11 Ağustos 2013 Pazar

Lizbon: Rio Couro

Hava çok sıcak. İstanbul'da bayram sevimsizliği. Sokaklar bomboş. İstiklal Caddesi ise başıboş insanlarla dolu. Adi kanepemde uyukluyorum. Kanepeden de adi Bluesky marka vantilatörüm üçüncü kademede çalışıyor ama nafile. Boynum ter içinde. Dün iki metreden yere düşürdüğüm litrelik kolayı umutsuzca açıyorum. Asidi çoktan kaçmış. Ağzım yapış yapış. Hararetim daha da artıyor. Bu nasıl bir nem. Adana'dakiler en azından güzel karpuz yiyiyor. Bereketsiz nem bizimki. Kedi azıp sokağa kaçmasın diye camlar sıkı sıkıya kapalı. Melodik olmayan bir davul sesi geliyor kulağıma. Sesi uzaktan bile güzel gelmeyen davul bu. Perdeyi aralıyorum, "Abiğğğğğğ bahşişşş!". Kendi kendime geveliyorum, "İstanbul!...Shit!".



Hep Vietnam'a gidip bu sahneyi canlandırmak istemişimdir. Ardından tıpkı Kıyamet'teki gibi tekne ile Kamboçya'ya geçip Mekong kıyısında kaplan görmeyi hayal etmişimdir. Ama gel gör ki  Vietnam'ın Türkler'den vize istediğini geç de olsa öğrendim. Hem de öyle bir vize ki bu, iş amacı ile gitmiyorsanız çıkmayan türden. Ben de sizler için İstanbul'da bayram sabahı versiyonunu canlandırdım.


Lizbon gezimizin üzerinden neredeyse üç ay geçecek. Gezi'ydi, ramazandı derken giderek daha fazla unutmaya başladım. Bu sıkıcı bayram sabahı artık Lizbon yazılarını bitirmeliyim. Ödev misali oturuyorum bilgisayarın başına. Vantilatörü ikinci seviyeye düşürüyorum. Pikapta Pink Floyd Meddle çalıyor. Belki transa geçip son sürat yazarım diye. Ama evdeki hesap çarşıya uymuyor. Cebime gelen espirik bayram mesajları, Gilmour'un balina sesine benzeyen gitar denemeleri beni Lizbon'dan iyice uzaklaştırıyor. Tekrar Saygon'daki Yüzbaşı Willard modundayım. İstanbul!!!



Hiçbir şey olmamış gibi konuya dalıyorum o zaman. Lizbon gezimiz son sürat devam ediyor. Güne pastanede kahvaltı yaparak başlayacağız. Fakat evvelinden şehrin önemli şarküterilerinden Manteigaria Silva'ya uğruyoruz. Burada İber Yarım Adası'nın göz nuru Jamon Iberico'dan alacağız. Daha önce Ülke, (İberya'nın bu sonradan evcilleştirilmiş) siyah ayaklı domuzların butundan yapılan enfes jambonlardan bahsetmişti. Bu domuzlar yarımadanın güney bölgelerindeki ormanlarda bulunan meşe palamudu ile beslenirmiş. Domuz, ne kadar meşe palamudu yemişse o kadar lezzetli olurmuş. Bir diğer püf noktası ise etin dinlendirilme süresi. 


Serin dağ havasında, minimum 12 ay bekletilen et zamanla daha çok aroma kazanırmış. İçeri dalıyoruz. Usta ne istediğimizi soruyor, "Jamon Iberico" dediğimde gülerek, "Jamon Portuguese!" şeklinde düzeltiyor. 24 ay bekletilmiş olan bir buttan dilim dilim doğramaya başlıyor. İş yaparken bir yandan da sohbet ediyor. "Nerelisiniz?", "Türkiye" deyince ilk başta garipsiyor. Akabinde "Sizin meşhur kurutulmuş etiniz ne?" diye soruyor. Pastırmayı anlatıyorum. Kaşını kaldırarak merakla dinliyor. "Türkiye'ye gelirsem muhakkak deneyeceğim" diyor. Sonraki akşam jambonumuzu bira ile deniyoruz. Restoranlarda aperatif olarak verilen sıradan jambonlardan çok farklı. 


Pastırma macerasından sonra soluğu Confeitaria Nacional'da alıyoruz. Kahvaltı niyetine tatlı yiyeceğiz. Burası 1829'dan beri açık olan Lizbon'un en eski pastahanelerinden. Nata tatlısı Belem'deki kadar iyi olmasa da utandırmıyor. Nata ile devam eden muhafazakar eşimin aksine ben vitrindeki tüm tatlılara sulanıyorum. Kimi büyük hayal kırıklığı yaşatsa da enteresan lezzetlere de denk geliyorum.




İsmini bilmediğim aşağıdaki gevrek ama yapışkan atıştırmalık pek hoşuma gidiyor mesela. Confeitaria Nacional şehrin merkezinde bulunan en güzel pastahanelerden biri. İç dekorasyonu şık. Tek kötü tarafı yaş ortalaması bir hayli yüksek. Benim gibi yaşlı düşmanları için çekilemeyecek bir durum.



Ortalıkta boş boş dolanırken bir plakçıya denk geliyoruz. Fiyatlar diğer avrupa şehirlerine oranla şaşırtıcı derecede yüksek. Galiba ikinci el plak fiyatları sigara fiyatının tersine medeniyetle ters orantılı. Fakat yine de dünya miziği severler için burası cazip olabilir. Mekanın çok büyük bir Afrika ve Brezilya müziği arşivi var. Ben hiç birşey anlamadığımdan David Bowie plağı fiyatı sorup tez elden dükkanı (Merak edenler için yazıyorum ismi Carbono) terkettim.




Akşam karınlar iyice acıkıyor. Alfama'nın tepesindeki tramvay durağından (28 nolu hattın geçtiği), şehir merkezine doğru yokuş aşağı indiğinizde dillere destan mekan Rio Couro tam sağınızda beliriveriyor. Ülke'nin serin bir Lizbon akşamı boş boş dolanırken rastgele bulduğu bu restorana, şimdilerde önünde kuyruk bekleme suretiyle girilebiliyor. İçerisi tam bir esnaf lokantası.



Hızır garsonlar oradan oraya koşarken, mutfak tarafında siparişin yoğunluğundan olsa gerek bağırışlar hiç dinmiyor. Ülke'nin tavsiyesi ile bacalhau (Morina) köftesi yiyoruz. Portekiz'de birçok yerde denememize rağmen buradakinden daha iyi bir köfteye denk gelmedik. Baharatı tam ayarında. Sıcak sıcak bol tuzlu köfteleri götürdükten sonra sıra geliyor ana yemeklere.



O Ramiro'da (Bir sonraki yazımızda değineceğiz bu mekana) fiyatından dolayı burun kıvırdığımız yengeci söylüyoruz en başta. Akabinde ahtapot salatası ve karışık ızgara. Eşim Nuray ise morina balığına vurulmuş durumda. Bıkmadan usanmadan her gittiği yerde aynı siparişi veriyor. Yengeç, Türkiye'dekinin üçte bir fiyatına. Ahtapotun kişnişi biraz fazla kaçtığından beni zorluyor. Izgara söylemek en iyisi. Karşık ızgarada somon, sardalya ve bebek kalamar var. Kalamar körpecik ve haliyle pek yumuşak. Morina ise yoğun aromalı bir balık.



Üstelik bol tuz ve sarımsakla yapılıyor. Bu da işkembevari bir tat veriyor. Ya eşim gibi iptilası olursunuz ya da nefret edersiniz. Son olarak masaya karışık kabuklular geliyor. Galiba Portekizliler'in meşhur şarabı Vinho Verde'ye en yakışan deniz mahsulü bu. Bu kadar yemeğin üzerine safranla renklendirilmiş sütlaç geliyor. Pek kuru. Türkiye'dekiler bunu donunda sallar.


Eşim buradaki köfteye o kadar alışıyor ki gidene kadar en az üç kere daha uğruyoruz. Her defasında ana yemek olarak morinasını söylüyor. Mekanda masalar dipdibe. Normalde dipdibe masaları hiç sevmem fakat her masadaki farklı bir dili konuşuyorsa tadından yenmiyor. Hem küfürlü ağzıma ket vurmak zorunda kalmıyorum hem de en sevdiğim aksiyonlardan "yan masanın yemeğine göz atma"yı rahatca icra ediyorum.


En uzak köşedeki masalara kaçamak bakışlar atıp ne yediğine bakıyorum. Karışık kabukluyu böyle söylüyorum. Portekiz yapımı paellayı tam sipariş edecekken yan taraftaki Alman'ın paella yerkenki coşkusuz yüz ifadesi fikrimi değiştiriyor.


Esnafla muhabbet kabiliyetim vasatın altındadır. Pazarlık yeteneğim ise sıfırdır. Hesabı bile sesimi inceltip isterim. Bahşiş vermeyi sevsem de "Çok bahşiş verme!" diye başımın etini yiyen pinti eşimin zırıltısından ürkerim. Eşim ise tam bir esnaf uzmanıdır. Konuyu istediği gibi yönetip espirilerle esnafı kahkahaya boğar. Karşısındakinin espirisine de muhakkak güler (Bu çok önemli). Böylece dilediği fiyat indirimini rahatça yapar. Üstelik tatlı dili çoktan bırakıp kabalaşarak, "Buna beş kuruş verilmez!", "Düpedüz bayat bu!", "Başkasını kazıkla bununla!" gibi yersiz laflar eder. Başarır mı? Başarır. Ben esnafla selamlaşmamak için yolumu uzattığım vakitlerde o bilhassa gidip çayını içer.


Haliyle bizimkisi Rio Couro'nun cengaver garsonlarıyla yüksek frekansı yakaladı. Gecelerin ilerleyen vaktinde başka masalar köfte talep ettiğinde, "Bitti, kalmadı!" muamelesi görürken bize el altından sıcak köfteler yağmur oldu yağdı. İlerleyen günlerde ise bitmek tükenmeyen torpilli porsiyon ve ikram yağmuru ile karşılaştık. Yemek fiyatlarına gelince. Burası merkezdeki turistik restoranlardan veya Bourdain'in favorisi O Ramiro'dan çok daha ucuz. Lizbon'da bir gün kalacaksanız O Ramiro'ya, uzun süre duracaksanız hergün buraya takılın derim. Unutmadan, burada ve tüm Lizbon'da şişe şarap açtırmaktan çekinmeyin. Türkiye'deki fahiş fiyatlardan ürküp ilk gün korkakça şarap açtırsak da sonradan fiyatların çok uygun olduğunu farkettik. Ayrıca, (Restoranların kendi imalatları) sürahide verilen açık şaraplardan isterseniz fiyatlar daha da iniyor.

18 yorum :

  1. Lizbon serisine gurbetkuşunun sahane gökçeada yazısıyla kısa bir ara veriyoruz.haftasonu görüşmek üzere...

    YanıtlaSil
  2. Kuzuner'e: Bu arada yazıdaki şarap özendirici gözüküyor. Başımıza birşey gelmesin

    YanıtlaSil
  3. Ara verip Gökçeada ile devam edeceğiz demişsin. Ben bu yüzden sabaha yazıyı bekliyordum. Güne kahvemi alıp Çukurcuma Times'la başlarım diyordum ki hala bir gelişme yok.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Onu kardeşine söyleyeceksin.yine kaytarmış :)

      Sil
    2. İlan eden sen olduğun için kabak senin başına patladı. Sabah keyfimi bozduğu için kulağını çekeceğim. Umarım yarın sabah yazıyı görebilirim.

      Sırf envai çeşit taze ve görece ucuz balık ve deniz ürününü doya doya yemek için bile Portekiz’e gidilebilir gibi geldi bana.

      (Bu arada sabah keyfimin bir bölümünü Çukurcuma Times’ın oluşturduğu da gözlerden kaçmasın… )

      Sil
  4. Salak.o sahne full metal jacete ait.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Pardon hata oldu yukarıdaki yazımı silin lütfen.

      Sil
  5. Bilerek silmiyorum.keşke isminizi de yazsaydınız :)

    YanıtlaSil
  6. merhabalar,
    portekizliler sütlaca safran degil bol yumurta sarisi koyduklari icin rengi sari olur.
    ayrica, onlar da türk sütlacini hic begenmezler, fazla sulu bulurlar.

    YanıtlaSil
  7. Lizbon'a gideceğim araştırma yaparken bloğunuzu keşfettim, elinize sağlık.Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
  8. yazı çok güzel de, "ikinci el plak fiyatları medeniyetle ters" değil de "doğru" orantılı olmayacak mı? ona takıldım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Medeniyet arttikca 2.el plak fiyatlari azaliyor.bu ters oranti degil mi?

      Sil
  9. çok güzel bir yazı. rio coura'da hesap ne kadar tuttu acaba?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Valla 3 sene oldu hatırlamıyorum ama mesela sardalya kesinlikle pahalı değildi.

      Sil
    2. Valla 3 sene oldu hatırlamıyorum ama mesela sardalya kesinlikle pahalı değildi.

      Sil