21 Aralık 2013 Cumartesi

Gurbet Kuşu Sunar: Madrid Ortamcı Rehberi

Kara kaplı vatan borcu defterine veresiye yazdırmak amacıyla, yani askerliğimi gittiği yere kadar diyerek, bir kez daha erteletmek için yolum Madrid’e düştü. Arapça "Pınarbaşı" gibi bir anlama sahip olan Madrid, başkent olmasına rağmen, genelde İspanyol olmayanların gözünde Barselona’nın gölgesinde kalmış. Daha evvel hiç ziyaret etmediğimden, kendisini İspanya’dan ayrı görmek için kırk takla atan, hal ve tavırlarında bir snobluk ve Avrupailik sezdiğim Katalanlar'ın şehri Barselona’dan ziyade, İspanya’nın kalbi has Kastilyalı Madrid’i görmek için can atıyordum.

Puerta del Sol'daki Madrid'in sembolü Ayı ve Kocayemiş Ağacı heykeli
Madrid’e gitmeden teknolojinin nimeti internete bir göz atayım, Madrid’te ne var ne yokmuş az buçuk bilgim olsun deyiverdim. Ama karşıma çıkanlar, "Yok efendim Plaza Mayor’da ne kadar mayormuş, katedralin iyisi de iyi oluyor. Prado Müzesi’ne, opera binasına doyamayacaksınız, ah o sarayda ben de olsaydım" gibisinden varsa yoksa tarih, kültür. Madridliler heykel mi yiyor, yok mu başka bir şey? Maalesef yok. Ben de bu açığı kapatmak için, başka türlü bir Madrid mümkün diye düşündüğümden ve benim gibi düşünenlerin de içten içe "Ah olsa keşke" ya da alayvari "Her derdimiz bitti bir tek bu kalmıştı" dediklerini duyar gibi olduğumdan, "Madrid Ortamcı Rehberi"ni hazırlamaya karar verdim. Madem derdimiz serserilik yapılabilecek meydanlar, şekilli cafeler, kızlı erkekli barlar, yazışlı clublar, o zaman altını çizerek söylüyorum, vereceğim ilk üç adres Malasaña, Lavapies ve La Latina mahalleleri olur.

Her yer Taksim, her yer kalabalık
Malasaña

Madrid’e varır varmaz, merkez Puerta del Sol istasyonu çevresindeki iğne atsan yere düşmez insan yığınını görünce, ilk izlenimim "Her yer Taksim, her yer kalabalık" oldu. Peşinden, Madrid’in Nimet Abla’sının önündeki upuzun insan kuyruğunu görünce, onca yıllık akademik geçmişime yaslanarak ikinci tespitimi yapıverdim: "Tabi, ekonomik kriz var, ondan."

Bu da mı ekonomik kriz değil!? Şehir merkezinde bomboş bina
"Pasion Turca" isimli kitap ve filmdeki Türk turist rehberi karakterinin ete kemiğe bürünmüş hali olan arkadaşım, beni kolumdan tuttuğu gibi öğrenci semti Malasaña’da, Calle del Pez 12 numaradaki Palentino isimli bara götürdü. Sahibi kır saçlı bir adam, yamağı da yine ellisine yaklaşmış göbekli bir adam olduğundan ve mekan sıradan bir mahalle barını andırdığından, arkadaşıma ilk tepkim, "Bu mu lan ortamlar, hani ortamcıydık?" oldu. Arkadaşım ise oralı olmayıp, polisin kontrol yapacağı arabaya yavaşlaması için el etmesi gibi bana, "Bekle bekle" dedi.  Çok da beklemedik açıkçası, Nou Camp Stadı nasıl bir anda boşalır, burası da o şekilde envaiçeşit genç insanla doluverdi. Televizyonda kimsenin umursamadığı Getafe-Valladolid gibi alt seviye futbol maçı, ama mekan kaynıyor, olacak iş değil. İçki ucuz ve yanında fıstık, badem ve cips gibi tapas geliyor. Granada’dan geldiğimden, "Burada da tapas geliyor muymuş, vaayy" diyorum. Karınlar da aç tabi, içkilerin üstüne, adına pepito denilen ekmek arası kuzu pirzolayı götürüyoruz. Kesinlikle tavsiye ederim. İlk ilgimi çeken, rom ve cin gibi genelde tercih edilen içkilerin yanı sıra anis, pacharan, aguardiente gibi diğer İspanyol içkilerinin de tercih ediliyor olmasıydı.


