29 Nisan 2013 Pazartesi

Evde Yemek Yarışması: İtalyan Atıştırmalığı Bruschetta

Evde Yemek Yarışması'nın son yazısı Emine'den. Atıştırmalıklara bayılırız. Emine basit ama etkili bir İtalyan atıştırmalığı yapmış. Fotoğraflara David Bowie, Tesla gibi ünlüler eşlik ediyor. Emine'nin ellerine sağlık.


"Malzemelerimiz fotoğrafta görüldüğü üzeredir. Elbetteki farklı ekmek türü yahut farklı zeytinyağı markası tercih edilebilir.


Öncelikle ekmek dilimlerimizin üzerine koyacağımız harcı hazırlıyoruz. Domatesler yıkandıktan sonra küp şeklinde doğranacakTaze fesleğen ince ince kıyılacak, tuz ve isteğe bağlı olarak karabiber eklenecek.


Dilimlenmiş haldeki ekmek kızartılmak üzere fırına verilecek. Ben 250 derecede ısıtılmış fırında 10 dakikada kızarttım. Lakin herkesin kendi göz kararı matematiksel hesaptan elbetteki daha doğrudur. Sarımsakların kabuğu soyulup, henüz fırından çıkarılan kızartılmış ekmek dilimlerinin üzerine sürülecek.


Ve son olarak hazırlamış olduğumuz domates harcı ekmek dilimlerinin üzerine yerleştirilip zeytinyağı ile zenginleştirilerek, sunuma hazır hale getirilecek.



Not: Çok kolay ve pek lezzetli bu tarifi uzun uzun anlatmadım . Yarışmanız o kadar keyifli ki katılmadan da duramadım. :))))))"

Son fotoğraf Emine'nin özel isteği. Notu da şöyle, "Bruschetta İtalyan yemeği olduğundan Marcello Mastroianni'ye ithaf ediyoruz. Hhhhhahhhhh!!!".

24 Nisan 2013 Çarşamba

İstanbul Şeker Turu 1: Eminönü

Seksenlerde Balıkesir'de yaşamak fena halde can sıkıcı bir işti. Şehirdeki tek büyük süpermarket olan Ordu Pazarı'nda ay başları yapılan alışveriş haricinde neredeyse heyecan verici hiçbir şey yoktu. Balıkesir, kentten çok kasaba görünümündeydi. At arabalarının sayısı otomobile yakındı. En büyük cadde olan Milli Kuvvetler'de at tezeğine basmadan yürümek için zig zaglar çizilirdi. Hele hele, kentin en büyük pazarının kurulduğu salı günü ortalık at arabasından geçilmezdi. Sümerbank'ın bulunduğu meydan, western filmlerinden fırlamışcasına direklere bağlanmış atlarla doluydu. Hatta hastalığım için babamla gittiğim Ankara'da hiç at  görmeyince "Baba, burada niye hiç at arabası yok?" sorusunu yöneltmiştim. Lise yıllarında edebiyat hocalarımız tarafından sanki Rus gerçekçilik akımıymışcasına baştacı edilen, 50'lerin köy edebiyatına konu olacak cinsten saflık içeren bir soruydu bu. 

Logoda Japon esintisi (Foto: Anonim)
Şekerci Orhan ise sıkıcı şehirdeki ender güzel şeylerden biriydi. Almanya'dan ithal Milka'ları ilk buranın vitrininden gördük (Ama henüz çikolata şekeri mağlup edememişti). Tabi 80'leri bizlerden çok daha refah içinde geçiren İmerhan (Hafta sonlarını tenis kulübünde rakiplerini öldürücü backhandleriyle gafil avladıktan sonra) vitrinden içeri girip tüm ürünlerin tadını çıkarmayı başarmıştı. Bizler ise yoğun at popülasyonundan dem vurduğumuz Salı Pazarı'ndaki şekercilere musallat oluyorduk (Kemalettin Tuğcuvari çirkin bir fakirlik edebiyatı oldu bu!). Pazarda denediğimiz şekerler akide ve nane şekerinden ibaretti. Gerçek şeker kültürüyle ise ancak (Şeker düşüşe geçip çikolataya çoktan mağlup olduğu) 2000'lerin başında İstanbul'da karşılaşabildik. İmerhan ile beraber Hacıbekir'den türlü türlü şekerler deniyorduk. Favori şekerimiz sürekli değişiyordu. Kimi zaman bergamutlusu baş tacı olurken kimi zaman tarçınlısı öne çıkıyordu. Çevrede şeker seven pek kalmadığından cebimizde kese kağıdı şekerle dolaşıp kütür kütür ağızda parçalamamız yeni jenerasyonca biraz tuhaf karşılanıyordu. Zamanla biz de çoğunluğa uyup şekeri unutur olduk. İmerhan zaten jelibona, gofrete ve bilimum diğer adi tatlılara zaafı yüzünden bu konuda fazla zorlanmadı.


İstanbul şekercileri ile ilgili bir yazı yazmak geçen haftaya kadar hiç aklımda yoktu. Geçtiğimiz cumartesi, Beyoğlu'dan lahmacun yemek üzere Horhor'a yürüyerek giderken, Eminönü-Küçükpazar mevkiinde gördüğüm otantik şekerciler aklımı birden başımdan aldı. Dosyamıza Küçükpazar mevkiinde denk geldiğimiz ilk şekerci ile başlayalım. Yani Altan Şekerleme'yle.


Burası 1865'ten beri aynı dükkanda faaliyet gösteriyor. Ahşap doğramalı vitrini ve iç dekorasyonu Eminönü için bile fazla nostaljik. Fakat burası Küçükpazar. İstanbul'un yozlaşmamış ender muhitlerinden. Ahşap doğramalı vitrin buranın alameti farikası. Hele hele Kıbleçeşme Caddesi Unesco Dünya Mirası'na girecek cinsten. Altan Şekerleme bir şeker üreticisi değil. Şeker alıp satıyorlar. Beyaz lokumları en güvendikleri ürünleri. Akide şekerlerinden yarım kilo alıyorum. Çünkü en küçük poşetleri yarım kiloluk. Muzlu şekerden bir tane deniyorum. Hiç fena değil. Akide şekerinin kilosu 8 tl. Hacı Bekir'in neredeyse üçte biri. İlgi alaka ise Hacı Bekir'in üç katı.


Muzlu şeker
Aynı caddede yolumuza devam ediyoruz. Sağda el yapımı bıçakçılar solda ise kantarcılar. Karşımıza günün favorisi Hicipoğlu Şekerleme çıkıyor. Vitrini en az Altan kadar otantik. Fotoğraf çektiğimi gören patron hemen beni içeri çağırıyor. Kendisi Kastamonulu. Beyoğlu'ndaki Üç Yıldız Şekerleme'nin akrabası. Kastamonulular şekerlemede bir numara.

Vitrindeki dantellere dikkat!
Cemal Hicipoğlu
Kuruluş 1745 yazıyor. 1777'de kurulan rakipleri aynı zamanda hemşehrileri Hacıbekir'den bile eski. Ailenin dördüncü kuşak temsilcisi Cemal Hicipoğlu, tezgahtaki Wartburg marka tartıyı görür görmez "Alman malı!" diye keyifle haykırdığımı duyunca, 150 küsür yıllık Alman marka bıçağı ile bana bir parça helva doğruyor. "Dedemin babası bile bu Alman bıçağı ile kesermiş şekerlemeleri" diyor. Helva gevrek ve lezzetli. Yarım kilo alıyorum.

Hergestellt in Deutschland!

