4 Şubat 2013 Pazartesi

Üç Beş Film

Kış uzadıkça filme olan açlığım o kadar vahimleşti ki, geçen hafta gelmiş geçmiş en kötü "casting"lerden birine şahit olduğum Üç Silahşörleri (93 yapımı olan) baştan sona izledim. Athos, Aramis ve Porthos rollerinde (Sırasıyla söylemiyorum çünkü kimin Athos kimin Porthos olduğuna bile dikkat etmeden izledim) Oliver Platt, Kiefer Sutherland ve sıkı durun Charlie Sheen (Belki de kostüm filmlerine en yakışmayacak oyucu) vardı. Aslında Charlie Sheen'i değil kostüm filmi, geçmiş ve gelecekte geçen hiçbir filmde oynatmamak gerek. Onun varolabileceği tek bir zaman dilimi var o da şimdiki zaman! Fakat tvde oynayan uyduruk filmlere karşı olan sabrım, haftanın sonuna doğru Thunderbolt and Lightfood adlı muhteşem bir filmle ödüllendirildi. Daha geçen hafta önce Jeff Bridges'ın 70'lerde sadece King Kong ile hatırlandığını, ve bu dönemin koca bir israf olduğunu söylemiştim. Ama fena halde yanılmışım.

Dünyanın en boktan kadrosu
Çoğu kişi tarafından Amerikan sinemasının en iyi döneminin 65-80 arası olduğu söylenir. Sakallılar çetesi (Scorsese, Spielberg, De Palma ve Coppola. Biz ilave olarak Lucas'ı da katalım) en iyi ürünlerini bu dönemde yapmaları tabiki bunun en önemli nedeni. Dönem sinemasının en gözde konularından biri ise suçlu ikililer filmleriydi. 67'de Bonnie and Clyde ile başlayan seri, Butch Cassidy and Sundance Kid ile devam etti ve yine Newman ile Redford'u bir araya getiren The Sting ile 70'lerin ortalarına kadar varlığını sürdürdü. Hepsi dönemin çok popüler olmuş belalı ikililer filmleriydi.


Thunderbolt and Lightfood ise az önce sıraladığımız ikili ekip karmaşası arasında unutulup gitmiş ne yazık ki. Üstelik Clint, tüm 70'lerini Kirli Harry ile o kadar boğmuş ki, film ilk engeli atlasa bile ikincisinde zaten takılacakmış. Filmin gerçek yıldızının Jeff Bridges olması ise bizler için tabiki şaşırtıcı değil. Burada sanki Dude'un gençliğini oynuyor. En az onun kadar vurdumduymaz ve komik. Yönetmen ise yazının başında anlattığım sakallılar çetesine üye olmayı kıl payı kaçırmış bir sakallı. En iyi filmi Deer Hunter'dan sonra 80'lerde üst üste fiyasko filmlere imza atan Michael Cimino. Bu film bir daha kanıtlanıyor ki, tıpkı Amerikan sinemasının olduğu gibi onun da altın çağı 70'lermiş.

Frances Ha
Sıra geldi boktan kışı biraz olsun çekilir kılan İf! İstanbul'a. Havada kaptığımız ilk bilet Woody Allen adlı belgesel oldu. Animesiz İf! İstanbul geçmez diyerekten, The Girl Who Leapt Through Time filminde çok sevdiğimiz Mamoru Hosada'nın Kurt Çocuklar'ını atlamıyoruz. Amerikan bağımsızı olmadan İf!'in tadı eksik kalır.Yine bir İf! programında Squid and Whale filmiyle tanıştığımız Noam Baumbach, bu sefer Frances Ha ile çıkıyor karşımıza. Ülke'nın blogda yıllar önce müjdesini verdiği Naziler'in ayda üs kurup dünyayı işgal etmeye çalıştığı garip bir macerayı anlatan Iron Sky ise merakla beklenen diğer filmlerden. Yine İf'in nazar boncuklarından (Paralelde gösterilen Şahan Gökbakar filmleriyle beraber) geceyarısı seansında ise Maniac adlı kanlı bir film var. Elijah Wood'u tekrar cani olarak görmek için bile gidilir.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder