14 Ağustos 2013 Çarşamba

Gurbet Kuşu Sunar: Bir Gökçeada Gezisi

Ne zamandır yakın çevremden, "Yeter artık bu Yunan yancılığı, şakşakçılığı", "Bırak bu Venizelos’un sevdiği şarkıları çalmayı etmeyi" gibisinden bazı tepkiler alıyordum. "Adaysa orası da ada, Rumsa orada da Rum var" diyerek bana veryansın eden arkadaşlarımın dediklerine, dışarıya belli etmemeye çalışsam da içten içe hak veriyordum ve bu sebeple hiçbir şey olmamış gibi davranamaz, söylenen onca lafa kulağımı tıkayamazdım. "Sizi kıracağıma, dişimi kırarım" deyip, arkadaşımın "Oğlum araba kiraladık diyoruz, gel gidelim" önerisine olumlu yanıt vererek Gökçeada’ya yolculuğumuza başladık. Bayağı bir yol aldıktan sonra, su almak için durduğumuz büfede balya balya Sözcü Gazetesi gördüm. Bir müddet sonra K. Atatürk imzası dövmeli insanları da görünce, "Hah dedim artık CHP bölge sınırlarından geçtik, Kuzey Ege'deyiz", yani az kaldı, Gökçeada'dan fazla uzakta olamayız.

Gökçeada’yı anlatırken arka arkaya darbelerle sizi tarih, kültür, arkeoloji, sanat, mitoloji, edebiyat komasına sokacak değilim. Yalnız baştan belirteyim, hiç kusuruma bakmayın, gezdiğim gördüğümü anlatmakla birlikte bu yazı, şurada şunu şu kadar paraya yedim, şu otelde kaldım tadında bir yazı da değil. Biraz ondan biraz bundan, yemeğe hafif hafif baharat ekler gibi, kararında bir Gökçeada yazısı olsun isterim.


Gökçeada’ya varış

Neyse efendim, M.Ö. 9. yy Homeros devrinden 1964’e kadar İmroz diye bilinen Gökçeada’ya birlikte gitmeye beni davet eden arkadaşımın orada iki balıkçıyla ahbap olması da akşamları ne tür bir sofraya oturacağımız konusunda bana az çok bir hayal kurma imkanı tanıdı. Lafı uzatmadan söyleyeyim, tüm hayallerim ve daha fazlası gerçek oldu. Her akşam balığa, mezeye doyduk. Çok afedersiniz, dördüncü günün ardından bütün ahtapot kolu sıçacak duruma kadar geldim. Zaten daha eve varır varmaz, evin önündeki masada denizden yeni çıkmış kocaman bir orfoz balığı, nasıl desem kuzu gibi, Diyarbakır karpuzu gibi yatıyordu. O sıra ben de "Bu daha başlangıç" diye içimden geçiriyordum. Daha eve yeni varmışız, önce bi selamün aleyküm, aleyküm selam diyelim, görgüsüzlük yapmayalım diye düşündüğümden, maalesef orfozseverleri o kuzu gibi orfoz fotoğrafından mahrum bırakacağım. Ama çok daha büyük bir sürpriz var yazının ilerleyen kısımlarında. Bahsedeceğim, meraklanmayın.

