24 Ocak 2013 Perşembe

Emir Kipleri

Lucky Peach: Türkiye'de yemek ile ilgili eli yüzü düzgün bir dergi yok. Food and Travel daha çok züppelere hitap ediyor olsa da en azından nefsimizi bir nebze körüklüyordu. Fakat o da geçtiğimiz sene kısa süreli yayın hayatına son verdi. Bu derginin İngiliz versiyonu büyük kitapçılarda satılsa da kapak fiyatının (3,95 Pound) bir hayli üzerinde bir fiyatla (29 tl) Türk okurlarına iteleniyor. Türkiye'deki yabancı dergilerin tümünde aynı  mevzu geçerli. Bu yüzden yapılacak en iyi iş Amazon.com gibi sitelerden kitap alırken araya bir kaç dergi eklemek. Hazır kargoya para vermeyi göze almışken en azından satış fiyatına (Hatta eski tarihli alınca fiyatlar yarı yarıya düşüyor) magazinleri temin edebiliyorsunuz. Tabii, iş Amazon'da dergi almaya gelince kendinizi Food and Travel ile sınırlandırmak anlamsız. Binbir türlü bağımsız yemek dergisi seçeneği önünüze çıkıyor. Karar vermek güçleşiyor. Lucky Peach dergisine bu seçeneklerin arasında denk geldim. Editörü, Momofuku (Aynı isimli restoran zincirinin işletmecisi ve sahibi) kitabının da yazarı olan David Chang. David Chang, Momofuku isimli restoran zincirini de işletiyor. Dergi, her sayısında bir konuya odaklanıyor. Benim aldığım sayıda ise ana konu Çin yemekleriydi. Anthony Bourdain'den Ruth Reichl birçok ünlü yazar/şefi barındıran dergide yemek ile ilgili kısa hikayelerden, birbirinden garip tariflere, enaviçeşit ürünün bulunduğu küçük malzeme ansiklopesine kadar herşeyi bulabilmek mümkün. En sevdiğim bölümse standart bir yemeğin (Bu sayıda .... vardı) dünyanın dört bir yanındaki lokantalarda nasıl sunulduğunu gösteren fotoğraf çalışması oldu. Aynı yemeğin farklı ülkelerdeki yorumuyla doğan kontrastı görmek için bile bu dergi alınır. 

             

Tanqueray:
"The room is spinning, it must be the tanqueray"
                        Madonna-Girl Gone Wild
"And sniffed me out like i was tanqueray"
                        Amy Winehouse-You know i'm no good

Hendrick's ten sonra şahane bir cin markası daha. Üstelik Hendrick's in aksine bununla şahane martiniler yapılabiliyor. Yoğun baharatlı tadına ilave oalrak gülsuyu ve narenciye aroması bulunuyor. İşte bu narenciye aroması martiniye çok yakışıyor. Kokusu ise diğer tüm cin markalarına fark atıyor. Sek içmek için ideal. Tadını ise en iyi soda ve bir parça limon ile veriyor. Bir de bunun bir üst modeli olan Tanqueray 10 var. fakat param yetmediği için alamadım.


17 Ocak 2013 Perşembe

2 Film Birden

Against All Odds: Jeff Bridges, kıymeti bilinmeyen oyuncular listesinde hep en başlarda yer alır. Fakat bana göre bu listede yer almasında en büyük suçlu kendisi. Çünkü üst düzey bir Hollywood oyuncusuna kıyasla berbat bir filmografjiye sahip. 70'lerde sadece King Kong ile hatırlanır. 80'ler ise kockoca bir israf. Diğer büyük oyuncular gibi belli bir yönetmenle çalışma alışkanlığı olmadığından sahipsizdir. Bu durumun istisnası olarak, Coenler'le yaptığı iki filmin ise kariyerinin en iyi iki performansı olması şaşırtıcı değildir.


Against All Odds koskoca bir israf olarak nitelediğimiz 80'lerin tam ortasından geliyor. Bir yeniden yapım. Orijinal versiyonunda Robert Mitchum ve Kirk Douglas sürekli sigaralarını tüttürüyor. Bu eski filmde (Out of Past) o kadar çok sigara içiliyor ki bazı sahneler dumandan gözükmüyor. Yeni versiyon ise, Jeff Bridges'in bağrı açık gömleğiyle tropikal diyarlarda kokteylini yudumlayıp (Sigara içmek çoktan demode olmuştur), güzel kızlarla sevişme sahneleri için bile izlenir. Jake Wise adındaki bir gangster (James Woods burada en iyi döneminde) kayıp kız arkadaşını bulmak için eski bir futbolcu olan Terry'i kiralar (Jeff Bridges). Terry, kızın izine Meksika'nın (Daha turizm tarafından talan edilmemiş) Yucatan bölgesinde rastlar. Film, Yucatan sahillerinde yoğun cinsellik (Üstelik Rachel Ward'ın en seksi döneminde. Bu arada ikilinin kimyası kusursuz), Maya harabelerinde silahlı çatışma ve Los Angeles'ta şahane bir araba kovalamacası ile devam eder. Synthesizer ağırlıklı üst düzey müzikleri ise filmin bonusu. "Soundtrack"te de yer alan Phil Collins'in aynı adlı şarkısıyla bu bölümü sonlandıralım. Buyurun buradan yakın.



Beast Of Southern Wild: Bu filmi Film Ekimi'nde kaçırmıştık. Kaçırmıştık derken lale kartın ve sponsorların peşkeşi yüzünden daha satışlar başlamadan bileti tükenmişti (Çok agresif bir başlangıç oldu). Filmin Beyoğlu'nda sadece Fitaş'ta gösterimde olması biraz canımızı sıktı. Beyoğlu'nun şu sıralar en iyi salonu olan Atlas'ta (Şu sıralar diyorum çünkü her an kapanabilir) birbirinden boktan filmler gösterilmekte. Halep Pasajı'ndaki Beyoğlu salonu ise sanat sinemasının son kalesi. Fakat düşük eğimi yüzünden önünüze koca kafalı ve vaya rastalı (İnanın bana, o kadar çok rastalı sanat sevicisi var ki) bir herif oturduğunda tüm keyfiniz bir anda kaçabiliyor. Fitaşı sevmemek için ise binlerce neden var. Şu aralar bu nedenlere biri daha eklendi. Bilet gişesindeki personeller yapım şirketlerinden prim mi alıyorlar bilmiyorum ama her filme bilet alışımda, "O film çok kötü kimse beğenmiyor, bence şuna gidin!" (Oskar adayı Argo ve Silver Linings Playbook filmlerinde aynen bu şekilde yorum geldi) veya "Bu filmin beş dakikasında ses gelmiyor benden söylemesi" (Ki inat edip filme bilet aldım ve ses gelmeyen bir dakikaya bile rastlamadım) gibi yorumlarla karşılaştım. Aklıma iki fikir geliyor. Ya yapım şirketleri çalışanlara kendi filmlerine yönlendirsin diye prim veriyor. Ya da kimsenin gitmeyeceğini düşündükleri (Düşük popülariteli) filmlerin salonlarını bu tip yönlendirmelerle boş tutup, oradaki personeli yatışa geçirmek gibi bir amaçları var. Biraz fazla fesat düşünüyor olabilirim ama bu kadar çok örnekle karşılaşmak açıkçası beni şüpheye düşürdü. Çünkü Fitaş Sineması'nın dışında hiç bir gişe görevlisi en ufak olumsuz film yorumu yapmamıştı. Beyoğlu'ndaki sinemaların bir bir kapanması sonucu böyle seviyesiz bir kuruma maruz kalmak canımı oldukça sıkıyor. Sırf AVM'de film izlememek için bu soytarılığa katlanıyorum fakat Emek Sineması'nın yıkıntıları üzerine yapılacak AVM'de bile film izlemeyi bu rezilliğe yeğlerim. Yakında Atlas ve Beyoğlu sineması da kapandığı vakit Fitaş salonları iyice kuduracak daha da tepemize binecek. Elimizdeki birbirininden güzel salonları kaybederek sanırım bunu fazlasıyla hakettik.


Filmden önce yerli yapım Romantik Komedi 2'nin fragmanına denk geldim. İçinde zerre cinsellik olmayan batı görünümlü ilişki filminden hayır geleceğini sanmıyorum. Bir yandan modern görünüp bu kadar muhafazakar bir film çıkarmanın ne alemi var. Sevişmeye utanıyorsanız ilişki filmi çekmeyin allahaşkına!      

Beast of Southern Wild, New Orleans kıyılarında sular altında kalmış bir bölgede yaşayan fakir bir topluluğun hikayesini anlatıyor. Filmin kahramanı küçük kız Hushpuppy'nin doğa ile mücadelesi Werner Herzog filmlerini anımsatıyor. Hatta Aguirre filminde olduğu gibi şahane bir su üstü yolculuk sahnesini de barındırıyor. Filmle neredeyse aynı zamanda Joseph Conrad'ın Karanlığın Yüreği'ni (Aguirre, su üstü yolculuk filmlerinin şahıysa bu da su üstü yolculuk kitaplarının şahıdır. Zaten serbest uyarlaması da bir başka su ve yol başyapıtı Apocalypse Now) okuduğum için suda yolculuk temasına fena halde takmış vaziyetteydim. Galiba bu filmi diğer insanlardan fazla daha sevmemin en büyük nedeni de bu. Spoiler vermek istemiyorum ama, boynuzlu dev domuz ve şahane bir kerhane sahnesi için bile gidilebilecek yılın en güzel Amerikan filmi. Kaçmaz.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Emir Kipleri

Al: Tost makinası. Evimde annemlerden kalma dökme bir tost aleti varken elektrikli tost makinalarına özendim. Bir partide, dört tane Ayvalık tostu yapabilecektim. Hem çok ısındığında kendini otomatik durduran sistemi sayesinde simsiyah olan tostlar yemeyecektim. Ocak üstü tost makinası da neydi! Köyde bile kullanan kalmamıştı bu aleti. Fakat sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. Çok özendiğin elektrikli makinalar tostumu kupkuru yapıyordu. Üstelik ısısı düşük olduğundan hem geç pişiyor, hem de içindeki peynir hiç erimiyordu. Anthony Bourdain'in güzel (Ama biraz özenti) bir lafı var "İyi bir tava eve hırsız girdiğinde kafasına vururum dedirtecek kadar ağır olmalı". Aynı şey tost makinası için de geçerli.


Şöyle ağırından dökme bir tava avına çıktım. Eminönü'nün en şahane yolu Kutucular Caddesi'ne dalıverdim. Caddenin sonuna doğru sobacılar, mangalcılar bulunur. Buralarda envaiçeşit dökme ürünler satılır. İşte bunlardan birinde pazarlık sonucu 27 tl'ye şahane bir dökme tost makinası denk getirdim. Hem de steak houselarda 150 kağıda satılan dökme tavaların iki misli ağırlığında olanını. Tostum ise lokum gibi oluyor. İçindeki peynir anında gevşiyor, ekmeği asla kurumuyor.


Oku:
Mutfak Sırları. Bourdain'le başladık onla devam edelim. Bu kitap yayınlanalı belki de on sene oldu ama ben yeni okuyorum. Kitap, Anthony Bourdain'in çocukluğundan bugüne kadarki yemek ve mutfak deneyimlerinden bahsediyor. Restoran işletenlerin veya mutfaktan yolu geçenlerin mutlaka okuması gerek. Espirili dili, işten sonra okununca vitamin etkisi yaratıyor. Aynı adlı dizisinin ise tek bölümünü bile izlemedim.

Not: Kitabı okuduktan sonra bir daha asla dışarıda yemek yemeyebilirsiniz. Hoş, benim gibi pis boğazsanız sökmeyebilir.

Tıkla: Güzel fotolu bir blog, myphilosofia.com

2 Ocak 2013 Çarşamba

Frango: Soslu Döner

Mahmutpaşa
Bu hafta sonu Ben Affleck'in yönettiği Argo filmine gittim. Affleck'in rahatsız edici Hollywood kişiliğinin aksine yönetmenliğini seviyorum. Bilindiği üzere Argo'nun birçok sahnesi İstanbul'da çekildi. 90'larda hatırlıyorum, Alien sonrası yaratık filmlerinin hortladığı bir dönemde (Species, Mimic...) Relic adında kalitesiz bir yaratık filmine gitmiştik. Orada mutasyona uğrayan böceğin geldiği yerin Türkiye olduğunu söyledikleri vakit bile göğsümüzü kabartıp birbirimizi dürtmüştük.


Galiba 90'lar, Türk milletinin kendini en ezik hissettiği dönemlerden biriydi (Milli takım olarak ondan bundan sekiz yediğimiz seksenleri saymıyorum). Şimdi ise durum biraz farklı. Sadece bu sene bile İstanbul'da çekilen üç Hollywood filmine gittik. Tabi hiçbirinden Geceyarısı Expresi'nden aldığım zevki alamadım (Türklerin kötü gösterildiği filmleri izlemek, bana oldum olası büyük bir haz vermiştir). Neyse Argo filmine dönelim. Filmin en önemli sahnesi olan Amerikan Konsolosluğu'nun basılması bölümü Zuhurratbaba lunaparkında çekilmiş. Ex-blog yazarımız Özgün'ün evi hemen karşı tarafta gözüküyor. Ülke'nin, kalecilikte jübilesini yaptığı futbol sahasında, Humeyni yanlılarının allahüekber nidalarıyla ortalıkta koşuşturduğunu görmek pek keyifliydi. Açıkçası Argo'da gösterilen Tahran görünümlü İstanbul sahneleri, Skyfall'daki İstanbul görünümlü İstanbul (Artı Adana) sahnelerinden kat be kat daha orijinaldi. 


Bu hafta Ülke ile  Frango dönerde atıştırmak için Mecidiyeköy'deydik. Balıkesir'de her bankadan bir tane bulunmasından dolayı Ülke'nin "Akbank önünde buluşalım!" önerisini yadırgamadan kabul ettim. Fakat Mecidiyeköy'de dört tane Akbank olduğundan, buluşmamız yarım saat rötarlı gerçekleşti. "Mecidiyeköy'den hayırlı bir şey çıkmaz!" önyargısıyla viyadüklerin altından, onbir trafik lambalı yaya geçidinin üstünden, simit saraylarının arasından sıyrılıp vardık dönercimize.  



Frango'nun, uzmanlık alanı soslu döner. Berlin yazılarımızda methiyeler düzdüğümüz (Buradan ulaşabilirsiniz) Alman dönerinin bir benzeri. Mekan sahibi yurtdışında yediği birbirinden nemli dönerlerden çok etkilenmiş ve Türkiye'de benzerini açmaya karar vermiş. Almanya'dan döner ithal etmek, Amerika'ya hamburger ihraç etmek kadar çılgın bir fikir. Muhit olarak Mecidiyeköy'ün seçilmiş olması biraz can sıkıcı. Beyoğlu civarında açılmış olsa meydandaki büfecilerin lezzetsiz (Ve bir hayli kuru) dönerine güzel bir alternatif olabilirdi.


Tadıma et dönerden başladık. Frango'nun et döneri kıyma ve parça etin karışımından yapılıyor. Ben de karışık döneri sevenlerdenim. Saf kıymalı ne kadar yavan oluyorsa parça etli de o kadar şekilsiz oluyor. Bulgur gibi dağılıyor. Üstelik dönere verilen kağıt sıfatının hakkını veremiyor. Etin cinsi yüksek oranda dana. Tavuk ise but ve göğüsten. Oran yarı yarıya. But lezzet, göğüs ise hafiflik veriyor. Kıymadan tavuk döner yapanı Esenler otogarı dışında artık hiç görmüyorum. Fakat buranın alameti farikası sosları. Tahinlisi, cacıklısı, sarımsaklısı, acılısı, antakyalısı. Tavukta favorim sarımsaklısı, ette ise acılı olanı. Müşterilerin çoğu sos yüzünde etin tadını alamadıklarından yakınsalar da bana göre miktarı daha bol olmalı. Fast food dediğin vıcık vıcık olur. Üstüne dökmemek için türlü numaralar yaparsın. 



Fiyatlar yukarıdaki fotoda gözüktüğü gibi bir hayli uygun. O kadar çok yedik ki, hayatımda ilk defa masamda bitirilmemiş döner duruyordu. Bunun üzerine, gelirken yolda gördüğümüz Kemal Sunal filmerinde gidilen meyhanelere feci halde benzer bir yere uğradık. İçinin alaturkalığına karşın iki biraya 18 tl bayılıp tez zamanda çıktık dışarı. Ertesi gün ise, Hürriyet anket yapsa İstanbul'da Fener maçının izleneceği en iyi 10 adres sıralamasında tartışmasız birinci gelecek bir mekandaydık. Tabi ki Fener maçını izlemek üzere. Fakat Beyoğlu Öğretmenevi başka bir yazının konusu. Görüşmek üzere.