Palentino isimli barla aynı sokakta bulunan diğer bir yer ise Patio Maravillas. Alternatif diye sınıflandırabileceğimiz bu mekana gittiğimiz vakit bilmemne dayanışması partisi vardı. Etraf anarşist punk, dövmeli, piercingli, siyahlı insan taşıyordu. Çok durmadık, iki kafa sallayıp diyetimizi ödeyip çıktık.
Malasaña’daki üçüncü adres ise camında pembe gözlüklü kocaman bir goril olan Gorila Cafe. Gerek duvardaki stencili, tribal posteri olsun, gerek boş sandık kullanımı ve mini sandalyeleriyle, gündüz kahve ve applelı, geceleri ise hafif chill renkli ortamlı Gorila cafe, gidenlerin içindeki niyete göre, pişman olmayacağı bir yer. Gerizekalılıkla iyi insan olmak arasındaki o ince çizgide, adamı bir ordan bir buraya savuran kadınlarla maalesef burada tanıştım. 

Giren bir, girmeyen bin pişman
Çok özel bir şey olduğundan değil ama yine de gidilebilecek bir yer olarak 2 Mayıs Meydanı’ndan da kısaca bahsedebilirim. 1808’in 2 Mayıs’ında Napolyon’un askerlerine karşı vatan millet Sakarya mücadelesi vermiş askerler adına yapılmış bu meydanın sakinleri turistlerden ziyade, alkol ve uyuşturucu batağına saplanmış liseli gençler. Biz serserilik yaparken bir anda kendimizi sanki lise çıkışını bekleyen ağbi durumunda bulduk. Neyse lafı değiştireyim, evet güneş çok güzel vuruyordu ve İtalyan pizzacısı vardı.

2 Mayıs Meydanı ve liseliler
Lavapies

Eskinin Yahudi mahallesi Lavapies, dükkanlara ve sokaktaki insanlara bakılacak olursa, belli ki sonradan Arap, Hintli, Afrikalı ve Latin Amerikalılar'ın yerleştiği bir semt olmuş. Merkeze yakınlığı dolayısıyla bir nevi Tarlabaşı olarak düşünebilir. Şimdilerde ise, galiba belediye parlak bir kentsel dönüşüm projesi örneği göstererek, bu mahalleyi garip kılıklı hipsterlarla doldurarak, mahallelileri yerlerinden ediyor. Bir çok evin balkonunda ve apartman duvarlarında polis ve devlet hakkında yenilir yutulur cinsten olmayan sözlerin bulunduğu pankartlar vardı.

Bir işgal evi
Çember sakallı ama kel, beyzbol şapkalı ve renkli güneş gözlüklüler, kaytan bıyıklı ama daracık kot pantalonlular, sokağı bir anda Godard filmi setine dönüştürmüş vintage giysili ve makyajlılar bize ne anlatmak istiyor, ne mesaj derdi var, ben çözebilmiş değilim. Lavapies metro istasyonunun hemen yanından başlayan Calle Argumosa boyunca, sıra sıra dizilmiş şekilli cafe ve kızlı erkekli barlar yer alıyor. En iyisi bunlardır diye demiyorum, her birini görmediğimden, gördüklerimden bir ikisinin fotosunu aşağıya ekleyeyim.




Bunların dışında, Calle Embajadores 53 numarada, sigara fabrikasından bozma işgal evi-kültür merkezi arası bir şey olan Tabacalera yer alıyor. Bir türlü açık olduğu vakte denk getiremediğimizden içine bakma fırsatı bulamadık. Ama sonuçta Avrupa’da işgal evi demek, bizim işgal evleri gecekondular gibi değil, siyasetin müziğe, içkiye ve diğer günahkar şeylere alet olduğu yerler demek. Bu yüzden elbet bir aksiyon vardır.

Tabacalera
La Latina

La Latina mahallesinin en büyük olayı her Pazar La Latina tiyatrosunun hemen yanıbaşında kurulan dev bit pazarı El Rastro. Yalnız Pazar öğlen iki gibi kapanıyor. Cumartesi gecesi alemlerine akanlara uyarım olsun. Burada akla hayale gelmeyecek her çeşit eşyayla karşılaşmak mümkün.

La Latina Tiyatro binası
El Rastro
Etrafı dolaştıktan sonra ise bit pazarının aşağı tarafında bir meydanda yine serserilik yaparken, insanların akın akın ellerinde ekmek üstüne çeşit çeşit jambonlu, peynirli, deniz ürünlü, salatalı tabaklarla üstümüze üstümüze geldiğini görünce, nereden geliyor bunlar diye düşünerek akıntıya kürek çekerek, yani gelenlerin ters istikametine gidip, önünde en az bir saat beklemelik kuyruğun olduğu El Capricho Extremeña isimli yeri buldum. 


Arkadaşım buranın karşısındaki boş dükkanı görünce yorumu, "Ben olsam aynı formatta bir dükkan da buraya açarım" oluverdi. İnsanların ellerindeki tabaklar çok leziz gözükse de sırf  "Bir saat bekledim ama değdi" dememek için ve turistlik değil ama açlık ağır bastığından rotamızı daha yukarılarda yer alan, yerli halkın rağbetini gördüğümüz Santurce isimli bara çevirdik. Bir ispanyol alışkanlığı olan deniz ürününü yağda pişirmeyi burada da gördük ama sardalye ve kalamar sipariş etmeden de duramadık. Bilinçsizce girmemize rağmen, galiba güzel bir yer keşfetmişiz.



Plaza de San Ildefonso’ya yakın La Bicicleta isimli bar-cafede de hep bir ağızdan şimdi applelı olduk, cafeleri doldurduk dercesine bir applelı ordusuyla karşılaşınca, artık kablosuz çalışma süresi azami iki dakikaya kadar inmiş laptop görünümlü ev bilgisayarımla insan içine çıkamam galiba diye iç geçirdim. Burası da eller duyar söz olur diye değil muhabbet olur belki diye düşünenler için biçilmiş kaftan.

Bisiklet bahane, ortam şahane
İşin ilginç yanı Cumartesi gecesi kentin her yanı gümbür gümbürken, Pazar günü ve gecesi esas ortamlar sadece La Latina mahallesinde. Gözlemlediğim kadarıyla insanlar genellikle sokaklarda ya da gece ikiye kadar barlarda sonrasında ise clublarda takılıyor. Genç yaşlı şaşmaz, yine bir İspanyol geleneği olan sokakta hep birlikte şarkı söylemeyi de görmedik değil. Etraf bar club dolu, yerim kalmadı, hangi birinden bahsedeyim.

Yine bisikletle sempati yaratma çabası ama yemezler, kesin kazıktır
Madrid’i sevmesine sevdim ama açıkçası daha kozmopolit bir şehirle karşılaşacağımı zannediyordum. Tabi Madrid sırf bu değil, daha gidilecek görülecek neler neler var, ama şimdi ben bu kadar anlattım, değnekçilik yapacak değilim, gerisi size kalmış. Hele bir gidin görün, sonrasında hiç olmazsa bir hayır duasını esirgemeyin, o bana yeter.

2 yorum :

  1. Madrid'e doyamadık.Devamını bekliyoruz.

    YanıtlaSil
  2. güzel yazı. burası da benden tavsiye. 1800'lerden kalma bir tapas restoranı.
    http://www.tripadvisor.co.uk/Restaurant_Review-g187514-d816122-Reviews-Casa_Labra-Madrid.html
    madrid halkı günün her saati, balık kroket yemek için akın akın buraya geliyor.

    YanıtlaSil