Biri Türk, diğeri Rum olan bu iki balıkçı ahbabımıza fason isimler uydurayım, bundan sonra da onları fason isimleriyle anacağım. Türk’ün adı Mehmet, Rum’un adı Yorgo olsun, kasmaya gerek yok şimdi. Neyse, Mehmet zıpkınla vurduğu orfozu gösteriyor bize, Yorgo’da her ne kadar Mehmet balığı çıkarmış olsa da ona av sırasında yaptığı yanlışları anlatıyordu. Orfoz oradaki restoranların birine verildi. Anlaşmaya göre, ertesi gün restoranın sahibi orfozun kafasını çorba yapmak için kendilerine ayıracak, geri kalan kısmını da tuzlayıp fırına verecek ve sonra biz restorana geldiğimizde de bize sunacaklar. Neyse biz o akşam diğer balıklarla idare ettik. İdare ettik dediğim balıklar da barakuda olarak da bilinen turna balığı, sargoz, ahtapot ve diğer ufak balıklar. Neyse denizin buz gibi soğuk sularından kızgın kumlara atlar gibi Magnum-Şahin K. sentezi metaforlar kullanarak anlatmayayım yediğimiz içtiğimiz şeyleri. Bulan var, bulamayan var. Ballandırmaya, ballandırdıkça bokunu çıkarmaya hiç gerek yok. İlk akşam yemeyle içmeyle, tanışmayla geçiyor. Gecenin sonuna doğru, benim curayı elime alıp son günlerin popüler türküsü "Gezi’nin kavakları, dökülür yaprakları. Bize de derler Çapulcu, Recebim fidan boylum, alırız meydanları"nı çalıp söyleyince, alkolün tesiriyle de olsa gerek, dostluk kardeşlik tavan yapıyor.

Gökçeada’nın köyleri

Gökçeada’da kaldığımız köy ve merkez haricinde Rum köylerini de ziyaret ettik. Eski isimleriyle kısa bir çetelesini çıkaracak olursak Kaleköy (Kastro), Bademli (Gliki), Dereköy (İskinit), Tepeköy (Agridya) ve Zeytinli (Ayatodori) hakkında az çok gördüklerim, duyduklarım ve bildiklerimin bır kısmını burada anlatacağım. İsmini saydıklarım dışında, Türkiye'de en geç iftara oturanların yaşadığı Uğurlu Köyü ve Trabzon’un Çaykara ilçesinden gelen muhacirlerin kurduğu Şahinkaya gibi başka köyler de vardı ama oralara uğramadık.

Mustafa'nin kayfesi
İlk akşam hoşgeldin sofrasının ardından, ertesi gün adayı gezmeye başlıyoruz. İlk durak Kaleköy. Mustafa’nın kahvesinde manzaraya karşı kahvemizi, limonatamızı içiyoruz. Kısa bir köy turu, Semadirek (Samothraki) Adası manzarası filan. Genelde viran olmuş evler, ama renove edilmiş taş evler ve ufak tefek yenileme çalışmaları görünce burnuma hemen rant kokusu geliyor. Rantı boşver, o da nesi, karadut görüyorum. Tutabilene aşk olsun. Etrafa kaçamak bakışlar atıp, kimsenin olmadığına emin olduktan sonra başlıyorum karaduta yumulmaya. Aman yarabbi, lezzet fışkırıyor. Ellerim sanki sinirden cama yumruk atmış gibi kan kırmızısı olmuş bile. Dayanamıyorum, daha büyüklerinden yemek için ağaca çıkıyorum. Keyifler gıcır.

Adama parmak yalatan karadut 
Bademli Köyü'nden Kaleköy ve Semadirek Adası manzarası
Kaleköy’ün hemen karşısında yer alan tepede ise Bademli Köyü yer alıyor. Diğer tüm köylerde de olduğu üzere bir yanda yıkık evler, bir yanda restore edilmiş evler yer alıyor. Yalnız galiba ben butik dükkan, mis kokulu çiçekli sokak, rengarenk saksı, ay çok sevimli tasarım, ay çok şirin hediyelik eşya filan görmeye dayanamıyorum. Kalbim sıkışıyor. Zoraki bir sevimlilik yaratma çabası gibi geliyor bana. Zaten bu işlerin hedef kitlesi de ben değilim, o halde "Hemen topukla buradan Metin" diyorum kendime. Durduğum kabahat. Ama Bademli Köyü'nde devasa bir çınar var, hemen yanıbaşında da köyün çamaşırhanesi, yalan yok, orası hoşuma gitti.

Bademli Köyü'ndeki çınar ağacı, arkada çamaşırhane
Bunlardan başka görünüm itibariyle evleri pek yıkık dökük olmayan, sokaklarında Rumca işittiğim Zeytinli Köyü var. Aya Todori İlk Mektebi'nin önüne park edip, köyü gezmeye başladık. Eski köy kahvesi, cafeye dönüşmüş. Çok güzel bir manzarası var. Sanki dersiniz karşınızda zeytin ağaçlarından olma bir deniz duruyor. Fotoğrafını ekliyorum. Dibek kahvesi içmek ya da sakızlı muhallebi yemek için bir mola verebilirsiniz.


Zeytinli Köyü
Bundan başka hemen karşısında akşam rakı içip meze yenecek bir mekan vardı, dışardan şık görünmesine rağmen ben pek rağbet etmedim, dileyen oraya da bakabilir. Bunun dışında hemen 20 metre ileride çok da bir numarası olmayan meşhur dibek kahvesi diye geçen kahvenin yapıldığı iki tane ufak kahve var. Bir de sokaklarda reklamını göreceğiniz Barba Hristo'nun tatlıları ve reçellerini sattığı küçük dükkanına uğrayabilirsiniz. Benim derdim reçel meçel değil, yemişim efi bademini, ciciryasını, yöresel ürününü, ben genel olarak insan bulma, bu durum özelinde ise bu kadar Rumca konuşulan yerde bir buzukici, rebetikocu bulma derdindeyim. Oturduğumuz Cafe Garaj'da halkın nabzını yokluyorum, "Ne iş yok mu sizin gıy gıycı ekibinizden kimse?" Kemal Bey diye biri varmış, ud çalarmış ama şimdi bostandadır dediler. Bostanı ve Kemal Bey'i elimle koymuş gibi buldum. Ayak üstü tanışmanın ardından hadi eve gidelim, bir kahve içelim, tıngırdatalım diyerek, Kemal Bey'in harikulade terasında başlıyoruz muhabbete meşke. Tepeköylü bir Rum kemancı varmış, ondan unutulmaya yüz tutmuş Gökçeada türkülerini derliyormuş. Rica ettim, bir tanesini çaldı. Ben de kaydettim. Buyrun.


Tepeköy ise Zeytinli'ye yakın mesafede yine 1964'te Rum nüfusun türlü yollarla devlet eliyle göçe zorlanması sonucu terk ettiği muhacir köylerden bir tanesi. En büyük etkinliği, her yıl 15 Ağustos'ta yapılan Meryem Ana Panayırı. O dönemde, Gökçeada dışında yaşayan Rumlar panayırlarını Tepeköy'de kutluyorlar. Tepeköy'e doğru çıkarken yol ayrımından sağ tarafa doğru kırarsanız Çınaraltı denilen piknik alanına varırsınız. Yol üstünde ve adanın daha bir çok yerinde 24 saat akan çeşmeler var. Ama bu nasıl iştir, o kadar çeşme gürül gürül akarken, musluktan akan su içilmiyor. 

Çınaraltı’nda manzara
Biz kahvaltılık alışveriş yapmışız. Bir sürü de meyve almışız. Niyetimiz köyü bir dolaşmak, sonra da müsait bir yerde kahvaltımızı yapmak. Köyün meydanını buluyoruz. Kahvesini de buluyoruz, ama kahve kapalı. Meğer akşam beşte açılıyormuş. "Hay babanın...". Biz de ne yapalım, kahvenin önündeki masalara seriyoruz bizim kahvaltılıkları. Bu sırada sonradan birinin Avustralya’da diğerinin ise Atina’da yaşadığını öğreneceğimiz iki Tepeköylü'yle tanışıyoruz. Bir şekilde laf lafı açıyor, diyoruz, "Biz de öğlen sıcağında, güneş tam tepedeyken içmelik cintonik hazırlamıştık termosta duruyor". Avustralyalı Dino'da "Ben de komşuların bana getirdiği bir dünya meze var, hadi bana gidelim". Erken kalkan yol alır diyip kahvaltının hemen üstüne daha öğlen sıcağı bastırmadan cintoniklerin hakkından bir güzel geliyoruz. Israrlı "Rakıya da beklerim mutlaka" davetlerinin ardından allahaısmarladık deyip Tepeköy'den ayrılıyoruz.

Tepeköy'ün gurbetçileriyle birlikte
Niyetimiz bir de Marmaros Koyu'nu ve 1964 felaketinin öncesinde Türkiye'nin en büyük köyü olan  Dereköy'ü görmek. Marmaros Koyu'na giden yolda arabayı bir kenara bırakıp yaklaşık bir buçuk saat yürüme mesafesinde bir de şelale var demişlerdi. Ama alkol bitti, üşengeçlik arttı, sonunda "Şimdi yaz mevsimi, su mu kalmamıştır o şelalede" fikri baskın çıktı. Biz direkt bastık Marmaros Koyu istikametine gittik. Esasında Marmaros Koyu'na hemen varmadan yol bir yerde ikiye ayrılıyor, sol tarafı tercih ederseniz yol biraz dolambaçlı da olsa sizi Marmaros Koyu'nun komşu koyuna çıkartıyor. Bakir koy diye ben buna derim. Deniz var, taş var, çakıl var, tarla var, ağaç var. Karşıda da Semadirek Adası manzarası var. Marmaros Koyu'na da sonra bir uğradık, orada da piknikçi mangalcı vardı.

Sonraki durak Dereköy. Dereköy’ü karayoluyla ikiye ayrılmış ve neredeyse tüm evlerini viran halde bulduk. Yıkık evlerin taşları üzerinde anca keçiler cirit atıyordu. Koskoca köyde tek tük bir kaç hanenin bacası tütüyordu. Hapishane Dereköy’e yakın bir yerlerde. Buradaki mahkumlara devlet rahatlık özgürlük vermiş ki burada yaşayanda huzur kalmasın. Normalde böyle yerlerdeki ufak çoluk çocuk "Abi gezdireyim" deyip rehberlik yapar, burada rastladıklarımız ise "O tarafa gitmeyin, köpek var, kocaman, yer sizi" dediler. Ama çocuğun lafına hiç inanmadım, küfürlü konuşmaya karşı olduğumdan falan değil, ama daha bir kaç dakika önce önlerinden geçerken paso "mınagoyumlu", "sktirli" muhabbet yapan, bu yaşta ağzı lağım çukuruna dönmüş o çocuğa hiç güvenmedim açıkçası. Biz yolumuza devam ettik. O bizi yiyecek köpek de finonun biraz hallicesi çıktı. Taş atar gibi yaptım, kaçtı gitti. Dereköy en büyük köy olduğundan, çamaşırhanesi de diğer bütün köylerdekilere göre daha büyüktü. Köyün yolun karşı tarafındaki kısmında dolaşırken, bir kafes içerisinde bir sürü keklik gördük. Kekliklere bakınırken sahibi çıkıverdi. Sahibi dediğim de Sürmeneli bir adam. Ben adamı 45-50 yaşlarında sanarken, adam 72 yaşında olduğunu söyleyince ben de yine sokayım şehir hayatına duyguları depreşti. Memleketten kaçtım, bir daha da geri dönemem, burada da çok mutluyum diye anlattı. Sürmene'ye dönemeyecek durumdaysa muhtemelen bir yerde bir zaman hatırı sayılır miktarda kan dökülmüş olsa gerek diye akıl yürüttüm ben de.

Dereköy
Dereköy çamaşırhanesi
Balık, balık ve daha çok balık

Öncelikle, ben birşey söylemeyeyim, fotoğraf konuşsun.

Dev akya
İlk tepkinizi az çok tahmin edebiliyorum. "Bunu denizde görsem direkt kaçarım, ya da altıma sıçarım vb.". Fotoğrafını gördüğünüz bu akya balığı 1.64 metre boyunda olup 42 kg gelmekte. Mehmet, Kaşkaval kayalıklarının yakınında bir yerde vurmuş bu canavarı. Mehmet her gün dalmasının ödülünü böyle böyle alıyor işte. Arabanın bagajında ceset taşır gibi taşıyıp eve getirdik. Sonra tüm mahalleli hasta ziyaretine gelir gibi bu devasa mahlukatı görebilmek için sıraya girdi. Dev akya açık artırmada satılmak üzere ertesi gün kabzımala verildi. Kaça gitti bilemiyorum. Daha önce bahsettiğim orfozun size ancak fırından çıkmış alevli yanarlı dönerli halini gösterebiliyorum. Tuzlanıp fırına verilen orfoz, daha sonra çekiç ve çivi yardımıyla kırıldı ve bizim balıkçı Mehmet'in isteği üzerine restoranda yemek yiyenlere paylaştırıldı.

Alevli, yanarlı dönerli fırında orfoz

Şehirde değil de küçük yerlerde yaşamanın belli bazı avantajları var. Temiz hava ve taze yiyecek gibi. Yalnız benim dikkatimi çeken bir başka husus da, Kapadokya’da yaşarken tanık olduğum üzere orada çoğunlukla köpek ve at muhabbeti yapılırken, burada dönen muhabbetin yüzde doksanının balık üzerine olmasıydı. Balıkçı argosundan tut, yanak etinin rengi ve faydalarına, bilmem kaç metre derinlikten balık "alma" hikayelerine, zıpkın hazırlamaya ve daha bir çok konunun inceliklerini her akşam oturduğumuz rakı balık sofrasında dinleme şansım oldu. İlginç şeyler öğrenmedim değil, ama Kapadokya'dakine benzer bir durumu burada da yaşayınca, gelecekte ne yapacağım konusunda bir kez daha kararsız kaldım. Bundan başka bizim Rum Yorgo'yu gaza getirmeye çalışıyorum, ben çalayım o da söylesin diye. Ama pek oralı değil. Ya Yunanistan'daki ekonomik krizden girsek bir damar yakalar mıyız onun peşindeyim. Ama Yorgo benden uyanık çıkıyor. Balık yiye yiye kafa zehir gibi, kıvrak, her türlü itliğe çalışıyor. Yunanistan'ın en seksi kadını kim diye soruyor bana. "Ne bileyim vallahi, çok seksisini gördüm de en seksisi kim karar veremem" filan gibi ince ayarlı bir cevap verirken, bana en seksinin Angela Merkel olduğunu söyleyerek, beni ters köşeye yatırıyor. Niye mi? Çünkü herkes Merkel'i düzmek istiyor da ondan. Bu gidişle Merkel Akdeniz'in en seksi kadını olacak gibi. Arada da bana dostane uyarısını yapıyor, "Avrupa Birliği filan diye heyecanlanıyorsunuz, o halde vazelinleri hazırlayın, kol gibi giriyor" diyor. Krizde nelerin olup bittiğinden bahsederken devlet televizyonunun kapatıldığından bahsediyor üzülerek. "Ne var bunda, hazır sizin Samaras’ın eli değmişken keşke bizim devlet televizyonunu da kapatsa ya" diyorum. "İşi gücü goygoyculuk, halkı provoke etmece, iktidar partisinin resmi yayın organından başka bir şey değil." Avrupa'nın en faşist siyasi partisi "Altın Şafak (Hrisi Avgi)"a sıra gelince de, Altın Şafak içinde şahinler ve güvercinler diye ayrım olduğunu, şahin kanadın parlementoda değil sokakta olmak gerektiğini öne sürüp partiden ayrıldığını da ondan öğreniyorum.

Yıldız Koyu'nda sıcağa karşı minibarda mojito keyfi
Laf uzadı da, kısa keseyim. Daha su sporlarının yapıldığı Aydıncık plajından, Tuz Gölü'nden, Yıldız Koyu'ndan bahsedecektim ama sağlık olsun. Genel olarak Gökçeada kafa rahat takılayım diyenler için Türkiye'deki nadir yerlerden biri diyebilirim. İnsan yapmak istesin, burada bir çok şeyle uğraşılır. Ben ilk kez ziyaret ettim, gitmemiş görmemiş olanların da bır fırsatını denk getirip, Gökçeada'yı benim anlatımımla yetinmeyip, kendi gözleriyle tanımasını isterim.

Yavaş şehir Gökçeada

28 yorum :

  1. Bunu 2-3 posta bölseydiniz daha iyi olurdu.Keyifli duruyor.İyi gezmşsiniz.Kıskandım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yazı uzun evet ama metin bölmeyince bize de bölmek düşmez dedik. yazarın işine karışmadık :)

      Sil
  2. hanımeli dergisi tadında gidiyorduk gezi den sonra, biraz da edepsiz bu yazı iyi geldi. ülke yi henüz yakalayamasan da kendi fotonu koyma merakın da dikkat çekmedi değil metin. eline sağlık.

    YanıtlaSil
  3. Süpersiniz. İnsanın yaşlanmaya gönüllü olacağı yerler.

    YanıtlaSil
  4. Metin denizdeki çıplak foton ile bloğumuza genç kızlar akın edecek eminim.şimdiden mail trafiğini kaldıramıyoruz

    YanıtlaSil
  5. Metin naber.liseden tarık ben. Duydum ki almanyadaymışsın

    YanıtlaSil
  6. Gençler ulke bu durumdayken chpye sataşmak neden.ataturk olmasa gokceada ya vizeyle gidecektiniz.yazık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Adsıza cevap:Provakatör müsün? Doğru söyle Perinçek misin yoksa sen.hapiste lap top mu verdiler sana.adam Ataturk e laf atmamış ki.kafayı mı yediniz....ilkay

      Sil
  7. Siz yanlış anlamışsınız.metin lisedeyken Atatürkçü idi.değiştiğini sanmıyorum. "Türküz! Atatürkçüyüz!"....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu arada isim yazmayı unutmuşum.yine Tarık :)

      Sil
    2. Atatürk olmasaydı Metin dedesi gibi Rumca konuşur ve Midilli'ye, Gökçeada'ya akraba ziyaretine giderdi diyerek tartışmayı başka bir noktaya çekeyim :)

      CHP'ye sataşmak konusuna gelince, AKP'ye saldırmak kadar zevklidir, herkese tavsiye ederim.

      Sil
    3. Hatta AKP'ye saldırmaktan daha zevklidir. Nitekim kendi büyesinde yaşı sebebiyle milyonlarca çelişki ve geri kafalılık barındırır ki AKP yanında halet etmiş.

      Sil
  8. Yukarıda yazılanları dehşetle okuyorum.yazın arkadaşlar yazın.sansür yok burada.

    YanıtlaSil
  9. vallahi tarik, sen baska bir metinle karistiriyor olmayasin. yoksa derdin eglenmek mi?

    YanıtlaSil
  10. Zeytinburnu ticaret lisesi ??????..... Tarık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne iyiymiş lan yavşak!!!!!!!!!

      Sil
    2. zetinburnu ticaret lisesi iyiymiş diyor herhalde, senin pek iyi olmadıgın ortada, dur tahmin edeyim yine mi tarık?

      Sil
    3. Sen de pek iyi değilsin saruman!

      Sil
  11. Süper bir yazı.tebrikler.yukarıda baya saçmalayanlar olmuş ciddiye almamak gerek.

    YanıtlaSil
  12. Tebrikler metin. 21 yorumla en spektakuler yazı seni ki oldu.devamını bekliyoruz...

    YanıtlaSil
  13. Otuz ağustosta Diyarbakır a gidecektim fikrimi bu yazı değiştirdi. .istikamet gökçeada

    YanıtlaSil
  14. Bir yorum da ben yapıp sayıyı arttırayım. Öncelikle çok güzel bir yazı olmuş Metin. Tebrik ederim.

    Adsız yorumlarıyla daha eğlenceli olabilir mi acaba diyordum ama son birkaç gündür gördüklerim yine mi kapatsanız acaba diye düşündürdü beni. Yanlış film sahnesini yazdınız sanıp “salak” deyip kendi yanlış film ismi verenler. Fark edince birden kibarlaşıp “yorumu silin lütfen” diyenler. Garip garip, Türkçe yazmaktan aciz yorum yapıp aldığı düzgün cevaplardan sonra hakaret etmekten başka bir şey yapamayanlar.

    YanıtlaSil
  15. Bu akya fotoğrafı ile Gökçeada Turizmine yeni yüzler eklediniz. Blogu gören tüm zıpkıncılar akın edecek :)

    YanıtlaSil