29 Ağustos 2013 Perşembe

Lizbon: Küçük Esnaf 2

Önsöz: Hiçbir gezi yazımızda konaklamadan bahsetmedik. Bundan sonra da çok önemli bir şey olmadığı takdirde bahsetmeyeceğiz. Ama Portekiz seyahatimde çok isabetli üç tercihimi sizinle paylaşmak isterim. Gezinin ilk bölümünde Lizbon'da kaldığım ev Alfama'daydı. AirBnb sitesinde "Susanna's house" olarak geçen bu şirin mekanın görüntüsüne ve nasıl gidileceğine buraya eklediğim youtube linkinden ulaşabilirsiniz. Kamera biraz titrek gelebilir çünkü ben çektim. Devamında Porto'da kaldığımız enfes ev var. Oranın görüntüsüne buradan ulaşabilirsiniz. Kameranın titrekliğinden neden bilardoda başarısız olduğum anlaşılabilir. Yolculuğun üçüncü bölümünde tekrar Lizbon'a dönüyoruz. Şehir merkezinde bulunan "küçük esnafları" rahat gezebilmek için Trivago adlı sitede "Lisbon Destinations" adlı bir hostel düşürüyoruz ki dillere destan. Şehrin göbeğinde bulunan tren istasyonunun içerisine konuşlanmış bu hostelin ulaşım detayları yine öz be öz kendi ellerimle çektiğim bu videoda. Biz konumuza dönelim, Lizbon'un küçücük esnaflarına...


Gezinin ilk bölümünü şapkacı ile sonlandırmıştık. Şapkacı zaten köşede. Köşeyi dönünce ise pek sevdiğim "Ginjinha"cı var (A Ginjinha). Bardağı 1,20 yuro. El yapımı vişne likörleri bir harika. Dilerseniz vişne taneli, dilerseniz sade içiyorsunuz. Önü pek kalabalık. Yerler dökülen likörlerden yapış yapış. Aman dikkat, yoğun şerbet tadı yüzünden alkolü algılamıyorsunuz. Anthony Bourdain burada duman oldu. Bense (Aşırı şekerli alkolllerle olan kötü maceralarımdan kitap bile yazılabilecekken) kendimi zor eve attım.




Bu likörcü pek keyfine düşkün. İçki tüketiminin en yoğun olduğu saatlerde dükkanı kapıyor. Ama strese gerek yok. Hemen 50 metre ileride rakibi gecelere kadar açık. Ginjinhanın dışında portakal, anason vs. karışımından oluşan otantik bir likör de satılıyor. Tadı sert ama kokusu mis. Hemen karşısında bir adam hergün aynı saatlerde canlı fado yapıyor. Fado dinlemek için paralar baymaya gerek yok. Ufak bir bahşişle canlı fado eşliğinde elinde ginjinhayla Lizbon'un en güzel eğlencesini yaşayabilirsin.
.


A Ginjinha'dan çıkıp ilk sağa döndüğünde meydana çıkıyorsun. Hemen meydanın dibinde 1830'dan beri faaliyette olan "oyuncak bebek hastanesi" ile karşılaşıyorsunuz. Hospital De Bonecas. Mekan, dünyanın en güzel oyuncakçıları sıralamalarının baştacı (Berlin'deki müthiş lego dükkanı ile beraber). İçeride oyuncak bebekleri neşterle kesip biçen ve yapıştıran yaşlı kadını görünce insan bir an ürperiyor. Tamirattaki bebeklerin ayaklarının altına iliştirilen seri noları insana morga girmiş hissi uyandırıyor. Burası oyuncakları restore etmekle birlikte, bebeklere birbirinden otantik kıyafetler diken bir yandan da köşesinde mini oyuncak müzesi barındıran gerçek üstü bir mekan.



Ziyaret ettiğim diğer dükkanlar gibi muhabbet edecek bir konu bulamadığımdan ("Bebekleri kaça tamir ediyorsun?") ortamda bir soğukluk yaşanıyor. Bir iki foto çekip "obrigado" dedikten sonra kaçıyorum. Aklınızda bulunsun yeğeninizin, kuzeninizin kırık, eski bebeği varsa Lizbon'a gelmeden önce çantanıza koyun. En azından kadınla muhabbet edecek bir konu bulursunuz.