Aynı gün, Barbaros Yoğurtçusu'ndan da manda kaymağı alıyorum. Pazar kahvaltısı şölen gibi olacak. Hemen yanı başındaki irmikte gözüm kalıyor. Tadına bakmaya utanıyorum. Altan'dan aldığımız fındıklı şekeri görünce bir de benimkini tadın diyor. İki şekeri yan yana koyduğumda Hicipoğlu'nunki şeffaf ve parlak gözüküyor gözüme. Tadı da bir o kadar farklı. "Ben şekeri üretiyorum. Onlar ise alıp satıyor!. Üç Yıldız'ın şekeri de güzeldir. Ne de olsa akrabam" diyor. Yukarıdan gürültü geliyor. Belli ki üretim var.

Öndeki irmik helvası

Asıl muhabbet imalathanede. Üretim 50 yıl öncesinin metotları ile yapılıyor. Ateş sobada yanıyor. Üstünde şerbet fokurduyor. Fındıklar el yordamı ile ezilirken şıra bildiğin merdane ile karıştırılıyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Sadece makina gürültüsü. Yarım saat trans halinde izliyorum (Trans halinde çektiğim videoyu buradan izleyebilirsiniz).





Tekrar caddeye çıkıyoruz. Bir aylık şeker ihtiyacımızı aldığımızdan daha fazla dükkana uğramıyoruz. Ama birbirinden güzel vitrinli, elli senelik tabelalı birkaç şekerciye daha denk geliyoruz. Fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Kıbleçeşme Caddesi İstanbul'un şekercilik merkezi (Saydıklarımızın dışında İtimat Helva ve Özsoy Şekerleri gibi birçok dükkan var). Canınız lokum, helva veya şeker çektiğinde bir bahane bulup buraya muhakkak uğrayın.

Kıbleçeşme Caddesi
İmerhan'dan ek: Bu turun lokum versiyonunu da ben yapacaktım/yapacağım (!). Bu konu neredeyse bir senedir masada ama tembellik başa bela. Okan dayanamayıp, bana da söylemeden nazire yaparcasına şeker turuna çıkmış. İyi yapmış... Okan'ın abartılı "80'ler Balıkesir'i" tasfirine ekleyecek bir şeyim yok. Ama o dönem için devrim niteliğindeki bir dükkanı atlamış. Atlamasına çok şaşırmadım. Okan çok fakir olduğu için oraya hiç gitmemiş olabilir. Okan o dönemler çikolatayı sadece Polis Akademisi'ndeki şişman, işe yaramaz polis gibi çöpten yiyebiliyordu (Okan fakir edebiyatını daha etkili kılmak için karşısına bir züppe koymak istiyor. Ben de ona yardımcı olayım!!!). Atladığı dükkan ise şadırvanın (Balıkesirliler bilir) biraz aşağısındaki Sagra Special idi. Sagra markası sizi aldatmasın burası tam bir butik çikolatacıydı. Tabi o zaman bizim, ya da Okan bilmez benim, için orası sadece rüya gibi çikolatarın satıldığı gerçeküstü bir dükkandı. Butik mutik nedir bilmezdik.

Kıbleçeşme caddesi
Çikolataların çok büyük kısmı paketli değildi. Çok fazla çeşit vardı. İçinden "sarelle" (Selpak misali, anlamışsınızdır) akan çeşmeleri vardı. Sarelleler bile dört ya da beş çeşitti. Altın külçeleri gibi çikolataları vardı ve koca bir bıçakla istediğiniz kadar keserlerdi. Favorilerimden bazılarının tadı bile aklımda. Her gittiğimizde, ki ben çok zengin ve şımarık olduğum için çok sık giderdim, bu sefer hangisinden alsak diye saatler harcardık. O konsept bugün bile yok. Benzerleri ise uçuk fiyatlı çikolatacılar. Tabi Balıkesir'e fazla gelen ve de 90'lı yılların ekonomik krizlerine yenik düşen bu dükkan 3-4 sene içinde kapandı. Çok yazık olmuştu. Okan Şekerci Orhan'daki şımarıklıklarından da bahset demişti. Hemen bahsedeyim. Şekerci Orhan babamın arkadaşı olduğu için uğradığımızda ikram edilen şekerlerden yerdim. Bu kadar! Çok uzattım ama Okan adi çikolata ya da tatlılar sevdamdan bahsetmiş. Balıkesir'de bu konuda efsane olan Ilgar'a yaklaşamasam da, ben de ancak köy bakkallarında ya da kıyıda köşede kalmış BİM'lerde bulunabilecek adi çikolatalara bayılırım. Mazoşistik bir durum olsa gerek. Serinin ikinci yazısı da çok ara vermeden gelir. Orada da esnaflarla ilgili söyleyeceklerim var.  

