11 Haziran 2013 Salı

Chronicles Of Gezi

29 Mayıs Çarşamba, Lizbon

Herşeyden habersiz Lizbon'da kabuklu deniz mahsüllerini kütürdetiyordum. Sırrı Süreyya'nın Tianenman Meydanı'nı hatırlatan direnişinden bihaber olarak.
30 Mayıs Perşembe, Taksim/İstanbul


Perşembe günü İstanbul'a varış. Ülke dışına çıktığım günden beri Hatay olayları çoktan unutulmuş. Herkes Gezi Parkı'nı konuşuyor. Akşama doğru utancımdan kendimi ve Özgün'ü Gezi Parkı'ndaymış gibi etiketliyorum. Sonra yaptığımdan utanıp paylaşımı siliyorum. Akabinde telefonum çalıyor. 
Hayatımı değiştiren bir telefon bu. Özgün bağırıyor karşı hattan, "Oğlum Gezi Parkı müthiş. Çabuk gel! Yoksa üzülürsün!". Şortla sokağa salıveriyorum kendimi. Beş dakikada Gezi Parkı'ndayım. Ortalık pek bir coşkulu. Okan Bayülgen konuşuyor. Çadırlar yavaş yavaş kurulmaya başlamış.
Taksim komünü mü desek buna. Daha başlangıç.


31 Mayıs Cuma, İstiklal ve Sıraselviler Caddesi/İstanbul

Gündüz


Sabah ikilemdeyim. Meydanda insanlar yavaş yavaş birikiyor. Bense yeni işim için evrak toplamalıyım. En zor kısım ise Çağlayan Adliyesi'nden sabıka kaydı almak. Gönlümü meydanda bırakarak metroya doğru yürüyorum. Çok tatsızım.
Çirkin adliye binasında işim çabuk bitiyor. Metroya binip Taksim çıkışına yöneliyorum. Burnuma acımtırak bir koku geliyor. "Acaba!?" diyorum, "Yok, olur mu öyle şey!". Yürümeye devam ederken, "Bu kadar da abartmazlar" diye kendimi telkin ediyorum. Koku artıyor. Burnum yanıyor. Metro istasyonunu sis kaplıyor. Bir haykırış duyuyorum, "Metroya biber gazı attılaaaar!!!". Akabinde HAL 9000'in sesine benzer sakin bir üslupla, "Metro istasyonumuzun Gezi Parkı çıkışı kapalıdır. Lütfen buraya yönelmeyelim" ananosu onlarca kez tekrar ediliyor. Çıkış kapısına yaklaştıkça gazın kokusu artıyor. Fakat kurtuluş çıkış kapısında. Tam bir çıkmazdayım. Gazın tesiri giderek artıyor. Gözler yanıyor. Çıkış kapısına vardığımda insanların el birliğiyle kapatılan kapıyı açmaya çalıştığını görüyorum. İnsanlar, "Metronun kapısını nasıl kapatırlar. Bu canilik!". Güç bela meydana çıkıyorum. Ama gördüklerime inanamıyorum. Tomalar insanların üzerine su fışkırtırken ortalık biber gazından geçilmiyor. Dışarısı içerisinden bile kötü.
Sıraselviler'den İstiklal Caddesi'ne ulaşıyorum. Şu an direnişin merkezi burası. Polis, Fransız Konsolosluğu'nun önünden biber gazı sallıyor. Gözler tekrar yanıyor. İlk defa "Maske nereden bulabilirim?!" diye burada düşünüyorum.
Direniş kronolojisi açısından İstiklal Caddesi'ndeki ilk mücadele Sırrı'nın kepçenin önünde durması kadar önemli. Ara sokaklardan Beyoğlu'na insan yağıyor.


Akşam


Cihangir meydana gidiyorum. Yakın arkadaşlarımla buluşuyorum. İyi hazırlanmışlar. Maske ve gözlük temin ediyorum. İstikamet Sıraselviler. Polis meydandan Cihangir'e ulaşmaya çalışacak. Ama pek yaman bir kalabalık var karşısında.
Kabalabılk giderek artıyor. Çukurcuma Times tam kadro.
Amaç Gezi Parkı'nda olmak. İlerliyoruz. Alman Hastanesi'ni geçtik. İkinci Carrefour civarındayız. Polis sanki geri çekiliyor. Fakat bir anda biber gazı yağmaya başlıyor. Bu sefer gözlüklü ve maskeliyiz. Ama tamamen acemiyiz. Gazdan koşarak kaçıyoruz.
Polis durduk yere, gereksizce müdahele ettikçe, gaz içinde kaldıkça kendimizi koruma iç güdümüz gelişiyor. Giderek daha çok şey öğreniyoruz. Yürüyerek kaçmaya çalışıyoruz. İnsanlar birbirine yardım ediyor. Talcidleri yanıklara fışkırtıyoruz. "Maske isteyen benden alabiliiiir!!!". Bunlar dayanışmanın ilk tohumları.
Polis meydana çekiliyor. Sessiz bir bekleyiş..
Bekleyiş...
Bekleyiş...
Bu sefer tomalarla saldırıyorlar. Perişan oluyoruz.
Aynı zamanda birlik oluyoruz. Hep bir ağızdan, "Hükümet istifa!!!"...
Bir ileri bir geri. Onlarca kez yaşıyoruz.
Ara sokaklarda mola veriyoruz. İyice yorulduk.
Gece, İstiklal Caddesi


Bu sefer İstiklal'deyiz. Polis Fransız Konsolosluğu hizasında.
Ambulanslar onlarca yaralıyı alkışlar eşliğinde taşıyor. Beyoğlu'nda ön saflar çoktan kapılmış. Tekrar Sıraselviler yolunu tutuyoruz.
Gece, Sıraselviler


Gecenin ilerleyen vaktinde polis geri çekiliyor. Taksim anıtı ufukta gözüküyor. Meydana varmadan önce çektiğim son foto bu. Hatta Kızılkayalar önüne vardığımda facebook'tan "TAKSİM'İ ALDIK" mesajı atıyorum. Akabinde biber gazı geliyor. Fakat bu gaz başka bir gaz. Perişan oluyorum. Gözlerim görmüyor. Koşarken ağaca çarpmamak için elimi önde tutuyorum. Sonra bir el geliyor. Omzuma yapışıyor. Çukurcuma Times'tan yazar arkadaşım Bruce Willis edasıyla beni sisin içinden çekip çıkarıyor. Taksim'i malesef alamıyoruz. Ama mücadelemiz devam edecek.
1 Haziran, Sıraselviler ve Taksim Meydanı/İstanbul


Sabah erken saatlerde Cihangir meydanda birikiyoruz. Dünkü anlamsız polis şiddetinden, herkes çok öfkeli. Küfürlü duvar yazılarının çoğu da bu döneme ait.
Başka bir kalabalık da İstiklal'den Taksim'e doğru yürüyor.
Yaratılmış öfke...
Sıraselviler'de barikat kuruluyor. 
İstikamet...
Taksim Meydanı.
Anıt görünüyor...
Kalabalık tüm Sıraselviler'i doldurmuş.
Ve beklenen an... Meydan.
Akabinde onlarca gaz bombası..
Kalabalık öfkeden inşaat barikatlarını yıkıyor.
İki dakika içerisinde tekrar toparlanıyoruz. Onbinler meydanda. "Artık bundan sonra kimse gaz bombası atmaya cesaret edemez" diyorum. '77 1 Mayıs'ını unutmamışlardır derken...
Yanılıyorum.
Gezi merdivenlerine doğru kaçıyoruz. Polis dur durak bilmiyor.
Kısa sürede dağılıp...
Daha da kısa sürede toparlanıyoruz. Ufuktan polisin kaçtığı gözüküyor. "Meydan bizim!"
Barikatlar...
Yıkılıyor.
Gezi bizim.
Halk öfkeli. En çok da medyaya.

Gezi Parkı eylemleri ile...

 Hayatımızın en sürreal üç gününü yaşadık.

 İlk defa doğru zamanda doğru yerdeydik.

20'ler Berlin'i, 70'lerin New York'u, 2013 İstanbul'u...


Not: Bu yazıyı dün akşam hazırlamıştım ve sabaha gerçekleşecek polis müdahalesinden habersizdim. Yarım günde bile tüm yazı anlamını yitirmiş durumda. Ümit Ünal'ın bugün attığı tweetle veda etmek gerekirse;


"Umut, korku, öfke, şefkat, isyan, boyuneğiş, anlayış, red, endişe, öfke, umut. Sonra hepsi baştan."



11 Haziran

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder