8 Ağustos 2013 Perşembe

Lizbon: İlk Gün

Sabah
Her şehrin ilk günü insana tedirginlik verir. Ne kadar güvenli olursa olsun içinizdeki ürpertinin yitip gitmesi için 24 saatin geçmesi neredeyse şarttır. Fakat Lizbon, pastane görünümlü birahaneleri, fino sokak köpekleri, çıplak dolaşan, yer yer naralar atan delileri ile "ilk gün" stresini en kısa sürede attığım şehir oldu. Panjurlar kapalı olduğundan ve yirmi senedir de kol saati takmadığımdan zaman mefhumum yitmiş durumda. "Herhalde sabah olmuştur" diyorum. Salonda unuttuğum cep telefonuna yöneliyorum. Saate bakıyorum. Sabahın 4'ü. Hep böyle oluyor. Her yeni şehre geldiğimde heyecandan uyuyamıyorum.


Berlin'deki ilk gün sabahın 5'inde uyandığımda eşim, "Buğday hasatına mı gidiyorsun köylü?! Yat uyu!" diye yakınmıştı. Şimdi ise bu huyuma şaşırmıyor. Sadece yürekten bir "cık cık" çekiyor. Tekrar kafamı yatağa koyuyorum. 6'ya kadar zor dayanıyorum. Atıyorum kendimi sokağa. İn cin top oynuyor. Sahile doğru iniyorum. Meydan bomboş. Yolun karşısında Fado Müzesi. "Metin buradan bahsetmişti" diyorum kendi kendime. Şansımıza bugün müzeler günüymüş. Tüm müzeler ücretsiz. "Beleşe gideriz iyi bari". Sahilden şehir merkezine doğru yürüyorum. Sağımda birbirinden güzel çinili binalar. Az ileride üzerine Jose Saramago'nun bilmemnesi yazan şahane bir apartman var. Dışı küçük piramitlerle donatılmış. Bayıldım.


Saat 8'e yaklaşıyor. Mercado Do Riberia'ya varıyorum. Burası Lizbon'un en büyük pazarlarından. Sömürgecilik döneminde Asya'dan, Afrika'dan, G. Amerika'dan envaiçeşit sebze, meyve buraya gelirmiş. Şimdi hala izlerini görmek mümkün. Mor, kırmızı veyahut kahverengi patatesler. Patatesin abisi Afrika'dan ithal mandioca. Bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi görünen tropikal meyveler.


Kurutulmuş et, jambon, zeytin, peynir. İlk olarak patateslere dalıyorum. Hepsinden azar azar. Böyle pazar yerlerinin vazgeçilmezi çiçekçiler. Hemen yanında peynirciler ve deniz ürünleri. Kahvaltı için peynir kestiriyorum. Tekrar Alfama'ya dönüyorum. Sokaklar yavaş yavaş doluyor.

Mercado Do Riberia
Tren istasyonu istikametinde haftada iki gün kurulan Feira Da Ladra'ya (Hırsız pazarı. Ladra Portekizce kadın hırsız demek.) uğruyorum. Satıcıların hemen hemen hepsi çingene. Çakma CD'den kullanılmış kot pantolonlarına kadar binlerce ürün var. Santa Engacia kilisesi önünde kurulu bu pazardan Metin daha önce bahsetmişti. Detaya girmiyorum.

 Feira Da Ladra


Mahalle araları deterjan, kıytırık iki patates ve envaiçeşit alkol satan bakkallarla dolu. En izbe bakkalda bile viskinin alası mevcut. Diğer popüler esnaf grubu ise pastaneler. Metin'in deyimi ile "pastahane kisvesi altındaki alkol yuvaları". Saat sabahın 8'inde espresso yanında ginjinha içen "yaşlı ama zararsız" alkolik dedeler.

Portekiz'in Fotomaç'ı

Dükkanın tepesine asılı tvden spor kanalında, "Porto mu? Benfica mı?" kim şampiyon olacak sorusu soruluyor. Uzun beyaz saçlı Jorge Jesus'a uyuz olduğumdan gönlüm Porto'da (Fenerli olmama rağmen Jardel'e her zaman sempatim vardır). Fener'e gol attıklarında Jesus'un nasıl kudurduğu dün gibi aklımda. Yılmaz Vural kadar heyecanlı fakat Terim kadar antipatik. Karizmada ülkedaşı Mourinho'nun parsel parsel gerisinde. Neyse ki aynı sezonda 3. finalini kaybedince bedduam tutuyor. "Kürdün bedduası tutmaz!" derler ama bu sene Jesus ve Garanti Bankası'na ettiğim beddualar fazlasıyla tuttu.


Neyse efendim. En son pastahane görünümlü batakhanelerden bahsediyorduk. Bu mekanlarda Türkiye'nin en elit içki marketlerinde bulunmayan İngiliz cinlerini bulabilirsiniz (Merak etmeyin İberya'daki cin trendi Ginsane yazım yakında gelecek). Fakat buraların alameti farikası sadece içki bolluğu değil. Tatlıların gayet ucuz ve lezzetli olması. 50 sente en hasından kahve söyleyip, Savoy'da 5 TL'ye satılan milföy pastasının benzerini 1 yuroya alabiliyorsunuz. İçi elma dolgulu dışı pudra şekerli ucuz mahalle tatlıları pastahanelerin spesiyal ürünü. Pastel Del Nata, şık pastahanelerdeki kadar kaliteli olmasa da kahvenin yanına gayet iyi gidiyor. Türkiye'de olsa bunun seyyarı kesin çıkardı. Fena da olmazdı hani. Bir diğer olmazsa olmaz ürün ise Bolo De Arroz. Yani pirinç keki. Buğday ve pirinç ununun karşımından yapılıyor. İçine tat vermek amacı ile limon katılıyor. Dışı gevrek.  Pirinç ununun yapısından mıdır bilinmez pek çabuk dağılıyor. Etrafına sarılı yağlı kağıt ise işin en güzel tarafı.

