8 Aralık 2013 Pazar

Emir Kipleri

Katıl: Bu hafta Başka Sinema'daydık. Beyoğlu salonunda. Fitaş'ta elimize tutuşturulan alışveriş fişinin aksine, kredi kartı geçmeyen gişesinde verilen gerçek sinema bileti için bile gidilebilir buraya. Fiş vermek düpedüz sinemaya saygısızlık. Zaten "Beyoğlu sinemalarının Frenkenştayn'ı" Fitaş'dan da fazlasını beklememek lazım.


Beyoğlu Salonu'na gelince; En başta şunu söyleyeyim salonun düşük eğimi düzeltilmeden Başka Sinema'nın burada faaliyete başlaması hata olmuş. Beyoğlu, hemen karşıdaki Atlas gibi yoğun eğime sahip olmadığından önünüze  "beton kafa" oturduğu takdirde işiniz bitiyor. Filmi unutun! İkincisi salonun alameti farikası yan duvarlardaki Beyoğlu tasvirinin üzerine koyu bir badana yapılmış. Tamam, resimler sanatsal açıdan mükemmel değildi ama Emek'in E si gibi insana "Tanıdık yerdesin. Sıkıntıya gerek yok!" mesajı veriyordu. Son olarak caddede hafta sonu gece seansı gösteren tek salon Fitaş. Gece kuşu sinemaseverler için 24 seansı büyük bir fırsattır. Valilikten izin alma gereği yoksa kesinlikle programa eklenmeli.


İzle: Bu hafta Başka Sinema'da kariyerine Yozgat'ta devam etme kararı alan Chansoncu'nun soğuk ama bir o kadar da hüzünlü hikayesini anlatan Yozgat Blues'a gittik. İstanbul'daki sıradan bir avmnin (Sıradışı olanı mı var!) en alt katında sanatını icra etmeye çalışan Yavuz'un kariyeri çoktan çöküşe geçmiştir ve Anadolu'nun göbeğindeki bir gazinodan aldığı teklifi kabul edecek kadar çaresizdir. Filmi sevdim. Eğlenceli ve akıcı buldum. Hiç acele etmeden karakterlerini bizlere tanıtmayı başarıyor. Ayrıca tüm Anadolu'nun ruh halini, kullandığı mekanlarla yansıtmayı çok iyi beceriyor. Berber dükkanları, sözlülerin buluşma yeri pastaneler, dini sohbetlerin yapıldığı evler, taşranın belkemiği pasajlar, kırathaneler, çaylar, çaylar ve yine çaylar...


Fakat, karakterler ve mekanlar sayesinde filmin içine rahatça girdikten sonra, yönetmen bilerek vitesi küçültüyor. İlk yarım saatin ardından insan, Coen-vari bir çıkış beklentisine giriyor. Ama nafile. Tıpkı The Man Who Wasn't There filmindeki berber karakteri gibi her an patlamaya hazır suskunluğu gözümüze sokulan Yavuz karakterinin, filmin sonuna kadar raydan çıkmaması insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Türk sineması, Uzak'la uluslararası başarılar kazandığından beri, bu "raydan çıkamama" virüsüyle boğuşmakta.


Bence bunun en büyük nedeni korkaklık! Karakterleri detaylı tanıtıp, boğucu Anadolu (Veyahut İstanbul) atmosferi sosuyla ve çok basit diyaloglarla anlatarak zaten ödüllere boğulmuyor muyuz? Cannes'da son on yıldır ayakta alkışlanıyoruz. Yeni kuşak yönetmenlerin hemen hemen hiçbiri bu kalıbın dışına çıkmak istemiyor. Çünkü bu kalıplar düpedüz kolay. Formülü belli. Genç yönetmenlerin kariyerini asla yok edemeyecek cinsten güvenli. En önemlisi ödülü garanti. Fakat sırf bu yüzden komşularımız Köpek Dişi (Yunanistan) veya Bir Ayrılık (İran) gibi aynı dönemde zorlayıcı filmler çıkarabiliyorken biz daha Kürt sorunu (Eşcinsellik, seks veya en basitinden gençlik) ile ilgili sıra dışı bir film bile yapamadı. Bu kadar gazeteci sansürle boğuşurken neden bir sinemacının filmi bile yasaklanmadı?* Neden bir tane bile Yılmaz Güney gibi yaraları kaşıyan sivri bir yönetmenimiz çıkmadı?**  Görmeyen, duymayan ve en önemlisi konuşmayan sinemamızın N.B.Ceylan'ın Üç Maymun filmiyle Cannes'tan en iyi yönetmen ödülünü kaparak dönmesi oldukça ironik. Galiba Türk sineması için en iyi ödül, hiç ödül almamak olmalı! Benden söylemesi.

*Buradan yasaklansın istiyorum anlamı çıkmasın

** Buradan da illa politik film çekilsin diye tutturduğum düşünülmesin. Işıklar sönmesin gibi çiğ bir politik film olacağına hiç çekilmesi daha iyi. Ve zaten sinemaya sporla beraber en az yakışan tema kesinlikle kuru politika. Başkana suikast veya şirket içi gerilim filmlerine bile tahammülüm daha fazla.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder