uzaklaştık. Birinci bölümde yaptığımız börek sefası sonrası en şehrin sabit pazarı Markale Market'e uğruyoruz. Burası 94 ve 95'te iki kez Sırp saldırısına uğramış ve toplam 105 kişi ölmüş. Ölülerin isimleri pazar duvarında yazılı. Hatta atılan bombanın açtığı delikler cam bölme ile korunuyor. Pazar, Zagreb'in methiyeler düzdüğümüz Dolac Marketi kadar renkli ve büyük değil fakat "Beyoğlu'nda niye böyle bir şey olmaz!" dedirtecek kadar da doyurucu. Gezi parkı yerine sebze pazarı! kampanyası başlatsam ne hükümetten (Zerre karlılığı olmamasından dolayı) ne de aslan sosyal demokratlardan (Cumhuriyet falan filan) destek görmem mümkün değil.



Pazarın hemen aşağısında ise Gradska Trznica bulunuyor. Burası peynir ve et pazarı. Biftek denilen kuru etlerden 200 gram kestirdik. Tadı çemensiz pastırmadan halliceydi. Sandviç için ideal. Biraz kuru ama güzel bir is kokusuna sahip. Börekçide yediğim peynirli börekten sonra peynir reyonuna pek prim vermedim. Kaldığım hostelde güzel bir mutfak olmadığından görüntüsünü çok beğendiğim taze makarnalardan da almadım.




Sokaklar ise bayram arifesi olduğundan cıvıl cıvıl. Etraf İstanbul'daki gibi seyyar satıcı kaynıyor. Sebze, meyve veya ekmekler yerlerde sıra sıra dizili. Bu arada tıpkı Zagreb'de olduğu gibi Saraybosna'da da birbirinden güzel pekara (Hamur işlerinin satıldığı fırınlar) dükkanları var. Sabah kahvaltılarında börek yemediğiniz zamanlarda (Ki buralarda da çok güzel börekler olabiliyor) şahane hamur işleri veya envaiçeşit pizza yiyebilirsiniz.


Başçarşı'nın sonunda bulunan Sebil Meydanı'ndan karşıya geçip 10 dakika yokuş yürüdüğünüzde şehrin en iyi fırını Pekara Kovaci Kod Mahira'ya ulaşabilirsiniz. Burada  isli etli veya mantarlı şahane pizzalar yiyebilirsiniz. Şekil olarak beş para etmese de yediğimiz en güzel yerel pizzalardan biriydi.


Bosna'nın en meşhur birası Sarajevska. Şato-vari devasa fabrikası ise nehrin hemen öte yanında. Fabrikanın içinde ise şahane bir restoran bar var. Burada filtreden geçirilmemiş taze Sarajevska biralarından bulabiliyorsunuz (Fiyatlar makul. 33'lüğü yaklaşık 3 tl).


Favorim esmer olanı. İçimi çok rahat ve ekşiliği neredeyse hiç hissedilmiyor. Yanına dört peynirli makarna söylüyoruz. Porsiyonlar bir hayli bonkör olsa da Bosna ve peynir ikilisi ile yıldızımız hiç barışmıyor. Fabrikadan çıkar çıkmaz karşınıza devasa ve bir o kadar da çirkin bir kilise çıkıyor. Bu şehirde camiler ne kadar küçük ve güzelse kiliseler bir o kadar sevimsiz.



Müslümanların zulüm ettiği bir ülkeden, zulüm gördüğü bir ülkeye gelince hilkat garibesi camiler yerine kiliseler görmek pek normal. Kiliseyi geçip birkaç adım attıktan sonra gördüğüme ise inanamadım. Önümden capcanlı bir "troleybüs" geçiyor. Uzun zamandır troleybüsü değil görmek düşünmemiştim bile (Daha sonra öğrendim ki birçok Doğu Avrupa şehrinde hala aktif olarak çalışıyormuş). Benim için sokakta kaplan görmek kadar şaşırtıcı bir olay oldu bu.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Saraybosna Lezzet Turu 1