Bolo De Arroz: Pirinç keki.


Alfama sokaklarında ilerliyoruz. Mahalle arasında, camında Ronaldo'nun değişik saç modellerinin asılı olduğu "Barbera Artistica", Bağcılar'da apaçi traşı yapan berberlerin muadili. Gülüp geçiyorum. Burnuma ekmek kokusu geliyor. Gözüme elli metre ileride güzel bir mahalle fırını ilişiyor. En uzak köşedekinde bile karşınıza çıkan ekmek çeşitliliği şok edici. Bir yerin ekmek, peyniri ve suyu güzelse aç kalmazsınız. Hele hele Porto'nun meşhur pembe domatesi de eklendi mi.


Ekmeğimizi aldık. Mahalle arasında yaşlı bir kadın ginjinha tezgahını hazırlıyor. Camının önüne küçük bir tezgah kurmuş. Evinde yaptığı kiraz likörlerini sıra sıra diziyor. Kahvaltı için yeşil zeytin almayı unuttum. En ücra köşede bulunan "duvardaki delik" kıvamında bir bakkala dalıyorum. Yaşlı amcanın elinde iri bir patates kasası yukarıdaki tvyi izliyor. "Porto mu? Benfica mı?"

Mahalle pastanesinden bir detay
Şu çirkin Jesus'u görmeye dayanamıyorum. Zeytini kapıp dışarı atıyorum kendimi. Ayağımın altından bir hayvanat geçiyor. İlk başta kedi zannediyorum. Ne de olsa Avrupa'da Türkiye dışında sadece burada sokak kedisi var (Bir de az buçuk Yunan'da). Fakat buranın kedileri pek bir tipsiz. Yüzü uzun ve aşırı yabani. Ayağımın altında dolanan meğer fino tipi sokak köpeğiymiş.


Lizbon'un dominant sokak köpeği bu. Tertemiz görmeye alıştığımız finoları çöplerin arasında yemek kurcaladığını görünce Lizbon'a dair tüm ilk gün korkum kayboluyor. Avrupa'nın en batısı ve en doğusu sokak köpekleri ile dolu olup neden ortası bomboş kalmıştır. Bunu cevabı kent doktorlarında. Yani Ülke ve Metin'de...


Not: Kahvaltıya gelince. Pazardan aldığım tüm ekmek ve patatesler doğru fırına. Pastahaneden aldığım milföy pastaları ve etrafı yağlı kağıtla çevrili gevrek kekler bizi karbonhidrat komasına sokmaya yetip de artıyor. Yine çarşıdan pazardan kapıp geldiğim peynirler, jambonlar ve zeytinler ise midemizi bir nebze ferahlatıyor.

16 yorum :

  1. yeni yasadan sonra alkollü içkiler ile ilgili blog yazilari etkilenecek mi. bilginiz var mi bu konuda ?

    YanıtlaSil
  2. En ufak bir fikrim yok. Yasa o kadar belirsizki.gecen hafta bag bozumu turu icin bir şarap şirketini aradıgımda "yasadaki belirsizlik yüzünden bu sene tur düzenlemeyeceğiz" cevabını aldım.insanlar yüklü miktarda ceza almaktan korktukları için hiçbir şey yapmamayı yeğliyorlar. (Okan)

    YanıtlaSil
  3. evet Bozcaada'daki bağ gezileri de belirsizlikten dolayı yapılmıyormuş. bloglarla ilgili olarak da yazının özendirici olması gibi aptal bir kriter var diyorlar ama bu da net değil.

    YanıtlaSil
  4. Özendirici olmayan alkol yazısı nasıl olacak. Alkolün zararlarından mı bahsedeceğiz.rezillik.biz de kodlama yöntemi yaparız.şaraba hayyam, rakıya neyzen, biraya da jürgen deriz olur biter.

    YanıtlaSil
  5. Her yeri gene (yine) "şunu yedim bunu içtim" hikayeleri ile doldurmuşsunuz. İyice ev kadını bloğu koktu. Şöyle içi siyasi mesajlarla dolu, seçkinci kitleye hitap eden gezi yazıları yazsanızda bizde "tamam şimdi oldu" diyip bir daha merak edip uğramasak...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet şunu yedik bunu yedik, ev kadınlarını da "seçkinci kitleye" (neyse o sözlükten baktım bulamadım) tercih ediyoruz...siz derken? siz kaç kişisiniz? kalabalık gruplar halinde mi yorum yazıyorsun? dahi halindeki de'leri ayırırsan daha bir seçkin gözükebilirsin.

      Sil
  6. Terbiyesizleşme şerefsiz

    YanıtlaSil
  7. ya çok keyiflisiniz.Ben de oralara gidip sizin gibi aylak aylak gezmek gijinha içmek,fado dinlemek şapkaları denemek hatta almak-şapka bana da çok yakışır- bol bol likör tatmak-biraz da olsa buraya getirmek;mümkünse tarifini çarpmak -istiyorum..kıskandımmmm..

    YanıtlaSil
  8. Ne güzel oralar ekmeğe bayıldım. Pirinç kekine diğer tatlılara.

    YanıtlaSil