21 Nisan 2013 Pazar

Evde Sushi Nasıl Yapılır? Bölüm İki

Evde Yemek Yarışması'nın son günleri. Ama pazar sabahı e-postamız fotoğraflarla dolu. Gülen vaadettiği suşiyle pazar sabahı bizlerle!

"Sevgili Çukurcuma Times,

Vaadettiğim suşi yazısını sonunda yazıyorum. Öncelikle suşinin içine koyacağımız malzemeleri hazırlıyoruz.


Salatalık: Dikine 6 parça olacak şekilde yani pasta gibi kesiyoruz.
Somon: Norveç füme somon kullandım. Çiğ balık kullanma cesaretim yok henüz. Ancak kendi tuttuğum balğı hemen dilimlersem falan çiğ kullanabilirim herhalde.
Avokado: Bence olmazsa olmaz. Hafif yumuşamışlarından alıp limon ve tuzla eziyoruz.
Ton balığı: Mayonezli bir karışım yapıyoruz.


Japon yumurtası: 2 yumurta, biraz şeker, biraz da tuzu karıştırıyoruz. Minik bir tavada kepçe kepçe dökerek pişiriyoruz. İki püf noktası var. Birincisi, tavayı peçeteyle yağlıyoruz yani gözle görülmeyecek kadar az yağ kullaıyoruz. İkincisi de, yaptığımız yumurtayı kıvırıp tavanın bir kenarında tutuyoruz. İkinci kepçe yumurtayı pişirip diğerinin üstüne katıyoruz. Bu karışımdan 3 kepçe çıkıyor zaten. Sonunda içi çok hafif cıvık yumurta rulosu oluyor. Soğuyunca bunu da uzun şeritler halinde kesiyoruz.
Çilek : Benim favorim. Brezilya'da bir yerde denk gelmiştim. Kendim de deneyeyim dedim. Sonuç mükemmel. Çileğin hafif ekşi ve tatlı tadı suşiye çok yakışıyor. Çilekleri de dörde kesiyoruz. 

Malzemelerin hepsi hazırlanınca üstlerini streçleyip dolaba kaldırıyoruz.


Pilav için osmancık pirincini kullandım. Daha önce bu tarifi öğrendiğim Japon misafirimiz Shusaku Hayashi (Ki kendisi apayrı bir yazı konusudur. Bakınız) marketteki pirinçleri tek tek inceleyip osmancık pirinci seçmişti.

Pirinci tüm nişastası akana kadar iyice yıkıyoruz. Sonra pirinçle aynı miktada suyu bir tencereye alıp kaynayana kadar yüksek ateşte, kaynadıktan sonra en kısıkta tutarak suyunu çekene kadar pişiriyoruz. Mümkün olduğunca karıştırmamak lazım ki pirinçler kırılmasın.

Pişen pirinçlere kullandığımız miktara oranla pirinç sirkesi, şeker, tuz karışımını ekliyorum. Miktara defterden bakmak lazım. Sonrasında denemek isterseniz yazıp gönderirim.

Bundan sonraki aşama pirincin soğutulması. 3 dk kadar mangal misali pirinci yelliyoruz. Arada sırada da pilav alt üst olsun diye karıştırıyoruz ama bir çorba karıştırması kıvamında değil de narin narin alt üst yapıyoruz. Pirinçlerimiz çok değerli! Yaklaşık 3 dk'da pilav soğuyor.





Daha önceki suşi denemelerimizde suşiyi yapıp buzdolabında soğumaya bırakıyorduk. Meğer racon öyle değilmiş. Yemek düzenimizi alıp hepimiz masaya diziliyoruz. Bir yandan yapıp bir yandan yiyoruz. Ortam yerini bulsun diye de masayı postcrossing sayesinde Japonya'dan gelen kartpostallarla süsledim :)


Norimizi unuttuk. Noriyi öyle paketten çıktığı gibi kullanmıyoruz. Ocakta hafiften tütsüler gibi yapıyoruz. Böylece daha çıtır oluyor. Norileri makasla ikiye keserek kullanıyoruz yoksa tosun gibi suşilerimiz olur.



Suşi sarmak için bambudan yapılma amerikan servisi benzeri bir şey kullandım. Noriye az miktarda pilav koyup elle yaydırıyoruz. İki ucundan da yaklaşık 1'er cm boşluk bırakmak gerekiyor. bundan sonrası yaratıcılığımıza kalmış. İstediğimiz şekilde doldurup sarıyoruz. Sararken de her tur başka biri sarıyor. Kendi suşisini kendi tasarlıyor falan, keyifli oluyor böylesi.



Sarma aşamasında süper bir seviyeye ulaşamadım ama zamanla o da olur. Sonra da 6'ya bölüp soya sosuna hafifçe dokundurup yiyoruz.


İşte size detaylı bir "Evde Suşi" yazısı. Hatta biz bu olaya kendin suşir kendin ye dedik :) Afiyetler.

Bu arada, daha önce karides de kullanmıştık fakat o an donuk karides bulmuştuk. Onu haşlayıp kullandık. Pek tatsız oldu. Çimçim bulup kullanmak lazım..

Bir de surimi alıp dilimlemiştim. Bütün suşileri yedikten sonra surimiyi buzdolabında unuttuğumu farkettiğim için sek olarak yemek zorunda kaldık."

Gülen'in ellerine sağlık. Gülen'in karides yazısı kendini de tatmin etmemiş, hırs yapmış, suşiyle geri döndü, yarışmada bomba etkisi yarattı! Teşekkürler.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Bahar Lezzet Serisi: Eminönü Çıkarması

Kartal Sokak, Beyoğlu
Okan: Aslında bu bir cevap yazısı. Ama cevap olması için başına bir soru veya olay gerekiyor. Olay ise blog yazarlarından İmerhan ve bilişim destekçimiz Orkun'un geçen hafta gerçekleştirdiği cigantik Kadıköy çıkarması. Bu iki kafadar, baharın en güzel gününde hem de hafta içi mesai saatlerinde bana nispet yaparcasına Anadolu yakasında lezzet avına çıktılar. Kadıköy çıkarması ile ilgili yazı en kısa zamanda gelecek. Bu hafta ise, ben ile İmerhan iddialı bir Eminönü turu yapma peşindeydik. Güya İmerhan Tarihi Subaşı Lokantası'nı aramış ve sadece mart sonu nisan başında bulunabilecek süt kuzu (Kokoreç) sarmadan sipariş etmişti. Yolculuğumuza kahve fiyatlarını bir anda yüzde elli şişiren Karabatak'ta kahve ile başladık. 

İmerhan: Okan'ın "içerikte simetri" hastalığından Eminönü çıkarması yazısı storm trooperlarla açılıyor. Bu yazıdan kısa süre sonra gelecek Kadıköy çıkarmasında harika ve devasa duvar resimleri var, simetri ondan. Hedefimiz kokoreçi yiyip Çukurcuma'ya geri dönmek. Ama Okan'ın aklına her an birşey geliyor ve ilgisi hemen başka şeylere kayıyor. Yani dönüşe daha çok var.  


Okan: Yazının konusu Eminönü. Bahar lezzetleri peşine düşmeden önce üzerine yazı yazmayı düşündüğümüz Hataylı çiğköfteci Ali Usta'nın dükkanına uğradık. Ali Usta, Eminönü Büyük Postane'sinin hemen karşısındaki küçük bir pasajda konuşlanmış bu yörenin en meşhur çiğköftecisi. Aslında bu adamı tanıtmadan önce youtube'da denk geldiğim bu videoyu izlemek gerekiyor.

Ali Usta'nın yardımcısı
Öncelikle şunu söyleyelim. Çiğ köftesini hiç beğenmedik. Sanki sadece bulgur ve salçadan yapılmış.   Renginin kırmızı yerine sarıya çalması ise başka bir can sıkıcı durum. Çiğ köfte yerine mercimekli köfte yemiş gibi hissediyorsunuz. Ama ustanın pozitif provakatör kişiliği, müşterilere sataşma huyu ve en önemlisi elinin fena halde bolluğu İstanbul sınırları içerinde "İşte esnaf budur!" lafını bize yıllar sonra söyletiyor.


Usta çiğ köfte yapmayı çok kıvıramasa da işini (Belki de yaşamayı) çok sevdiğinden kapısının önünde 50 metrelik kuyruklar oluşturmayı iyi beceriyor. Müşterileri sıraya dizip espirileri ardı ardına sıralarken her birine türlü türlü lakaplar takıp (Kimi zaman düpedüz aşağılıyor), ağzına kendi elleriyle köfteleri tıkıştırıyor. Yolunuz Eminönü'ne düşünce sadece bu çiğköfte performansı (Alın size bir tane daha) için bile uğranılabilecek bir mekan burası. Porsiyon 5 tl.

İmerhan: Ara sokaklardan gezine gezine Kılıççılar Kapısı'na çıkacağımızı düşünürken, Okan önden önden gidiyor. "Şurdan çıkalım hadi" diyorum, "Hı hı" gibi birşeyler söylüyor. "Nereye gidiyoruz?", cevap yok. Peşinden gidiyorum. Bir ara "Çiğköfte" diyor, bir bakıyorum birisi elime çiğ köfte tutuşturmuş. Ali Usta'dayız. Çiğ köfteler vasattan bir tık aşağıda. Ancak ferah mercimek köftesi ayarında. Ama esnaf böyle olunca sırf kötü esnaflara nazire olsun diye bile gidilir. Şiddetle tavsiye ediyorum.


Okan: Eminönü'nden Mercan'a doğru yokuş yukarı çıkıyoruz. İstanbul Üniversitesi'ne varmadan sol tarafımızda bir sebil gözüküyor. Diğer sebillerin aksine burası kolanın, sigaranın satıldığı büfelerden değil. Mekan, Mercan yöresinin en iyi dönercisi "Hacı Osman'ın Yeri". Dönerci Şahin Usta yazımızda buradan  kısaca bahsetmiştik. Hacı Osman'da sadece döner satılıyor (Sabah ise kahvaltı). Porsiyon ve ekmek arası olmak üzere iki çeşit. Etin sadece yüzde yirmisi kıymadan geri kalanı parça et. İmerhan kıyma etten daha çok haz ettiğini söylüyor ama İskender kebap yapılmayacaksa bana göre parça halinde olması daha makbul. Bahar lezzet serisi için midemizde yer kalması adına çeyrek ekmeklik sipariş veriyoruz. Üstelik ucuza kaçıp 3,5 tl'lik olanından.

İmerhan: Çiğ köfteyi aperatiften saydım, Ali Usta keyfimi yerine getirdi, hava harika, sırada süt kuzu kokoreç var! Şimdi yukarı çıkmaya başladık. Ama yine rotada bir tuhaflık var. Tuhaf olan sadece rota değil. Okan yine bakına bakına önden önden gidiyor. İlgisi yine dağıldı. Sorularıma cevap vermeden o, soruyu soruyor "Çeyrek mi, yarım mı?". Nasıl yani?! "Iıı.. Çeyrek olsun". Ne çeyrek olsun?! Kafayı kaldırıyorum, İstanbul Üniveristesi'nin koca duvarı karşımda. Neyse döner güzel. Ama niye cimrilik ettik. 5 tl'lik çeyrek yiyeydik... Kokoreçi yiyemeden doyacağız. 



Okan: Uzun zamandır yediğimiz en iyi ekmek arası döner. İkimiz de nemli döner sevdalısı olduğumuzdan biraz kuru geliyor. Hafifçe bir sos ile nemlendirilirse çok mu olurmuş?! Etin tadını almak isteyen arkadaşların "Sos koyma kardeş!" demesi yetmez mi! Vakit geldi çattı. Çukurcuma yöresine yeni açılan pullu biber isimli dönerciyle tanıştıracağım sizleri çok yakında. İstanbul'un uzak ara en iyi ve en nemli tavuk döneri burada. Eminönü'ne dönelim. Karnımız malesef doyuyor. Bahar lezzetlerini keşfetmeye gelelim derken döner ve çiğköfte ile tıkıyoruz kendimizi. Üstelik gideceğimiz yer Subaşı Lokantası. Buradan epi topu 250 metre uzaklıkta.



Bugün iyi esnaflar günü. Ali Usta'nın güleryüzünün üzerine Subaşı'nın sempatik sahibesi karşılıyor bizi. İmerhan'ın süt kuzu kokoreç siparişi vermediği, bugünkü menüde kokoreçin olmadığından ortaya çıkıveriyor. Fakat Subaşı patronu güleryüzü ile tüm sinirlerimizi gevşetiyor. Dedik ya bahara özgü yemek yiyeceğiz. Bir şekilde bizi ikna edip bahar yemekleri diye bizi düpedüz dört mevsimlik bir menü ile kandırıyor. Pozitif bir kandırmacılık ama bu. Yemek yiyip, çayımızı içtikten hatta eve gelip fotoğraflara baktıktan sonra bile yediğimiz yemeğin bahar yemeği olmadığını anlayamıyorum. "İşte esnaflık bu volüm 2!". Sempatiklikle yapılan küçük kandırmaca oyunları. Kokoreç için pazartesiye söz alıyoruz. Süt kuzu mevsiminin neredeyse sonuna geldiğimiz için son şansımız bu. İmerhan Çiya'da yediği şehriyeli kokoreçin fotosunu gösteriyor hanfendiye. "İyi de bunun içinde et nerede?" diye küçümsüyor. "Pazartesi gel bir de benim kokoreçi ye..."



Tabaklar sıra sıra masaya diziliyor. Beni en çok meraklandıran yemeği tırtıklayarak başlıyorum tıkınmaya. Komando yeşili rengi ile Fransız mutfağından fırlamış gibi gözüken ıspanak püresi. Rengi kadar kokusu ve tadı da dikkat çekici. Etin yanına harika bir garnitür olabilir. Yine patronun "mind trick"leri ile aslında hiçbir zaman sıcak bakmadığım karışık kompostonun tadına bakıyoruz. Ben normalde ayvalı ya da kayısılı komposto söylerim. Yumuşak ve sert meyve dengesi şahane. Narlar ağızda kütür kütür patlarken portakallar dağılıveriyor. Üst düzey.



Sebzeli pilavı sevmeyen adam bulunmaz. Gayet başarılı. Kuzu tandırlı hünkar beğendinin beğendisi bir hayli cıvık olsa da kuzusu yumuşacık. Yanına konulan patates kızartması ise en iyi ihtimalle can sıkıcı. Mekana Kapalıçarşı'nın Kılıççılar Kapısı'ndan ulaşılabilir. Üst paragrafta bahsettiğimiz Dönerci Şahin Usta da dükkanın hemen karşısında. Yukarıda fotosunu çektiğimiz tüm yemekler toplamda 48 tl. Yani pek ucuz değil.

İmerhan: Döneri yedim, ayranımı bitiriyordum, Okan "Hadi yeter! Bir gidemedik Subaşı'na!" diyor. Nasıl yani?! Kontrolü tamamen kaybettim. Kapalı Çarşı'ya giriyoruz. Yeni bir süprizi bünyem kaldırmaz. Aklım süt kuzuda. Okan'ı zaptetmem lazım. "Hazır Kapalı Çarşı'dayken Havuzlu'ya bir bakalım. Belki orada da kokoreç vardır" diyorum. Tamam dikkatini çektim. Subaşı'yla kardeş lokantalar diye biliyoruz Havuzlu'yu. Menüler benzer olmalı. Orada da kokoreç vardır. Havuzlu'da artık Türk müşteri bulmak neredeyse imkansız. İlgisiz garson "Kuzu kokoreç mi? O yok. Ama kuzu kavurma var" diyor. Garson canımızı sıkıyor. "Hıımm.." deyip çıkıyoruz. İçgüdülerimizle Kılıççılar Kapısı'nı buluyoruz. Artık Subaşı'ndayız. Ama malesef süt kuzu sarma yok. Bu meret kara borsa! Pazartesi belki gelecek. Canımız sıkılacakken Zekiye hanım ve şef garson keyfimizi yerine getiriyor. Çok ilgili ve sempatikler. Çiya'dan ve Havuzlu'dan bahsedip Zekiye hanımı "provoke" ediyoruz. Öğreniyoruz ki Havuzlu'yla Subaşı'nın alakası yok. Bu sefer elime birşey tutuşturulmadan Zekiye hanımın da tavsiyesiyle siparişi ben veriyorum. Her şey gayet lezzetli. Ispanak püre ve hoşaflar bir harika. Pilav Subaşı'nın vasatı. Ama esnaf iyi olunca yemekler de daha bir lezzetli geliyor. Fiyatlar da çok esnaf işi değil ama rahatsız etmiyor.



Okan: Eminönü maceramızda bahara dahil hemen hemen hiçbir şey sunamadık sizlere. Bunun için özür diliyoruz. Yazının en başında bahsettiğim Kadıköy macerasına yapılan tokat gibi cevap ise malesef başka bir bahara kaldı. Üstelik İmerhan ve Orkun'un orada süt kuzularından keme mantarına, erikten çağlaya envaiçeşit bahar yemeği malzemesi denediği düşünülünce kapışmamız en iyi ihtimalle nakavtla sonuçlanacak. Tabi İmerhan haftabaşı tekrar Subaşı Lokantası'na gider ve şahane süt kuzu yazısıyla durumu kurtarırsa işin seyri değişir. Dönüş yolunda karnı anlattıklarımızla kurt gibi aç olan Orkun'la buluşuyoruz. Mekanımız Karaköy OPS. Bizim bol etli fotolarımıza istinaden o da gaza gelip hamburger söylüyor.


Masaya garson yemeği bıraktığında ise hepimiz gülme krizine giriyoruz. Hamburgere "post-modern" yorum. 25 tl'ye Lavaşburger ve 4 adet elma dilim patates. OOPPSS!!!


İmerhan: Subaşı'na sağ salim vardık, keyifli bir yemek yedik. Artık rahatım. Okan da normale döndü. Aheste aheste dönüş yolundayız. Bunca yemek üzerine bir kahve iyi gider. Cihangir-Çukurcuma için yokuş çıkmak lazım. Kahvemizi yokuştan önce içeceğiz. Yeni hedef Karaköy. Önümüze ilk OPS çıkıyor, biz de dalıyoruz içeri. Hava sıcak. Buzlu, soğuk bir latte iyi gider. Hemen siparişi veriyoruz. 9 tl'ye içitiğim en vasat buzlu latte. Kronotrop aklıma geliyor. Kıyaslanamaz bile. Hamburger denemesi ise tam bir fiyasko. Mekan gayet hoş, yediğimiz içtiğimiz ise bir o kadar boş.

Queen'den geliyor: Scandal!