Kurban bayramı tatilinde Bosna'daydık. THY'nın gururla satın aldığı Bosna Hersek Havayolları'nın küçük pervaneli uçağı ile güç bela inebildik Saraybosna'ya. İstanbul'da görmeye alışmadığımız türde mütevazi ve basit bir havaalanından (10 euro karşılığında) taksiyle şehrin merkezine ulaştık. Şehir, en basit tabirle eski Bursa ile Beyoğlu'nun karışımı bir yer. Yeşilliği, hemen yanı başında yükselen dağları ve Osmanlı mimarisiyle Bursa'yı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan kalma Avrupai yapılarıyla ve İstiklal Caddesi'nin küçük bir kopyasını andıran Ferhadija Caddesi ile Beyoğlu'nu anımsatıyor.


Kaba bir şehir turundan sonra karnımızı acıkıyor. Ya da karnımızı acıktırmak için kabaca bir şehir turu yapıyoruz. Aklın yolu bir. Sabah sabah börekçiye dalıyoruz. Başçarşı mevkisindeyiz. Şehrin Osmanlılar'dan kalma şirin çarşısı. İstanbul'un Hocapaşa'sına benzer işin ehli restoranların sıra sıra dizildiği bir mevkideyiz. Börekçiden köfteciye, esnaf lokantasından (Aşçinica diyorlar) tatlıcıya envaiçeşit seçenek. Mahalleli Buregdzinica Bosna'yı öneriyor. Önündeki kuyruktan belli. İte kaka giriyoruz içeri. Üst kata çıkıyoruz. Bir de ne görelim. Milli Takım teknik direktörü Abdullah Avcı götürüyor kıymalı börekleri. Türkiye'de bayramın ilk günü (Bosna'da bayram ertesi gün başlıyorumuş neden diye sormayın) olduğundan selam verdikten sonra bayramlaşıyoruz. "Fenerliler'i niye az oynatıyorsun?" diye sormuyorum. Hele hele Selçuk İnan meselesine hiç girmiyorum! Börek yiyişinden belli. Mütevazi adam. Terim'i donunda sallar. Bir porsiyon patatesli bir porsiyon da peynirli söylüyoruz. Dikkatimi çeken, patates, peynir ve kıymalının fiyatlarının birbirlerinden farklı olması. Türkiye'de bir börekçiye girip kıymalı ve patatesliye aynı parayı verirsiniz. Kıymayı patatesin maliyetine getirmek için bir hayli seyreltirler (Soğan ve bilimum zerzevat sayesinde). Burada ise fiyat beklenildiği gibi (Çoktan aza) göre kıymalı, peynirli ve patatesli olarak sıralanıyor.


Yukarıdaki fotoda gözüken yoğurtlu böreği merak ediyorum. Standart böreğin üzerine yoğurdu boca etmişler. Mantı benzeri. Börekçi kadın küçük bir parça koparıp bana veriyor. Cıvık yoğurdun suyuyla yumuşacık olmuş. Kıtır böreği daha çok sevdiğimden bana hitap etmiyor. Fakat Boşnaklar bu böreği ağızlarından burunlarından afiyetle yiyorlar. İlk önce peynirli geliyor önüme. Börek kıtır. Hamur incecik ve şahane. Fakat peynir az tuzlu ve çok hafif. Türk damak yapısına hitap etmiyor. Çok beğenmiyorum. Sıra geldi patatesliye. Hamuru zaten şahane. Patatesi bolca soğanla karıştırmışlar. Ayrıca patatesi püre haline getirmek yerine ince ince doğramışlar. Mükemmel olmuş. Bayıldım. Kıymalıya çok yer kalmasa da yarım porsiyon onu da deniyoruz. Türkiye'de kıymalının neden patatesle aynı fiyata satıldığı işte burada anlaşılıyor. Böreğin içi neredeyse saf kıyma ile doldurulmuş. Üstelik daha sonra belirteceğim gibi buranın etleri hiç de rahatsız edici değil.