30 Mart 2013 Cumartesi

Evde Yemek Yarışması: Karides

Sıradaki yemeğimiz Gülen'den...

"Yemek yarışmasını görünce tam bir "mutlu cuma" yemeği göndereyim dedim...

Gülen'den basit ama etkili karides
Yakınımızda bir yerde varsa sabah erkenden mezata gidiyoruz. O olmazsa balık pazarına gidiyoruz. O da olmazsa Metro süper market en iyisi. Pembe pembe çimçimlerimizi (Kesinlikle jumbolarımızı değil, çimçimlerimizi) alıyoruz. Hiç bir yerinin kararmamış olması önemli. Dolapta da kararmasın diye mümkünse buzda bekletiyoruz. Wok tavada biraz zeytinyağı biraz da tereyağını ısıtıyoruz, içinde sarımsaklarımızı pişiriyoruz, üstüne çimçimlerimizi atıyoruz, sonrasında ver elini pul biber. Biraz zıplata zıplata pişiriyoruz ve misss gibi karideslerimiz hazır.

Yanında buzzz gibi bir bira açmayı unutmuyoruz."

Gülen'in karides tarifi ile yarışmamız iyice kızışıyor. Tarif basit olsa da ağızları sulandırıyor. Yemeğin yanında bira olarak Tuborg'un tercih edilmesi artı puan. Fotoğraftaki tek kusur ise arkadaki püsküllü halı. Öyle bir halı üzerinde kuzu tandır bile yesem mutsuz olurum.

29 Mart 2013 Cuma

İstanbul Film Festivali 2013

Festival sezonu yaklaşıyor. Biletix'in koltuk seçimini engelleyen kalleşliğine, lale kart ve sponsor biletlerin en şahane koltukları istimlak etmelerine rağmen yüzümüz gülüyor. Emek, Sinepop yerine geçtiğimiz yıllarda City's ve şimdi de Feriye salonunun gelmesi ile belki de festival tarihinde ilk defa Beyoğlu sinemalarının oranı yarıdan daha az.

İstanbul film festivali afişi 2013

Artık Beyoğlu hegamonyası çözülmüş durumda. Gelecek senelerde (Kuvvetle muhtemel) kapanacak olan Atlas ve Beyoğlu sinemaları sayesinde belki de festival Beyoğlu'ndan tamamen uzaklaşacak. Atlas-Emek- Pop-Beyoğlu hattında mekik dokuyarak sabahtan akşama kadar güneş yüzü görmeden festival filmi izlemek ise sadece anılarda kalacak. Bu seneki en dikkat çekici gelişmelerden birini boyu uzatılmış (Fakat okuma zorluğu doğurduğundan hiç de iyi olmamış) kitapçıktan festival programı yaparken farkettim. Ustalara saygı yani klasik filmler bölümü neredeyse hiç kalmamış. Geçtiğimiz senelerde festival sayesinde L'Avventura, Apocalypse Now, Blade Runner veya 1900 gibi filmleri dev ekranda izleyebilmiştik. Şehrimizde klasik film gösteren bir salonun olmaması sebebi ile bu tip ustalara saygı kuşağını iple çekiyorduk. Hoş, günümüzde klasik filmlere ulaşabilirlik on yıl öncesine göre çok kolay olsa da dev perdede Marlon Brando'yu izleme şansına sahip biri olarak ku bölümün kesinlikle bertaraf edilmemesi gerektiği düşünenlerdenim. Festival kataloğunu açıp kendim için birkaç kaçırılmaması gereken film listesi yapmıştım, sizinle de paylaşayım.

The Place Beyond The Pines: Eva Mendes-Ryan Gosling aşkının başladığı film. Yönetmen Derek Cianfrance'yi ilk defa Blue Valentine filminde tanımıştık. Tekrar Gosling ile bir araya gelerek bu sefer efsanevi bir motor yarışçısının hayatını anlatıyor. Bu sene iyi iş çıkaran Bradley Cooper ve Ray Liatto ise filmin diğer bonusları.

furyo david bowie film afişi

Furyo: İşte bu sene eksikliğini hissettiğimiz klasikler kontejanından Furyo. Ocak ayında hayatını kaybeden büyük usta Nagisa Oshima anısına gösterime koyulmuş. Çoğu kişiye göre İngiliz binbaşını oynayan David Bowie en iyi performasını sergiliyor. Ryuichi Sakamoto'nun "soundtrack"i ise filmden bile iyi. Filmin gösterim saati ile Almadovar filminin saatinin çakışması ise tam bir trajedi.

hunger david bowie film

Hunger: Yine yakın dönemde kaybettiğimiz Tony Scott ve yine bir Bowie filmi. Tartışmasız Scottt'un en iyi filmi. Bir vampir klasiği.

i am so excited almadovar

I'm So Excited: İşte trajediye neden olan Almadovar filmi. Yönetmenin "Hafif, çok hafif bir film" yorumu ise ilgimizi bir kat daha artırıyor. Hafifliğin dizboyu olduğu Banderaslı erken dönem filmleri aklımızı geldikçe beklentimiz tavan yapıyor. Hele hele oyuncu kadrosunda da Banderas ve Penelope Cruz aynı anda teşrif ediyorsa.

In The Fog: Nazi işgalindeki batı Rusya'da ihanetle suçlanan bir demiryolu işçisinin hikayesi. Cannes'dan Fibresci ödülü ile döndü.

the rocket laos

The Rocket: Güneydoğu Asya'nın en az bilinen ülkesi olan Laos'ta çekilen ilk uluslararası film. Sırf bu yüzden bile izlenmeye değer.

gangs of wesseypur

Gangs Of Wesseypur: Hint usulü Godfather. Bu iki filmlik eşsiz gangster destanı yetmiş yıllık bir süreyi kapsıyor ve Hindistan'da bir madenci kasabası olan Wesseypur'un hakimiyetini ele geçirme hırsı peşindeki rakip ailelerin üç nesil süren hikayesini anlatıyor. İki film toplam 320 dakika.

27 Mart 2013 Çarşamba

Evde Yemek Yarışması: Minik Hamburgerler

"Merhaba Cukurcumatimes,

Uzun zamandır severek takip ettiğim bloğunuzdaki yarışma yazınızı gördükten sonra gecen sene yapıp fotoğrafladığım minik hamburgerler geldi aklıma. Fotoğraflarin içinden en begendiğim üç tanesini seçtim yarışmanız için. Her ne kadar bu minik hamburgerleri yapması biraz zaman alsa da, işin yemek kısmı oldukça eğlenceli idi. Evde yemek yapmaya bayılan bir insan olarak en önemli felsefem (Burada yazar abartıyor :)) renkler. Evet, bence bir yemek ne kadar renkli ise o kadar lezzetli :). Herkese bol renkli, lezzetli yemekler!"

Nergiz'in minik hamburgerleri
Yazılar, fotoğraflar hızla gelmeye devam ediyor. Bugünkü fotoğraflar Nergiz'den. Bizi can evimizden vurup zamanında (Biraz hileli oldu ama olsun bir kere yapmışsa her zaman yapabilir) yaptığı hamburgerleri göndermiş. Görüntü harika, fotoğraflar da oldukça güzel. Ama Nergiz pek bir ayrıntı vermemiş. Mesela ekmekleri nasıl yaptın? Patates kızartmaları da galiba susamlı.? Nergiz'e teşekkürler ama bir kaç ayrıntı bekliyoruz.

Yarışmayla ilgili de bir kaç şey söyleyelim. Mesela bir bitiş tarihi belirlemedik. Ama kafamızda Nisan sonu var. Çok da önemli değil ama en kısa zamanda bir tarih belirleyip duyururuz.   

24 Mart 2013 Pazar

Evde Yemek Yarışması İlk Fotoğraflar!

Evde yemek yarışması

"Selamlar, günaydın! Uzun zamandır evde kahvaltı yapmıyordum. Yarışma yazısını okuyunca arkadaşıma bir kahvaltı hazırlayayım dedim. E hazırlamışken de resimlerini size göndereyim dedim (Fotoları iPhonela çektim. Olsun o kadar!). Türk usulü İngiliz kahvaltısı hazırladım. Bacon yerine pastırma kullandım. Arkadaşım bayıldı! :) Yapım aşamasını falan yazmadım zaten herşey gayet açık. Bize afiyet olsun, size iyi pazarlar!"

Türk usulü pastırmalı İngiliz kahvaltısı
Eylül'ün Türk usulü İngiliz kahvaltısı
Eylül'e teşekkürler, eline sağlık. Yumurtalara bayıldık! Yarışmanın ikinci yazısı da geldi. Pazar sabahı hemen sizinle paylaşalım dedik. Tabi aslında biz de birşeyi görmüş olduk; yazısız fotoğraflar da gayet çekici ve ilham verici. Yazıyla uğraşamam diyenler yemeklerini fotoğraflasın yollasın! Yeni fotoğraflar geldikçe paylaşmaya devam edeceğiz. Yorumlarınızı bekliyoruz. 

23 Mart 2013 Cumartesi

Evde Yemek Serisi:Yarışma!

Bugüne kadar hep biz yaptık siz keyfine baktınız, şimdi sıra sizde! Evde Yemek Serisi sizin yemeklerinizi bekliyor. "İyi de bu yemek böyle mi yapılır!", "Ben buna şunu da koyuyorum", "Asıl şunu yapıp paylaşsanız", "Bizim orada şöyle birşey yapıyorlar, bu adamlar onu görse kendilerinden geçerler", "Yemek iyi güzel de o fotoğraflar ne öyle!" diyenler önce mutfağa, sonra klavye başına. Favori yemeğinizi yapın, fotoğraflayın, anlatın ve bize gönderin.

Ev yapımı pastırmalı hamburger
Evde Yemek Serisi: Hamburger
Evde Yemek Serisi'ni takip edenler formatı bilir. Bilmeyip de yarışmayla ilginenler bir zahmet baksınlar. Çok da bilinmeyen ya da yapılmayan yemekler tabiki ilgi çekecektir. Yemekleri tadamayacağımız için fotoğraflar ve anlatımlar çok önemli. Ama özellikle fotoğraflar. Ne kadar çok ve güzel fotoğraf o kadar köfte!

Ekmek üstü nohut ezmesi
Evde Yemek Serisi: Nohutlu Ekmek Üstü
Gelen yazıları aralıklarla kısa kısa sizinle paylaşacağız ve aralarından en çok beğendiğimiz 3 yazıyı bloğumuzda yayınlayacağız. Yayınlamakla kalmayıp süpriz hediyeler de vereceğiz!

Yazılarınızı cukurcumatimes@gmail.com adresine istediğiniz şekilde ve formatta gönderebilirsiniz. Gerisini bize bırakın. Şimdi mutfak zamanı!

18 Mart 2013 Pazartesi

Duvar Resminden Korkuyorlar


Bu sıralar Türk solunun 80 öncesi görsel belgelerinin toparlanarak oluşturulduğu sergiler pek moda. Geçen ay Ülke ile gittiğimiz Afişe Çıkmak adlı kitabın sunumu niteliğindeki sergiyi çok beğenmiştik (Sergi görsellerine buradan ulaşabilirsiniz). Toparlanan afişlerdeki sanatsal yoğunluk belki o dönemki batılı kardeşlerinin yanına bile yaklaşamasa da çalışmaların içindeki amatör ruh bizleri etkilemeyi başarmıştı. Yakın dönemde çekilen filmlerin bile arşivlemesinin güç bela yapıldığı ülkemizde 77 1 Mayıs'ından kalan bez üzerine çizilmiş pankartları görmek için bile gitmeye değecek bir sergi. Kitap, yine doğrultuda 63-80 arası yaratılan bu görsel çalışmalarının dökümantasyonunu tutuyor. Daha ilk sayfadan itibaren neden daha önce yapılmadı dedirtecek cinsten insanı cezbediyor. Tabiki İletişim Yayınevi'nden.

Not: Fotoğraflar cep telefonu ile çekilmiştir
İlki kadar başarılı olmasa da Garanti Salt'ta yine aynı doğrultuda bir sergi şu sıralar devam ediyor. Galerinin kendi ağzından devam edersek;



"12 Eylül öncesi kültür üretiminin özgül bir yönüne odaklanıyor. Sergi, Haziran 1976’da dönemin yerel belediyesinin davetiyle 13. Uluslararası Antalya Film ve Sanat Festivali’ne katılan sanatçıların yaptığı duvar resimleri ve sokak heykellerinin macerasıyla başlıyor. Farklı meslek gruplarının yanı sıra çeşitli edebiyatçı, eleştirmen, tiyatrocu ve sinemacılardan oluşan bir grubun 11 Eylül 1980 akşamı, Kuşadası Kültür ve Sanat Şenliği kapsamında Açık Hava Sineması’nda çektirdiği bir fotoğrafla sonlanıyor. Sergi, duvar resimleri, siyaset ve kitlesellik üzerine yapılan projelerin izini sürerken sanatçı hakları, sanatın toplum, ekonomi, emek ve siyasetle birebir ilişkisi ve sansür uygulamalarını inceliyor. 1976-1980 yıllarında devletin kültür politikaları hakkında zamanının oldukça gelişkin tartışmalarını da yeniden gündeme getiriyor." 





15 Mart 2013 Cuma

Teoride Ve Pratikte Felafel

Uzun zamandır düşünüyorum. Türk mutfağı neden Fransız, Japon veya Hint mutfakları kadar popüler değil diye. Herkesin ağız birliği edercesine yakındığı "kendimizi iyi tanıtamamamız" sorunsalı mı en büyük neden. Kesinlikle hayır! Bana göre en büyük sorun mutfağımızdaki cesaret eksikliği. Peki nedir bu cesaret eksikliği? Madde madde gitmek gerekirse:

Geçen hafta Fas mutfağı yazımda bahsetmiştim. Kişniş tek başına yenildiğinde çok lezzetli olmasa da, yemeğe koyulduğunda bambaşka birşeye dönüşebiliyor. Kuzeni maydanozu mutfağımızın baştacı eden bizler, kişnişe neden hiç prim vermiyoruz? Üstelik komşu diyarlarda (Kuzey Afrika dahil tüm Arap coğrafyası, bütün Asya ülkeleri ve Avrupa) çok yoğun kullanılan bir ottan bahsediyoruz. Çünkü bizim mutfağımızın, tümden gelenden ziyade yerine tümevaran bir yapısı var. Yani maydanozun tadına bakarız seversek yemeğe koyarız. Sade yiyemediğimiz hiçbir ürünü yemeğimizin içinde görmek istemeyiz. Bu yüzden fesleğenden ziyade naneyi, kereviz sapından çok kereviz kökünü kullanırız. Sonuç: Güzel ama sürprize kapalı mutfak. Yurtdışında Türk mutfağı denince akla şiş kebap, Adana veya döner gibi demire geçirilen sürprizsiz yemek türevleri (Meat on a stick) geliyor. Bu muhafazakar yapı ve süprize kapalılık, sarma ve karnıyarık gibi bu Türk mutfağının mihenk taşlarının günümüze kadar bozulmadan gelmesini sağlıyor. Sushi veya humus gibi şoke edici yemeklerin palazlanmasını engelliyor.  

Sofradaki muhafazakarlığımız sadece malzeme kullanımıyla da sınırlı değil. Örneğin küflenmeye, bozulmaya kesin bir önyargı ile bakarız. Avrupa'nın her ülkesinde bulunan türlü türlü küflü peynirler bizde pek rağbet görmez. Bozamız Balkan bozasından farklı olarak en ufak ekşimede çöpe gider. Balkanlar coğrafyasında  ekşimeye karşı tölerans bizdekinden kat be kat fazladır. Küflü peyniri hiç sevmezken peyniri tatlı ile yemek aklımızın ucundan geçmez. Üzerine reçel sürüp afiyetle götüren Avrupalılar'a tiksinerek bakarız. Tuzlu bir yemeğe tatlı koymak Türk mutfağının en büyük tabusudur! Karşıma onlarca istisna çıkarabilirsiniz. Kavunun içinde pişen dolma misali. Hiçbiri de bu mutfağın mihenk taşı yemeği değildir. Olsa bile kaideyi bozamayan bir istisna olarak kalacaktır. Geçen hafta Fas mutfağında denediğimiz balkabaklı, üzümlü, bademli kuskusu görünce, bu konuda Arap mutfağından bile çok geride olduğumuzu anladım. 

Arap mutfağından bile... ile kurulan bir cümle aslında biraz saygısızlık oldu bu coğrafyaya. Bizler asla humus gibi cesur bir yemeğe sahip olamadık. Nohut ile tahini karıştırmak mı? Mümkünatı yok! Ya da ana malzemesi pişmemiş et olan çiğköfte. Kimse bana çiğ köfte gibi cesur bir yemeğin Türk mutfağına ait olduğuna inandıramaz.

Peki göçebe bir toplum olmamıza rağmen neden bu kadar cesaretten yoksun muhafazakar bir mutfağa sahibiz. Anthony Bourdain'in "Yeri sabit olmayan hareketli toplumların olduğu yerlerde lezzet her zaman üst düzeydedir" tezinden yola çıkarak tamamen yerleşik düzene geçmemiz mi yemek kültürümüzü monotonlaştıran. Yoksa dünyanın en bereketli coğrayalarından birinde bulunmamız, kendimizi zorlamamızı mı engelledi? Yokluktan fare kızartıp, böcek haşlayan, soyadan peynir üreten Uzak Doğu mutfağını düşündüğümüzde bu tez kuvvetleniyor. 

felafel hamuru

Konumuza uygun olarak Arap mutfağının en süprizli yemeklerinden birini yapacağız bugün. Felafeli. Bu şahane Ortadoğu yemeği hakkında ilk Berlin yazılarımızda bahsetmiştik (Buradan ulaşabilirsiniz). İstanbul felafeli ile Berlin felafelini kıyaslamış, İstanbul'u yenik saymıştık. Akabinde Beyrut gezisinde küçük bir felafel turu yapmış (Buradan bakabilirsiniz) ve yapımını videoya dökmüştük (Videoya buradan ulaşabilirsiniz). Evde yemek serisinin çok daha öncelerde yayınlanması gereken bu son halkası teori ve pratik olarak iki kısımda inceledik. Buyurun buradan yakın.


Teori: Felafel yapımı ile ilgili portakalagaci.com adlı siteden aldığım malzeme içeriği aşağıda belirttiğim şekildeydi. Kimi siteler ise felafelin iç malzemesi için yarım su bardağı tahin koyulmasını önermiş. Tabi cesaretsiz bir Anadolulu olarak ilk denememde felafelin harcının içine tahini koymaya içim elvermedi. Malzemeler ise şöyle: 1 su bardağı haşlanmış nohut, 1/2 soğan, doğranmış, 2 yemek kaşığı maydanoz, 2 yemek kaşığı taze kişniş, 1 tatlı kaşığı tuz, 1/2-1 tatlı kaşığı pul biber, 4 diş sarımsak, 1 tatlı kaşığı kimyon, 1 tatlı kaşığı kabartma tozu, 4-6 yemek kaşığı un, kızartmak için sıvıyağ.


