23 Aralık 2012 Pazar

Emir Kipleri


İç: Hendrick's. İşte cinlerin piri. Fiyatı standart cinlerin neredeyse iki katı. Fakat benim gibi hala cin-toniği seviyorsanız kaçırmayın. Klasik cin tonik tarifinin aksine, limon yerine bir dilim salatalıkla servis edildiğinde içindeki salatalık aroması daha da açığa çıkıyor. Ayrıca klasik cinlerden farklı olarak, yine sıradışı bir tada, gül aromasına sahip bu zıkkım. Hendrick's in en büyük eksikliğini sorarsanız, tadının martini'ye hiç yakışmadığını söylerim. Orta siklet bir cinden bile bundan çok daha iyi martini kokteyller yapılabiliyor. Salatalık ve gülün yumuşak yapısı ile vermutun baharatlı tadını karıştırmak kulağa çok hoş gelse de sonuç bir felaket oluyor.


Oku: Ejderha Dövmeli Kız. Biliyorum biraz baydı. Üç kitap, iki farklı yönetmenden film ve şimdi de çizgi romanı. Ama Fincher'in çektiği son filmi sevmeyen var mı? Hem soğuk kış günlerinde İsveç atmosferine çok rahat giriyorsunuz. Türkiye'de denk gelmesem de Amazon'da makul fiyata satılıyor.


İzle: 80'lerde Blade Runner'ın dışında Ridley Scott ne yaptı? diye soranlara işte tokat gibi bir cevap. Black Rain. Scott filmlerde kullanmayı en çok sevdiği temayı, yağmuru bu sefer filmin ana kahramanı yapmış. Black Rain, benim gibi Thelma ve Louise'den hazzetmeyenler veya Gladyatör'ü ciddiye bile almayanlar için Scott'un filmografisindeki son büyük film.

Spoiler: Andy Garcia çabucak ölüyor!
Film, yağmurlu havası, olur olmaz yerlerden çıkan dumalar (İki kere iki dört. Scott'un duman makinasını kullanmadığı filmler kötüdür. Bakınız Dostluk Denizi. Ne kadar çok duman makinası varsa o kadar iyidir. Bakınız Alien, Blade runner ve bu film. Prometheus'un bile bir başyapıt sayılmamasının tek nedeni duman makinası eksikliği olabilir.) ve neon ışıkları ile aydınlatılmış Japonya sahneleri sayesinde atmosfer bakımından Blade Runner'a bir hayli benziyor.


Arka taraf Blade Runner
Zengin rolünü en iyi oynayan insan ünvanlı Michael Douglas ise yine çok iyi becerdiği flörtöz polis rolünde adeta kendini oynuyor. Bu arada 80'lerde Japonya ne şahaneymiş. Bir yandan daha kaybolmamış sokak satıcıları, diğer yandan dört bir yanı sarmış neon ışıkları. Ayrıca bu film (Terminatör 2'den sonra) gelmiş geçmiş en iyi fabrika aksiyonunu da barındırıyor (Ne yazık ki Aliens filminde olduğu gibi James Cameron bu kapışmada da Scott'un haddini bildiriyor).

20 Aralık 2012 Perşembe

Ranchero

Türkiye'de mutfak kelimesinin önüne dünya kelimesini eklediğiniz anda fiyatların ikiye katlanması geleneği bilinen bir gerçek. Gayet ucuz malzemelerle yapılabilen (Tabi her zaman değil) Tayland, Çin gibi Uzakdoğu mutfakları fahiş rakamlarla önümüze sunuluyor. Daha çok taşra yemeklerinden oluşan Meksika mutfağında da durum aynı.


En popüler yemekleri taco veya quesadilla bizim tantunimizden çok çok farklı bir yemek değil. Buna rağmen ismindeki heybetinden veyahut Meksika'ya gidip gerçeğini yeme ihtimalimizin düşüklüğünden olsa gerek Türkiye'de vasat bir taco bile fütüristik fiyatlarla satılıp işin kötü tarafı tüketilebiliyor. Daha önce bitmek bilmeyen merakım sayesinde Çemberlitaş'taki El Torito'da birbirinden kötü Meksika yemeklerini tatma fırsatına nail olmuştum. Sırf bu yüzden evimin hemen dibinde bulunan Meksika restoranı (Daha doğrusu Tex-Mex) Baja'ya (Geçen yıl kapandı) bir kez bile uğramadım.


Kötü servis, soğuk yemekler, adi malzeme, ketçap mayonezli çirkin sos menüsü bir daha Meksika yemeği macerasına bulaşmamama sebebiyet vermişti. Hem El Torito dışındaki çoğu Meksika mutfağı Tex Mex mutfağı adı altında dünyada yaygınlaşan yozlaşmış, Amerikanlaşmış Meksika mutfağıydı. Tex Mex, acı yemekte zorlanan Amerikalılar'ın Meksika mutfağındaki acıyı minimuma indirip, kendi şerbet ve şuruplarıya (Akçaağaç şurubunu tatmamış biri olarak her izlediğim filmde karşıma çıkması sayesinde merakım gitgide artıyor. Bir nevi Dr. Peppers sendromu) tatlandırmaları şeklinde oluşan bir mutfak.

Quesadilla
Neyse efendim gecenin bir vakti NTV'de Vedat Milör'ün Ranchero adlı Meksika Restoranı'na  gittiğini görünce, uyuyan dev uyandı. Evet, Meksika mutfağına beyin olarak hazırdım. Geçmiş yıllarda yaşadığım kötü tecrübeler veya "dünya mutfağıysa fiyatları ikiyle çarp" geleneğini bir çırpıda unuttum. Teşvikiye Milli Reasürans Çarşısı mimarisiyle etkilese de snobluğuyla beni oldum olası korkutmuştur. Tünel Meydanı'ndan yıllar önce, elinde Miller bira ile ortalıkta dolaşma geleneği buradan tüm İstanbul'a yayılmıştir (Bkz:Touch Down).

Fajita
Ranchero'da Milli Reasürans'taki havalı mekanlardan biri. Başladık menülerde göz gezdirmeye. Ben bizim tantuniye benzeyen quesadilla (Kesediya) siparişi verdim. Tabi malzemeler lavaşın yerine mısır unundan yapılan versiyonu tortillalar içinde geliyor. İç malzeme ise tantunideki ete ilaveten kavrulmuş soğan ve rendelenmiş peynir. Burritto ve fajita söyleyen arkadaşlarım da gayet memnun kaldılar. En azından porsiyonlar doyurucuydu. Fakat fajita'nın eti sanki biraz sert gibiydi. Unutmadan belirtelim yemeğin sonunda ikram olarak gelen alkolsüz kokteyl enfesti. Adına "ranch" diyorlarmış. Ayrıca tuzluğundan, bardağına tüm mutfak malzemelerinin (Hemen hemen hepsinin) Meksika'dan gelmesi çok hoş. Bu arada Meksikalılar hiç tatlı yemiyor mu? En azından pirinci sütlaçta kullandığımız gibi bunlar da mısırı kullanamaz mı? Aslında hiç fena fikir değil.


Buraya kadar herşey normal. Normal olmayan şey ise fütüristik fiyatlar. Bir porsiyon fajita 29 tl. Tamam Türkiye'de et pahalı hele hele biftek el yakıyor ama bir şişe biraya 9 tl vermek, Asmalımescit'te itilip kakılmaya alışmış bünyemi hala sarsıyor. "Her yerde bira bu fiyat!" laflarına karnım tok. Peynir ekstralı tantuni yani quesadilla ise tam 18 tl. Bu fiyata üç dürüm tantuni üzerine de bir bardak şalgam içebilirsin. Sonuç olarak ülkemizde Meksika veya Tayland gibi fakir ülkelerin yemeklerinin fiyatları, gayri safi milli hasılayı hiçe sayarcasına ters orantılı artıyor. Daha, lüks bir Somali mutfağı (Şakası bile hoş değil ) açma cüretini gösteremeseler de dönüş yolunda (Harbiye civarında) gayet şık bir Lübnan (En azından kişi başı milli gelirde hemen hemen aynıyız) restoranının açılış hazırlıklarını yaptığına şahit oldum. Sütten ağzımın yanmasına rağmen meraklanmadım desem yalan söylemiş olurum.

Not: Bu yazıyı geçen yıl yazmıştım. Ne olduysa yayınlamayı unutmuştum. Fiyatlar güncel olmayabilir ona göre hesap kitap yapın!

16 Aralık 2012 Pazar

Saraybosna Lezzet Turu 4

Cumartesi günü Atlas Sineması'nda Hobbit'i izledim. Öncelikle şunu söylemeliyim ki 3D'den nefret ediyorum. İzlerken midem bulanıyor. Elimize tutuşturulan güneş gözlüklerini takınca karanlık sahneleri net görebilmek neredeyse imkansız hale geliyor. Hatta bu karanlık o kadar dayanılmaz oluyor ki, çoğu sahnede ekranı bulanık görme pahasına gözlüğü çıkarıyorum. Filmi normal versiyonda gösteren bir yer bulabilseydim orada izleyecektim fakat en azından Beyoğlu'nda klasik gösterim yapana denk gelmedim. Mümkünse James Cameron'dan başka kimse üç boyutlu film çekmesin. Teknolojinin giderek gelişmesine rağmen, şu ana kadar Avatar'ı aşabilmiş bir üç boyut kalitesine denk gelmiş değilim.


Yüzüklerin Efendisi'nde en sevmediğim nokta, kitaptaki yol duygusunun neredeyse hiç verilmeyişiydi. Yolda kurulan kamplar, uzun ziyafetler ve bu ziyafetlerde söylenen şarkılar tamamen es geçilmişti. Belki biraz daha ciddi olmak adına, daha fazla savaş ve daha fazla aşk eklenerek kitabın eğlenceli kısmı tamamen yok edilmişti. Hobbit filminde ise bu şikayet ettiğimiz durum ortadan kaldırılmış. Kitabın ruhuna uygun olarak yol teması filmin her anında gözümüze sokulmuş. Christopher Lee'yi Saruman olarak tekrar görmek ise filmin en güzel hediyesi olmuş.


Başlık konusuna dönelim. Saraybosna gezisinin üzerinden neredeyse iki ay geçti. Dördüncü bölümü tembelliğimden yazamadığım için her zamanki gibi birçok şeyi unuttum. Aklımda ne yediğim şeylerin fiyatları kaldı ne de gittiğim mekanların adı. Bu vesileyle dördüncü bölümün formatını fotoraman olarak güncelliyorum. Böylece hikaye anlatma derdine düşmeden Saraybosna yükünü üzerimden atıveriyorum.

1. Dolambaçlı yollardan geçerek Mostar'a vardık. Saraybosna ne kadar doğalsa burası o kadar yapay. Şehir, köprüsünün efsanesiyle turizime boğulmuş (Köprü de o kadar etkileyici gelmedi bana). Bu yapay hali bana Safranbolu'yu anımsattı. İkisine de iki saatten fazla dayanmak güç. 
2.Saraybosna'nın Sarajevska'sı varsa buranın da Mostarsko'su var.
3. Fakat lezzet olarak Mostarsko, Sarajevska'nın çok gerisinde. Köprü manzarası eşliğinde Saraybosna birasını yudumluyoruz.
4. Hırvat tarafında yapılan devasa yükseklikteki kilise ise düpedüz provakatörlük. El Kaide'ye "Gel beni bombala!" diye bağırıyor. Dağın tepesine dikilmiş devasa haçtan bahsetmiyorum bile..
5. Duvardaki delikler. Tüm iç savaş yaşayan kentlerin bir numaralı simgesi. Fakat Beyrut'ta bile yoğunluk bu şehirdeki kadar çok değildi.
6. Buranın ne olduğunu bilmiyorum. Fakat duvardaki halk motiflerleri, komünizm zamanından kalma bir kültür merkezi olduğunu düşündürüyor..
7. Kısa süreli Mostar gezisinin ardından olimpiyat şehri Saraybosna'ya dönüş. 84 Kış Olimpiyatları'nın izleri şehrin dört bir yanında.
8. Ascinica (Aşçıdan geliyor herhalde) Bosna'da esnaf lokantasına verilen isim. Ascinica ASDZ ise en meşhurlarından.
9. Karalahana sarması ile başlıyoruz. Buradakilerin en önemli özelliği bizimkilerin aksine tamamen etten yapılması. Etleri lezzetli olduğundan hiç ağır gelmiyor. Yanına verdikleri yoğurt ise Avrupa standardına göre gayet iyi.
10. Günün menüsünde dolmadan bamyaya, türlüden nohuta birçok yemek var. Ben her zamanki gibi yaşlı yemeği haşlama ete prim veriyorum.
11. Sıra geldi tatlılara. Ülkenin en meşhur tatlısı tuhafije. Bizim ayva tatlısının elmadan yapılanı. Hafif ve lezzetli.
12. Reform adındaki tatlı ise bu şehirde çok popüler. Kahvenin yanına çok iyi gidiyor. Üstelik çok hafif.
13. Galatasaraylı eski futbolcu Tarık Hodziç'in köfte dükkanının hemen yanında bulunan Ramis ise şehrin en eski pastanesi. Bu yıl 100. yaşını kutluyor. 
14. Ramis şehrin yaşlıları arasında çok popüler. Bizdeki hurma tatlısının benzeri hurmasice adıyla satılıyor. Fakat hurma tatlısına göre daha kuru ve lezzetsiz.
15. Fakat değil Ramis'in, gezinin en büyük hayal kırıklığı boşnak usülü boza ile geliyor. Kıvamı bizim bozalardan bir hayli cıvık. Tadı ise Türk bozasının bir ay bekleyip bozulmuş haline benziyor. Bozadan çok kefiri anımsatıyor.

