9 Eylül 2013 Pazartesi

Lizbon: Güzel Bir Gün 1

Güzel bir gün nedir? Bir güne çok şey sığdırabilmek mi? Yoksa bir hamlede günü güzel hale getirebilmek mi? Ülke için hayatının en güzel günü 2012'de Almanlar'ın Hollanda'yı duman ettiği Euro 2012 maç günü olsa gerek. Metin için saz çalıp oynayabildiği her gün güzeldir. İmerhan için güzel bir gün yoktur. Kötünün iyisi vardır. Bense Gezi olaylarının yaşandığı 31 Mayıs gündüzünü, akşamı ve gecesini çok az şeye değişirim. Benim için güzel gün macera demektir. Küçüklüğümde yan mahallenin serseri çocukları ile yaptığım taş savaşlarını, kılıç ve tüt tüf çarpışmalarını hala rüyalarımda görürüm. Ya da boğa tarafından bir kilometre kovalanıp, ardından yılan saldırısını atlatıp, deve kuşu çiftliğindeki (Evet. Gömeç'te deve kuşu absürt ama bir ara modaydı) yumurtaları çalmaya teşebbüs ettiğim (Beklediğimden çok hızlı ve öfkeli çıkan deve kuşları kıçımı bir hayli terletmişti) şahane Gömeç baharını. O yüzden bu az mecaralı, çok yemeli Lizbon günü için "güzel bir gün" tabiri kullanmam çok iddialı oldu. Fakat merak etmeyin içinde çok küçük de olsa bir macera barındırmakta.


Sabah erken kalkıyorum. İstikamet tramvayla "Belem". Şehrin dışında bulunan, tatlısı ile ünlü küçük bir mahalle. Kahvaltıyı burada yapacağız. İçi muhallebili dışı milföy hamurundan yuvarlak tatlıları ile ünlü Pasteis De Belem'de. Dışarıda kuyruk uzayıp gidiyor. Fakat bu kuyruk "al-git"çiler için. İçeride masaya oturduğunuzda garson yanınızda bitiveriyor.



İkişer tane söylüyoruz. Yanına da kahve. Daha önce mahalle aralarında "pastel de nata" yemiştik ama buradaki fırından yeni çıkmış, taptaze. Pudra ve tarçın ekleyip yiyoruz. İçerik olarak bizdeki milföy pastasına benzese de malzemenin doğru yerleşiminin önemi burada ortaya çıkıyor.


Nasıl yoğurtlu kıymalı makarna, mantıya yetişemiyorsa nata tatlısı da milföy pastasına fark atıyor. Dışı sert içi yumuşacık. Üstelik tıpkı fırında sütlaçta olduğu gibi pudingin üst kısmı yanıyor. Yanık tatlı! İşte buna direnemem. Garsona sesleniyoruz, "İkişer tane daha!". Çıkmadan evvel akşam atıştırmalığı için bir paket yaptırıyoruz. Belem'e gelince Geronimo Kilisesi ve Kaşifler Anıtı da görülmeli. Ülke daha önce bahsettiğinden detaya girmiyorum.


Merkeze dönüyoruz. Portekizliler'in çok eski konserve balık gelenekleri var. Daha önce de bahsettiğim Conserveria Da Lisbon gibi birçok konserve balık veya kurultulmuş morina dükkanı mevcut. En adi marketlerde bile koca bir duvar onlarca çeşit konserveye ayrılmış durumda. Bu sebeple, hayvanat bahçesi turundan önce sadece konserve balık ürünleri satan şirin restoran Sol e Pesca'ya (Güneş ve balık) uğrayalım dedik .Mekanı ilk Bourdain'in programında görmüştüm ve iç dekorasyonu beni çok etkilemişti. İçeriye dalıyoruz. Duvarlardaki cam bölmelerde sıra sıra konserveler dizili. Tipik bir eczanenin raflarında türlü türlü teneke kutu olduğunu düşünün.





Menüden üç farklı atıştırmalık söylüyoruz. Yanına da bir sürahi beyaz şarap. İlk olarak domates ve sarımsak soslu, zeytinyağlı sardalye geliyor. Masada şahane ekmeklerle zeytin yağına banıp açılışı yapıyoruz. Akabinde gelen dere otlu ton yumuşacık. Türkiye'de alıştığımız tonlardan bir gömlek üstün. Son olarak tek lokmalık kıtır ekmek üstü frenk soğanlı domatesli sardalye geliyor. Günün yıldızı bu. Ağızda bomba etkisi yaratıyor. Okurlarımızdan son zamanlarda az foto koyuşumuz ve yediklerimizin fiyatlarından bahsetmememizden dolayı sert eleştiriler aldık. Aşağıya, raflarda gördüğüm güzel tasarımlı konserve seçkisi ve fatura ile bu bölümü noktalayalım.




Not: Buradaki yemeklerden etkilenenler menünün derlemesinden oluşan "Sol e Pesca" kitabını içeriden temin edebilirler.







Bu sefer istikamet hayvanat bahçesi. Şehir gezilerimizin klişesidir bu. Gittiğimiz hiçbir yerde hayvanat bahçesini atlamayız. Lizbon deyince insanın aklına tabi ki hayvanat bahçesi gelmiyor. Ama burada beklenmedik bir süpriz var.


Hayvan çeşitliliği bir yana, parkın içine kurulmuş teleferik sistemi, Serengeti Parkı'nda geziyorsun hissi uyandırıyor. Ben en çok on kişilik bir aslan sürüsünün üzerinden geçtiğimizde etkilendim. Şehrin içinde safari! (Hayvanat bahçesi bileti ile yunus ve fok gösterilerine katılabiliyorsunuz. Çoğu hayvanat bahçesi bu hizmetler için ilave para alıyor. Ben yunus gösterisinden zerre kadar etkilenmedim o ayrı)



İşte güzel bir gün için en büyük neden bundan sonra başlıyor. Tüm kedigilleri ve beni ençok etkileyen Asya gergedanını ağzımın suyu akarak inceledikten sonra maymunlar bölümüne geliyorum. Maymunlar zekaları ve insanlar gibi sevişmeleri yüzünden beni oldum olası ürpertir. Hele hele babunlar. Aslandan bile uzun olan köpek dişleri, gorillerin aksine etçil oluşları, panteri bile duman edecek savaşma kabiliyeti. Uzaktan babunları görüyorum. Kötü şöhretlerini bildiğim için kafese yanaşmıyorum bile. Fakat o da ne! Kafesin hemen dışında küçücük yavru bir babun var. O kadar küçük ki parmaklıkları aşıp dışarı çıkabilmiş. Bir ağacın dibinde yeri eşeliyor. Hemen elime bir ot alıp, "Gel gel" diye sesleniyorum. Yavru babun hemen yanıma geliyor. Benden zerre korkusu yok. Kafasını kaşıyorum. Mayışıyor anında. Otu yedirmeye çalışıyorum, oralı olmuyor. Büyüklerinin aksine pek sevimli. Köpek dişleri daha azmamış. "Afrika'da safariye çıksak bile babun sevemeyiz" diyorum. Bu sırada anne babun durumu farkediyor ve çığlığı basıyor. Aman tanrım! En uzak köşede dinlenen erkek babun olay yerine geliyor. Yapışıyor kafese. Haykırıyor. Dişlerini gösteriyor. İşte o anda ödüm kopuyor. O ne ses, o ne cüsse!

"Ne dehşet! Ne dehşet!"

Afrika gergedanı
Erkek babun bana başarılı bir şekilde gözdağı verirken dişisi yavaşça yavrusunu çağırıyor. Tıpkı benim gibi elinde bir tutam otla kandırmaya çalışıyor. Başarılı bir taktik. Saftirik yavru kafese yaklaşıyor ama içeri girmiyor. Dişi elinin yetişebileceği mesafede yapışıyor yavrunun kuyruğuna. Zor da olsa içeri çekiyor evladını. Ben transa geçmiş bir şekilde erkek babunun dişlerine bakıyorum. Bir yandan da kafeste boşluk var mı diye kontrol ediyorum. Çünkü erkek dışarı çıkabilirse vay halime. Etrafıma bakıyorum eşim çoktan topuklamış. Babunun kötü namını benden daha iyi bilir. İnsanı (Veya hayvanı) karnından yemeye başlayan ayıdan sonra tartışmasız en korktuğumuz canlıdır.



Karınlar acıkıyor. Hayvanat bahçesine çok da uzak olmayan bir mesafede Ülke'nin Lizbon'da yaşamış arkadaşı Umut'un tavsiyesi ile şehirde bu aralar pek moda "sınırsız suşicilerden" birine dalıyoruz. Akşamdan evvel gelirseniz 6,90 yuroya dilediğiniz kadar suşi, noodle ve bilimum Çin/Japon yemeği yiyebilirsiniz. Fakat suşi yemeye buraya kadar gelmenize gerek yok. Şehir merkezine de sınırsız furyası feci şekilde yayılmış. Sınırsız şuşi, Brezilya usulü steak veya Hint yemekleri.


Fiyat üç aşağı beş yukarı aynı. Kalitede büyük sapmalar yaşanacağını zannetmem. Güzel bir günün öğlene kadar süren ilk bölümünün sonuna geldik. Güneş tepeye kadar çıktı. İkinci bölümde bol hayvanatlı maceralar peşimizi yine bırakmayacak. Lizbon faunasıyla olabildiğince çok muhattap olacağımız taptaze bir "öğleden sonra" aksiyonu ile baş başa kalacaksınız. 

2 yorum :

  1. Kıyamet filmine veya Heart of darkness a göndermeler devam ediyor. "the horror, the horror".devamını merakla bekliyoruz..

    YanıtlaSil
  2. Arkadaşlar ben de bol foto istemiyorum o zaman. Nasıl anlaşacağız?

    YanıtlaSil