Not: Duyduğuma göre en basit tamirat 5 yurodan başlayıp, kompleks ameliyat gerektiren durumlarda (Bu fotoda gözüktüğü gibi) fiyat 1000 yuroya kadar çıkıyormuş. Uyarayım dedim. Sonra bebek tamiratı diye bütün tatil paranızı tüketirseniz bana kızmayın!



Buradan çıktığınızda meydanın karşısına geçin. Sahil istikametine doğru yürüyün. 100 metre ileride sol yakada bir sömürgeci dükkanı daha! "Casa Pereira Da Conceiçao". Buranın uzmanlık alanı çay. Darjeelingden bilimum Çin çayına ne ararsan var. Bir poşet darjeeling yaptırıyoruz. Mekandaki tartılar, değirmenler hepsi birbirinden egzotik.






Çaycıdan tekrar sahile doğru yürüyoruz. Meydana vardığımızda Alfama'ya doğru kıvrılıyoruz. Az ileride sol köşede Conserveria De Lisboa'yı görmemek ne mümkün. Buranın uzmanlık alanı konserve balıklar. Sol e Pesca'da yediğimiz şahane konservelerden o kadar etkilendik ki eve dönüş öncesi bu dükkana uğramak farz oldu. İçerisi diğer bütün dükkanlardaki gibi fazlasıyla otantik.



En dipte yaşlı teyze konservelere özenle markalarını yapıştırıyor. Diğer yanda tezgahtarlar müşteri siparşılerini kağıt ve ip yardımıyla (Eminönü'ndeki Elmas Kasabı gibi) yavaşça paketliyor. Mekan gibi konservelerde 1900'lerin başından fırlamış gibi. Sanki Jack London'ın kitaplarında bahsedilen balıkçı kasabasındaymışsınız hissi uyandırıyor. Bu his Porto'da daha da azacak.



Ton, morina, sardalya ve ezmeler. İlave olarak ahtapot, kalamar ve niceleri. Sarımsaklı, domates soslu veya sebzeli. Bir düzine tür onlarca varyasyon. İnsan neyi seçeceğine karar veremiyor. Domatesli sardalyayı daha önce denediğimden havada kapıyorum. Morinasız Lizbon'dan dönülmez. Ton deyip geçmeyin buranın tonları bile başka ayar. Sulu ve taze. Dere otu ve zeytinyağıyla şahane oluyor. Yanına da kıtır ekmek (Konserve fiyatları 1-5 yuro arasında değişiyor).



Bunun dışında 80'lerde Balıkesir'de çokça rastlanan düğmeciler, Eminönü Mercan yokuşunda bile az kalan örme yüncüler (Nako markası Okan'ın tersi olduğu için küçükken favorimdi), kumaşçılar, terziler, kurutulmuş balıkçılar ve daha neler neler.

Not: Lizbon yazılarımızda Kıyamet filmine gönderme yapmak bir gelenek oldu. Fakat tüm malzemeleri tükettim. Daha da benden başka gönderme beklemeyin. Hoş, arkadaşım Özgün'de bulunan pahalı oyuncak helikoptere hoparlör bağlayıp Wagner ile İstanbul semalarını inletebilecek kapasitem var o ayrı. 

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Lizbon: Küçük Esnaf 1

Lizbon bir küçük esnaf cenneti. Şehir merkezinde devasa marketlerin olmaması çok büyük etken fakat bu kadar sofistike ürünlerin satıldığı küçük dükkanların varlığının başka bir nedeni olmalı. Düğmecisinden kahvecisine, çaycısından eldivencisine, şapkacısından oyuncak bebek hastanesine.


Reşat Ekrem Koçu'nun abartarak kaleme aldığı "İstanbul Esnafı" kitabında bile bu kadar çok çeşitlilik bulunmayabilir (Abarttım). Dükkanlardaki ürünlerin kendine has olması bir yana, hepsinin iç dekorasyonu birbirinden otantik ve sevimli. Belki de elli senedir hiç bozulmamış. Örnek vermek gerekirse tüm dükkanlar İstiklal Caddesi'ndeki "Kelebek Korse" ayarında. Kahve değirmeni, tartı veya eşya rafları, tüm dükkan aksesuarları antikacıda bile zor bulunur cinsten. Bizde en modern malzemelerle dizayn edilen erkek berberleri (Kocamustafapaşa'da en son tüm dükkanı aynayla kaplama modası vardı) yerine, 19. yüzyılın İstanbul'undan fırlamış gibi duran berberler, usturalarını bilerken sanki her an dişinizi çekecekmiş hissi uyandırıyor.


Berberin (Barberia Campos) kullandığı malzemeler, traş sabunu, ustura ve bileyicisi, hepsi hepsi ayrı bir sanat eseri. Aynı cadde üzerinde (Rua Garrett) karşı tarafta "A Brasilia" isimli kafe yine o korunmuş esnaf modeline bir örnek. Bana fazla turistik gelse de fiyatlarının şişkin olmaması alkışlanası. İç mobilyalar yine dillere destan. Hele, sağ girişteki eski model gazete büfesi..



Caddeden az aşağıya iniyoruz A Brasilia hizasındaki kahveciye daldık. Casa Pereira'dayız. Burada kolonyalist Portekiz'in kırıntılarını görmek mümkün. Dünyanın dört bir yanından gelen enfes kahve çekirdekleri, kakaolar ve likörler.







Caddenin sonundan sola dönüyoruz. Elli metre ileride sol yakada daracık bir dükkan göze çarpıyor. Luvaria Ulisses. Şık bir eldivenci. Üstelik sadece kadınlar için değil. Şahane erkek eldivenleri de var burada. Çok beğensem de bir eldivene 60 euro verecek durumum yok. "60 euroya üç kere masa donatırım" diyorum kendi kendime. Ama eşim çoktan transa geçmiş onlarca eldiven deniyor."Gel sana dondurma ısmarlayayım" diye kafasını karıştırıyorum. Hemen yutuyor. Dondurmaya asla dayanamaz.




Yoldan dümdüz ilerliyoruz.Rossio Meydanı'na varıyoruz. Sağ yakada Chapelaria Azevedo Rua adlı tabelasında kuruluş 1886 yazan bir şapkacı var. Yine kolonyalist kimliğinden faydalanarak Latin Amerika'dan, bilhassa el işi şapkaları ile meşhur Panama'dan, Ekvador'dan insanı çığrından çıkaracak şapkalar geliyor. Bu sefer hanımı dondurma ile kandıramıyorum. Bir tane de kendime alabilmem için onu rahat bırakmam şart. Diğer blog yazarları gibi, benim de kafam söbü olduğundan (Kürt kafası derler arkası dümdüz) hiçbir şapka yakışmaz bana. Herkese yakışan beyzbol şapkası bile eğreti durur bende.



Fötrü kafama geçirdiğimde kibar şapkacı teyze bile gülmesini zor tuttu. "Olmadı!". Eşim ise bayan aksesuar, şapka, gözlük veyahut toka. Bütün aksesuarlarla uyumlu. İlk denediği şapka cuk diye oturuyor. Pek kibar şapkacı "İşte bu!" bakışı atıyor. Kıskanıyorum. Sağ reyondaki 5-10 yuroluk ucuz kasketlere göz kestiriyorum. Birşey almam lazım. Kasketi kafama geçiriyorum. Maden işçisi gibi gözüksem de alacağım. Ne de olsa fötrün onda bir fiyatına.



Fiyatlar biraz şişkin gelebilir. Ama aynı modellerin İstiklal'de Hazzopulo Pasajı'nda bulunan Şakpacı Katya'da üç katı fiyatına satıldığını görünce insan rahatlıyor. Üstelik Katya'nın kapısında zil olduğunu, ancak zile basıp içeri girebildiğinizi, tipinizi beğenmezse otamata basmayıp sizi dışarıda bıraktığını söylesem. Aynı muameleyi Galata'daki pul koleksiyoncularında da görebilirsiniz. Bu aksi ve elitist eski Beyoğlu esnaflarından övgüyle bahsedilince tüylerim diken diken oluyor. Beyoğlu'nun lavanta kokusundan geçilmediği günlerin yerine sabahları biber gazının zafer hissi veren kokusunu yeğlerim. Smells like...victory...