9 Aralık 2012 Pazar

Umut Sunar: Kamboçya İnsanları 2


Trafiğin olmadığı, her şeyin aheste ilerlediği, sanki insanların kendilerini kaderlerine teslim etmişcesine dolaştığı şehrin gecesi ne kadar karanlık ya da aydınlıktı? Bangkok'un hızından ve ışıklarından sıyrıldığım bir aralıkta ortamdan ortama akmak gibi bir niyetim yoktu. Yarım dolar fiyatındaki Kamboçya birası elimde sokaklarda turlamak, şehrin gecesini anlamanın en iyi yolu gibi görünüyordu. Şehrin merkezindeki birkaç cafcaflı sayılabilecek kulüp ve sahil şeridi ve ara sokaklardaki barların dışında pek bir yer ve hareket yoktu. Bu barların balkonlarında ellerindeki biralarla aşağıya sarkmış genç turistler, kafelerde sohbet halinde yemeklerini yiyen orta yaşlı turistler, tuttukçular, taksiciler, tek bir sokakta kümelenmiş pavyon tipi barların davetkar olmayan bar kadınları, yüzüme eksikli gibi bakan Kamboçyalı kızlar ve oğlanlar, çok az sayıda, kafalarını dahi kaldıramayacak kadar çekingen birkaç yol üstü fahişesi gecenin kalabalıklarını oluşturuyordu. Bir ara Bangkok'ta yaşamış bir Kamboçyalı ile sohbete tutuştum. Sonra yağan yağmurdan sığındığım saçak altında altıma tabure koyan adama sigara uzattım. Bir ara da Songkran sebebiyetiyle kutlama yapan gençlerin danslarına eşlik ettim, bir kaç sırt çantalı, rastalı saçlı, sanırım Amerikalı gezgin ile birlikte. Çirkin bir müzik eşliğinde, pek bir niteliği olmayan bir danstı ama gecenin en keyifli anıydı. Gece ilerledikçe aynı yerlerde döner, zaman zaman da karanlık tenhalara girer olmuştum. Başıma bir şey gelmeyişini bu fakir ülkede çok az sayıda olan turistin çok kıymetli ve dokunulmaz oluşuna yordum. Kafam güzel oldukça daha fazla kurcalamak istedim. Uzaktan uzağa bir fahişeye onunla ilgileniyormuş gibi selam ettim. Bir köşede onu bekliyormuş gibi. Yeraltı merakım kabarmıştı. Onunla konuşacak ve tarifesini öğrenecektim. Nitekim üç beş dakika sonra bana doğru yaklaştı. Hızlıca ayaklanıp ne kadar diye sordum. Taksimetreyi 10 dolardan açtı. Henüz sarsılmamıştım. Onu sınamak niyetindeyim. Nihayetinde 5 dolara kani oldu. Kadının çaresizliği çok canımı sıktı. Uzaklaşırken yüzünde müthiş bir hayal kırıklığı vardı. Ondan yeterince hoşlanmadığımı düşündü. Sonrasında başka bir tanesini müşteri bulamamış bir halde evine dönmek üzere tuktuğa atlarken gördüm. Daha tenha sokaklara daldım. Bir fahişe daha yanaştı sonra. Çok küçük yaşlarda, karnı burnundaydı. 5 dolar... Sonra köşeden gerçekten fahişe aradığımı düşünen çok genç bir motorcu çocuk yanaştı. Artık bir an önce odama dönmek istiyordum. Gencin "Oda bedava, kızlar 15 yaşında vs vs" gibi ısrarları iyiden iyiye gardımı düşürdü. Bu duruma daha fazla tanıklık edecek halim kalmamıştı. Öğreneceğimi öğrenmiş ve birazcık sarhoş olmuştum. Neyse ki, guesthouse'a dönerken motorcunun yolu bulamaması ve zorunlu gece turu ağırlaşan havamı birazcık dağıttı. 



