24 Nisan 2013 Çarşamba

İstanbul Şeker Turu 1: Eminönü

Seksenlerde Balıkesir'de yaşamak fena halde can sıkıcı bir işti. Şehirdeki tek büyük süpermarket olan Ordu Pazarı'nda ay başları yapılan alışveriş haricinde neredeyse heyecan verici hiçbir şey yoktu. Balıkesir, kentten çok kasaba görünümündeydi. At arabalarının sayısı otomobile yakındı. En büyük cadde olan Milli Kuvvetler'de at tezeğine basmadan yürümek için zig zaglar çizilirdi. Hele hele, kentin en büyük pazarının kurulduğu salı günü ortalık at arabasından geçilmezdi. Sümerbank'ın bulunduğu meydan, western filmlerinden fırlamışcasına direklere bağlanmış atlarla doluydu. Hatta hastalığım için babamla gittiğim Ankara'da hiç at  görmeyince "Baba, burada niye hiç at arabası yok?" sorusunu yöneltmiştim. Lise yıllarında edebiyat hocalarımız tarafından sanki Rus gerçekçilik akımıymışcasına baştacı edilen, 50'lerin köy edebiyatına konu olacak cinsten saflık içeren bir soruydu bu. 

Logoda Japon esintisi (Foto: Anonim)
Şekerci Orhan ise sıkıcı şehirdeki ender güzel şeylerden biriydi. Almanya'dan ithal Milka'ları ilk buranın vitrininden gördük (Ama henüz çikolata şekeri mağlup edememişti). Tabi 80'leri bizlerden çok daha refah içinde geçiren İmerhan (Hafta sonlarını tenis kulübünde rakiplerini öldürücü backhandleriyle gafil avladıktan sonra) vitrinden içeri girip tüm ürünlerin tadını çıkarmayı başarmıştı. Bizler ise yoğun at popülasyonundan dem vurduğumuz Salı Pazarı'ndaki şekercilere musallat oluyorduk (Kemalettin Tuğcuvari çirkin bir fakirlik edebiyatı oldu bu!). Pazarda denediğimiz şekerler akide ve nane şekerinden ibaretti. Gerçek şeker kültürüyle ise ancak (Şeker düşüşe geçip çikolataya çoktan mağlup olduğu) 2000'lerin başında İstanbul'da karşılaşabildik. İmerhan ile beraber Hacıbekir'den türlü türlü şekerler deniyorduk. Favori şekerimiz sürekli değişiyordu. Kimi zaman bergamutlusu baş tacı olurken kimi zaman tarçınlısı öne çıkıyordu. Çevrede şeker seven pek kalmadığından cebimizde kese kağıdı şekerle dolaşıp kütür kütür ağızda parçalamamız yeni jenerasyonca biraz tuhaf karşılanıyordu. Zamanla biz de çoğunluğa uyup şekeri unutur olduk. İmerhan zaten jelibona, gofrete ve bilimum diğer adi tatlılara zaafı yüzünden bu konuda fazla zorlanmadı.


İstanbul şekercileri ile ilgili bir yazı yazmak geçen haftaya kadar hiç aklımda yoktu. Geçtiğimiz cumartesi, Beyoğlu'dan lahmacun yemek üzere Horhor'a yürüyerek giderken, Eminönü-Küçükpazar mevkiinde gördüğüm otantik şekerciler aklımı birden başımdan aldı. Dosyamıza Küçükpazar mevkiinde denk geldiğimiz ilk şekerci ile başlayalım. Yani Altan Şekerleme'yle.


Burası 1865'ten beri aynı dükkanda faaliyet gösteriyor. Ahşap doğramalı vitrini ve iç dekorasyonu Eminönü için bile fazla nostaljik. Fakat burası Küçükpazar. İstanbul'un yozlaşmamış ender muhitlerinden. Ahşap doğramalı vitrin buranın alameti farikası. Hele hele Kıbleçeşme Caddesi Unesco Dünya Mirası'na girecek cinsten. Altan Şekerleme bir şeker üreticisi değil. Şeker alıp satıyorlar. Beyaz lokumları en güvendikleri ürünleri. Akide şekerlerinden yarım kilo alıyorum. Çünkü en küçük poşetleri yarım kiloluk. Muzlu şekerden bir tane deniyorum. Hiç fena değil. Akide şekerinin kilosu 8 tl. Hacı Bekir'in neredeyse üçte biri. İlgi alaka ise Hacı Bekir'in üç katı.


Muzlu şeker
Aynı caddede yolumuza devam ediyoruz. Sağda el yapımı bıçakçılar solda ise kantarcılar. Karşımıza günün favorisi Hicipoğlu Şekerleme çıkıyor. Vitrini en az Altan kadar otantik. Fotoğraf çektiğimi gören patron hemen beni içeri çağırıyor. Kendisi Kastamonulu. Beyoğlu'ndaki Üç Yıldız Şekerleme'nin akrabası. Kastamonulular şekerlemede bir numara.

Vitrindeki dantellere dikkat!
Cemal Hicipoğlu
Kuruluş 1745 yazıyor. 1777'de kurulan rakipleri aynı zamanda hemşehrileri Hacıbekir'den bile eski. Ailenin dördüncü kuşak temsilcisi Cemal Hicipoğlu, tezgahtaki Wartburg marka tartıyı görür görmez "Alman malı!" diye keyifle haykırdığımı duyunca, 150 küsür yıllık Alman marka bıçağı ile bana bir parça helva doğruyor. "Dedemin babası bile bu Alman bıçağı ile kesermiş şekerlemeleri" diyor. Helva gevrek ve lezzetli. Yarım kilo alıyorum.

Hergestellt in Deutschland!

Aynı gün, Barbaros Yoğurtçusu'ndan da manda kaymağı alıyorum. Pazar kahvaltısı şölen gibi olacak. Hemen yanı başındaki irmikte gözüm kalıyor. Tadına bakmaya utanıyorum. Altan'dan aldığımız fındıklı şekeri görünce bir de benimkini tadın diyor. İki şekeri yan yana koyduğumda Hicipoğlu'nunki şeffaf ve parlak gözüküyor gözüme. Tadı da bir o kadar farklı. "Ben şekeri üretiyorum. Onlar ise alıp satıyor!. Üç Yıldız'ın şekeri de güzeldir. Ne de olsa akrabam" diyor. Yukarıdan gürültü geliyor. Belli ki üretim var.

Öndeki irmik helvası

Asıl muhabbet imalathanede. Üretim 50 yıl öncesinin metotları ile yapılıyor. Ateş sobada yanıyor. Üstünde şerbet fokurduyor. Fındıklar el yordamı ile ezilirken şıra bildiğin merdane ile karıştırılıyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Sadece makina gürültüsü. Yarım saat trans halinde izliyorum (Trans halinde çektiğim videoyu buradan izleyebilirsiniz).





Tekrar caddeye çıkıyoruz. Bir aylık şeker ihtiyacımızı aldığımızdan daha fazla dükkana uğramıyoruz. Ama birbirinden güzel vitrinli, elli senelik tabelalı birkaç şekerciye daha denk geliyoruz. Fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Kıbleçeşme Caddesi İstanbul'un şekercilik merkezi (Saydıklarımızın dışında İtimat Helva ve Özsoy Şekerleri gibi birçok dükkan var). Canınız lokum, helva veya şeker çektiğinde bir bahane bulup buraya muhakkak uğrayın.

Kıbleçeşme Caddesi
İmerhan'dan ek: Bu turun lokum versiyonunu da ben yapacaktım/yapacağım (!). Bu konu neredeyse bir senedir masada ama tembellik başa bela. Okan dayanamayıp, bana da söylemeden nazire yaparcasına şeker turuna çıkmış. İyi yapmış... Okan'ın abartılı "80'ler Balıkesir'i" tasfirine ekleyecek bir şeyim yok. Ama o dönem için devrim niteliğindeki bir dükkanı atlamış. Atlamasına çok şaşırmadım. Okan çok fakir olduğu için oraya hiç gitmemiş olabilir. Okan o dönemler çikolatayı sadece Polis Akademisi'ndeki şişman, işe yaramaz polis gibi çöpten yiyebiliyordu (Okan fakir edebiyatını daha etkili kılmak için karşısına bir züppe koymak istiyor. Ben de ona yardımcı olayım!!!). Atladığı dükkan ise şadırvanın (Balıkesirliler bilir) biraz aşağısındaki Sagra Special idi. Sagra markası sizi aldatmasın burası tam bir butik çikolatacıydı. Tabi o zaman bizim, ya da Okan bilmez benim, için orası sadece rüya gibi çikolatarın satıldığı gerçeküstü bir dükkandı. Butik mutik nedir bilmezdik.

Kıbleçeşme caddesi
Çikolataların çok büyük kısmı paketli değildi. Çok fazla çeşit vardı. İçinden "sarelle" (Selpak misali, anlamışsınızdır) akan çeşmeleri vardı. Sarelleler bile dört ya da beş çeşitti. Altın külçeleri gibi çikolataları vardı ve koca bir bıçakla istediğiniz kadar keserlerdi. Favorilerimden bazılarının tadı bile aklımda. Her gittiğimizde, ki ben çok zengin ve şımarık olduğum için çok sık giderdim, bu sefer hangisinden alsak diye saatler harcardık. O konsept bugün bile yok. Benzerleri ise uçuk fiyatlı çikolatacılar. Tabi Balıkesir'e fazla gelen ve de 90'lı yılların ekonomik krizlerine yenik düşen bu dükkan 3-4 sene içinde kapandı. Çok yazık olmuştu. Okan Şekerci Orhan'daki şımarıklıklarından da bahset demişti. Hemen bahsedeyim. Şekerci Orhan babamın arkadaşı olduğu için uğradığımızda ikram edilen şekerlerden yerdim. Bu kadar! Çok uzattım ama Okan adi çikolata ya da tatlılar sevdamdan bahsetmiş. Balıkesir'de bu konuda efsane olan Ilgar'a yaklaşamasam da, ben de ancak köy bakkallarında ya da kıyıda köşede kalmış BİM'lerde bulunabilecek adi çikolatalara bayılırım. Mazoşistik bir durum olsa gerek. Serinin ikinci yazısı da çok ara vermeden gelir. Orada da esnaflarla ilgili söyleyeceklerim var.  

12 yorum :

  1. yine harika bir yazi. büyük bir zevkle okudum.

    YanıtlaSil
  2. polis akadememisinde çöpte çıkan o çilokatayı şimdi görsem yerim. çok güel bir çikolataya benziyordu. tüm seri boyunca en güldüğüm sahnelerden biridir. heralde o şişko adamda kendimi gördüğüm için..:)

    YanıtlaSil
  3. çok güzel ve renkli bir yazı olmuş...teşekkürler..

    YanıtlaSil
  4. Şekerci Orhan Garaja yakın Şeh Hamidullah Cami'nin arkasındaki şekercilerden biri miydi? Yoksa Hasan Baba'da mıydı?

    C.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Garaja yakın olan dükkanlar helvacıydı. petek ve köpük helva satarlardı. orhan ise anafartalarda bulunuyor.

      Sil
  5. kendi kendimizi över gibi olacak ama fotolar harika. okan ın ellerine sağlık.

    YanıtlaSil
  6. Serinin 2.yazısı daha çok alman futbolunun yükselişi ve fenerbahçenin final yolundaki emin adımları üzerine olacak.

    YanıtlaSil
  7. Bu sabah "bu hafta Alman futbolu için verimli geçti, bir yazı yazarsınız artık." demek için blogunuza girdim ki geç kalmamış ve haberi hemen vermişsiniz.

    Yazı harika olmuş. Lokum ilgi alanıma girdiğinden ertelenen lokum yazısına artık bir öncelik verseniz diyorum.

    YanıtlaSil
  8. ağzımın suyu aka aka okudum! çok tatlı bir içerik olmuş bu yaaa.. istanbula gittimmi ışınlanıcam orayaa hobareyy :D

    YanıtlaSil
  9. ilgi çekici bir yazı. böyle yerlerin hala var olması güzel, dükkanlar eski dönemleri çağrıştırıyor

    YanıtlaSil