Pratik: Teoriyi pratiğe dökmeden ödümü koparan tahini çöpe attım. 4-6 kaşık yemek kaşığı un gözüme fazla gözüktüğünden, harcı yoğururken kademe kademe unu eklemeye yeltendim. Ne de olsa köfte yapacaktım. Tek fark kıyma yerine nohut koyacaktım. Bu yüzden harcım köfte kıvamına gelene kadar unu ekledim. Sonunda 4 yemek kaşığı unla istediğim kıvamı elde ettim. Korkak bir Anadolulu olsam da kişnişin bu harca büyük katkıda bulunacağından emindim. Yağda yanan pul biberden itici pek az şey vardır. Bu yüzden bul biber yerine daha küçük taneli toz biberi koydum. Aman ha! Felafelleri yağda kızartmak için sakın zeytinyağına bulaşmayın. Zeytinyağ versiyonunu denemedim ama kötü olacağından eminim. Sıra geldi yan malzemelere. Dürüm malzemesi olarak Malatya'dan gelen yufka ekmeği denedim. Ama Antepliler'in kübbanı bu iş için en ideali. Malesef ben Beyoğlu'nda bulamadım.

Pişmiş felafel

Blog olarak Cihangir/Çukurcuma hattında iyi bir baklavacı ve iyi bir şarküteri olmadığından defalarca yakınmıştık. Dualarımız kabul oldu ki son bir ayda Cihangir'e bir baklavacı ve bir de şarküteri açıldı. Fakat yeteri kadar dua etmemiş olacağız ki açılan Faruk Güllüoğlu adlı baklavacı ilk denemede sıfır puanı aldı. Şarküteriye (Kasabım Ethanesi'nin hemen yanı başında açılan sevimsiz dükkan) ise bu haftasonu felafel sosu için humus almaya gittim. Fakat suratsız şarküterinin meze reyonunda humus bulunmuyordu.

Felafel dürüm

Yeşillik kontejanından fesleğen ve bebe turpu aldım. Beyrut'da yediğimiz felafel dürümlerinin hepsinin içine bolca doğranıyordu. Fesleğen ve maydonoz zaten bu dürümün olmazsa olmazı. Humus bulamadığımdan ve evde yapmayı üşendiğimden sarmısaklı yoğurdu bir yemek kaşığı mayonez ve bir tutam nane ile karıştırdım.  Teoride felafel köftelerini hazırladıktan sonra bir gün derin dondurucuya koymak var. Benim ise dayanacak bir dakikam yok. Malzeme alımı aşamasında bile mideme kramplar girdi. Köftelere disk şeklini verip kızgın yağa atıyorum. Dışı çıtır içi yumuşacık bir hale geliyor. Daha dürüme sarmadan sıcağından bir topu ağzıma atıyorum. Şahane. Övünmek gibi olması ama yediğim en iyi felafellerden biri. Tabi birkaç kusuru var. Mikser yerine blender kullandığım için nohutlar ezilip püre kıvamına gelmiş. Daha iri taneli olabilirlerdi. Sarımsaklı sos şahane oldu ama ikinci dürüm için güzel bir humus sosu yapılabilirdi. Islanınca hemen dağılan yufka ekmek yerine ise kübban kesinlikle bu işin hakkından gelecektir. Bebe turpları ise gecenin yıldızı. Sanki felafel için yaratılmışlar.

Felafel dürüm

9 Mart 2013 Cumartesi

İstanbul Mutfak Enstitüsü

Geçtiğimiz hafta İstanbul Mutfak Enstitüsü'nün açtığı günlük kurslardan birine katıldım. Enstitü oldum olası bana hep itici gelmiştir. Kavanozlarda satılan süslü reçelleri, bir yudumu 5 tl'ye satılan ve üstünde "Saros Körfezi'nde toplayıp ellerimizle sıktığımız elmaların suyu" yazan gıcık mamülleri bunun en büyük sebebi. Fakat Fas yemekleri sayesinde burayla yıldızımın barışacağını düşünüyorum. Operasyonel zekamın düşüklüğünden olsa gerek Trabzonspor'un küme düşmeye bir adım daha yaklaşmasına tanık olacağım Kasımpaşa maçına da aynı gün bitelim vardı. Tayyip Erdoğan Stadı ile enstitü arasında epi topu 300 metre olsa da Paşa-Trabzon maçının ancak ilk yarısını seyredip kursa katılabiliyordum.

Cep telefonu ile çekilmiştir
Bu şahane program, daha otuz küsürüncü dakikada Paşa'nın 1-0 öne geçmesiyle daha da şenleniyor. Artık gönül rahatlığıyla stadı terkedebilirim. Doyamam korkusuyla statta söylediğim yarım ekmek arası sosiliyi (Bol ketçaplı) hüpletip yola koyuluyorum. Karadeniz fırtınası küme düşmeye bir adım daha yaklaşıyor ne de olsa. Yokuşu çıkıp Tepebaşı'na vardığımda ise derinden uğultu duyuyorum. "Aman ha! Trabzon beraberliği sağlamış olmasın. Üstelik dakika 45!" Enstitü'ye varıp üst kattaki salona vardığımda şahane Kasımpaşaspor skorbordu manzarasıyla karşılamam ise günün diğer bir bonusu. Bu salonun penceresinden enfes bir Haliç silüeti gözükse de skorbord manzarasına bakıp rakı sofrası bile kurabilirdim. Kasımpaşa 2 - Trabzonspor 0.


Foto: Anonim
Derse başlıyoruz. Hocamızın ismini unuttum ama gayet tonton, uyumlu bir kadın. Camiadaki herkes gibi o da iki sene Hindistan'da yaşamış. Konumuz Fas mutfağı. Menüde sebzeli kuskus, sıcak patlıcan salatası, tatlı patatesli kuzu tajin ve tatlı olarak da bademli puding var. İlk yemeğimiz kuzu tajin. Malesef klasik Fas güveç kabında yapılmıyor. Onun yanında dökme demirden küçük tencereleri getirmişler. Dert değil. Zaten uzun kapaklı klasik Fas güvecinin işlevselliğinden şüpheliydim. Mangalda Türk kahvesi yapmak gibi gereksiz bir eylem gibi gelmiştir hep bana.


Malzemelere gelince. Küçük bir güveç kabını doldurmak için:
250 gram kuzu kuşbaşı
1 yemek kaşığı sıvı yağ
1 adet küçük soğan
Yarım çay kaşığı toz biber
Bir tutam kimyon, zencefil, zerdeçal
1 yemek kaşığı doğranmış maydanoz ve kişniş
1 adet domates
150 gram tatlı patates
1 yemek kaşığı tuz ve karabiber

Tajin: Dış
Kuzu tajin: Etlerin yağlı kısımlarını ayıklıyoruz. Hoş kuzu eti uzun süre pişeceğinden yağlar yumuşacık lokum gibi olacak. Ben kendi evimde yaparken yağları çok ayıklamadan pişireceğim. Yine de şefimizi dinliyoruz. Sıvı yağı dökme tencerede ısıtıp yüksek ateşte kahverengi olana kadar pişiriyoruz. Eti ayrı bir kaba alıp tencerede bu sefer piyazlık doğranmış soğanları kavuruyoruz. Üstüne tüm baharatları ve en sona da etleri ekliyoruz. Maydanoz ve kişnişi koyduktan sonra üstünü kapatacak kadar su ilave ederek 1,5 saat kısık ateşte pişiriyoruz.

Tajin: İç
Fırını 200 dereceye ısıttıktan sonra patatesleri ince soyup soğuk suda ıslıyoruz (Rengini korumak için). Domateslerin kabuğunu soyup patateslerle beraber güveç kabına diziyoruz. Üstünü pişirme kağıdıyla kaplayıp 40 dakika pişiriyoruz. Ardından pişirme kağıdını kaldırıp dereceyi 220'ye getirip bir süre daha fırında tutuyoruz. Bence günün en iyisi bu yemekti. Kuzu eti yumuşacık olmuştu. Üstelik yoğun baharat kullanımı kuzu kokusunu bastırmış. Sırf bu koku yüzünden kuzu eti yemeyenler için ideal.


Sıcak patlıcan salatası: Malzemeleri yazmıyorum. Çünkü bu tip salatalarda herkesin ayarı farklıdır. Kimisi bol limonlu sever, kimisi bol sarımsaklı, yağ ve tuz ayarı kişiden kişiye değişir. Patlıcanları (2 adet) yıkayıp alacalı soyuyoruz ve 1 cmlik halkalar halinde doğruyoruz. Domatesin (1 adet büyük) kabuklarını soyduktan sonra dörde bölüp çekirdeklerini çıkarıyoruz. Bir tavada yağı kızdırıp patlıcanlar altın rengini alana kadar kızartıyoruz. Başka bir tavaya iki kaşık sıvıyağ koyuyoruz. Kızınca sarımsakları kızartıyoruz. Domates, baharatları (Kimyon ve toz biber) ve patlıcanları ekleyip çatal yardımıyla tümünü eziyoruz. Üstüne ince kıyılmış kişniş, limon suyu ve karabiber ilave edin. Gözüm camdan gözüken skorborda takılıyor. Kasımpaşa hala 2-0 önde. Trabzoooon kü-me-ye!



Sebzeli kuskus: Tat bakımından olmasa da yapılışı bakımından gecenin hayal kırıklığı buydu. İrmiğin suyla ovalanması ile yapılan tipik kuskus yerine düpedüz ince bulgur kullanılmıştı. Tamam marketlerde satılan makarna bozması Türk işi kuskus kadar vasat değildi ama kuskus lafını duyunca insan irmikli yapım sürecini merak ediyor. Gerisi biraz palavra. Yapılışı ise şöyle. Bir kapta tereyağını ve zeytinyağını ısıtın. Soğanları ince halka halinde doğrayıp 15 dakika pişirin. Domates ve taze yeşillikleri (Maydanoz ve kişniş) ekleyin. Safran ve bütün baharatları ilave edin (Zerdeçal, tarçın, karabiber, acıbiber). Kaynatın. Üstüne küp doğranmış turp, kabak, balkabağı ve uzun doğranmış havuç ve son olarak nohut ile kuru üzümü ekleyin. Bulguru sebze suyu ile pişirin ardından büyük bir kaba boşaltıp ortasına sebzeleri yerleştirin. Üstünü ise bademle süsleyin. Ben balkabağını pilava (Kuskus mu desek) çok yakıştırdım. Fakat gerçek anlamda bir kuskus bekleyenler için hayalkırıklığı oldu.



Kuskus

Bademli puding: Bu tatlının yapılışını eti kavurmakla uğraştığım için tamamen kaçırdım. Ama sonradan edindiğim bilgiler sayesinde şu şekilde yapıldığını tahmin ediyorum. Yarım litre süt (Çöp kutusunda gördüğüm yarım litre süt kutusu böyle düşünmemi sağladı), 3 yemek kaşığı şeker ve mısır nişastası ana malzememiz (Miktarını şekeri bizzat ekleyen arkadaşa sordum). Sütü ve şekeri bir tencerede orta ateşte kaynatıyoruz. Diğer bir kapta ise üç kaşık su ile nişastayı eziyoruz. Bu karışımı süte ekleyip iyice karıştırıyoruz. Kısık ateşte koyulaşmaya başlayınca 50 gram toz badem ekliyoruz. Bu şekilde 5 dakika pişiyor. Sonra göz kararı gül suyu ekleyip altını kapatıyoruz. Tekli kaplarda 1 saat soğuduktan sonra ince kıyılmış kavrulmuş bademleri, toz şeker ve tarçınla karıştırıp pudingi süslüyoruz. Türk sütlü tatlılarından tek farkı gül suyu gibi geldi bana. Bir tavukgöğsü kesinlikle değil.

Bademli puding