Uçağım 17:20'deydi yani 12:00'deki "check out"tan sonra biraz vaktim vardı. Bir önceki günkü motorcu çocukla beni havaalanına götürmesi için onun verdiği fiyattan 5 dolara anlaşmıştım. 3 dolara da götürürdü ancak 2 doları o çocuktan esirgemeye gerek yoktu. Ona henüz vaktim olduğunu, önce bir şeyler yemek için alışveriş merkezine gitmek istediğimi söyledim. İki saat beni kapı önünde bekledi. Kapıda onu başka bir motorcuyla karıştırdım. Onu farkettiğimde başka motorcuyla gidişimi kabullenmiş bir ifadeyle boynunu büktü. Sonra diğerine "Benim adamım burada kusura bakma" der gibi baktım. Sonra o, boynunu büktü. Hava alanında 1 dolarlardan artan para üstü, birikmiş tüm Kamboçya paralarını motorcu çocuğa 5 dolarla birlikte verdim. Belki toplamda 2 dolar ediyordur. Minnettardı. Ülkede polis maaşının 30 dolar olduğu düşünülünce iyi para kazanmıştı. Bangkok'a yani evime dönecek olduğum için mutluydum. Bu ülke ve bu ülkenin hüzünlerini ısrarla saklayan, kara kuru insanları üzerimde tarif edilmez bir etki bırakmıştı. 

5 Aralık 2012 Çarşamba

Muk Design

Buluşmaya biraz erken gelmek (Asla geç kalmam) gibi kötü bir huyum var. Birini beklemek sıkıcı bir iş, illa oyalanacak bir şey bulmak lazım. Örneğin bir kitabevinin önündeki buluşmalar nispeten daha az sıkıcıdır çünkü kitaplar arasında zaman geçirmek bu beklemenin gerginliğini (Neden bilemiyorum) fazlasıyla alır. Bir de kırtasiye bölümü vardır ki geç kalan kişiye duyulan siniri bile ortadan kaldırabilir. Asla kullanmadığım ve kullanmayacağım onlarca şeyi denerim. Kalemler, tarama uçları (Asla kullanmadım) ve tabi ki defterler ve ajandalar.


"Üreten beyinler için akıl defterleri, büyüklere oyuncaklar" mottosuyla dikkatimi çeken (Çok da üretken bir beynim yok ama oyuncaklara bayılırım) Muk Design'dan hemen bir ajanda sipariş ettim. 


Muk Design'in genç tasarımcısı Elif Defter ve ajanda tasarımında bazen pek de alışık olmadığımız malzemeleri  (Kumaş, deri ve plastik) de kullanarak defterseverler için çok cazip seçenekler sunuyor. "İstikamet Kadıköy" etkinlikleri kapsamında "Kendi defterini kendin yap" atölyesini açan Muk Design, defter ve ajandalarınızı istediğiniz gibi tasarlama fırsatını da sağlıyor. 














İletişim bilgileri ise şöyle: elif@mukdesign.com, https://www.facebook.com/MukDesign, https://twitter.com/Muk_Design, http://pinterest.com/mukdesign/


Satış noktaları için bu linke tıklayabilirsiniz.