29 Eylül 2013 Pazar

Gurbet Kuşu Sunar: Granada'nın Grafiticisi "El Niño de las Pinturas"


Granada’nın sokaklarını gezdiğinizde elbet bir çok sokak sanatı örneğine denk gelirsiniz. Ya bir köşede muhtemelen politik stensil vardır, ya da rengarenk bir grafiti karşınıza çıkar. Sticker desen almış başını yürümüştür. Tabi, kriz dolayısıyla sticker sanatı yerini, daha çok bakıcı, boyacı ilanlarına bırakmak durumunda kalmıştır. Bu yazıda ise grafitileriyle Granada sokaklarına ayrı güzellik katan, anında karizması biteceğinden ismini Türkçe'ye çevirmeyeceğim, El Niño de las Pinturas’ı kısaca tanıtacağım. Sokak sanatı, grafiti şeysi de nereden çıktı demeyin. Hakikatte işim olmaz. Okan’ın gözüne girme çabası diyelim, geçelim.


Gerçek ismi Raul Ruiz olan, El Niño de las Pinturas’ın grafitilerine daha çok eskinin Yahudi, şimdinin kolpa, alter, hipi mahallesi Realejo’da rastlayabilirsiniz. Neredeyse her işine gerçekten gönül verenlerin başına geldiği üzere, güzel sanatlar fakültesine alınmıyor. "Bu da bana fırsat oldu, direkt şehri boyamaya başladım" diyor bir röportajında.

Granada’nın kültürünün önemli bir parçası olan Flamenko’ya da grafitilerinde yer vermiş.
Çingene mahallesi Sacromonte’den bir Flamenko mekanı.
Üç yıl önce vefat eden Granadalı meşhur Flamenkocu Enrique Morente grafitisi.
Sadece Granada’yla sınırlı kalmayıp, farklı ırklardan insanları bir bir resmetmiş. Grafitilerinde her cins insanı görmek mümkün.




Joe Strummer grafitisi de onun eseri. The Clash’in Ankara doğumlu solisti, alkolik müziği punk’ın babası Joe Strummer, Granada’yı çok sevip oraya yerleşmiş. En açık kanıtı, açın bakın, London Calling albümündeki Spanish Bombs şarkısıdır. O şarkı, Granadalı meşhur şair Federico Lorca’ya ve İspanya iç savaşında savaşan anarşistleredir. Lorca’nın kayıp mezarının peşine düşmüş ama bir şey çıkmamış. Neyse, Realejo semtindeki küçük bir meydancığa da 2011 yılında Joe Strummer‘ın adını vermişler.


Joe Strummer meydancığının yan tarafındaki komple bina grafitisi de yine El Niño de las Pinturas’ın işi.


Tabi ben El Niño de las Pinturas‘ın grafitilerinden sadece bir kaçını burada size gösterebildim. Daha fazlası için ya El Niño de las Pinturas’ın sayfasına bakın, ya da El Niño de las Pinturas Granada deyip aratın gelsin.



26 Eylül 2013 Perşembe

Antep: Baklava


Çok sevdiğim Terminatör 3'ün en güzel (Hatta üçlemenin) sahnesinde olduğu gibi, "Okan Benli. It is time." diye sesleniyordu Antep kenti bana. Bir yıldan fazla olmuştu gideli. Ama Metanet'te içemeden döndüğüm için beyinciğimi orada bırakmıştım. Kol ve bacaklarım birbiri ile uyumlu çalışmıyordu artık. Galiba omurilik soğanımın da bir kısmı orada kaldı çünkü dünyaca meşhur reflexlerimin bir miktarını yitirmiştim çoktan. Artık evde sinek avlayamaz olmuştum. 



Kronolojik bir hikaye olmayacak bu seri. Hatta daha yazının başında "ilk dönem Tarantino filmlerinde olduğu gibi" gezimin ortasında gittiğim Zeki İnal Baklavaları'ndan bahsedeceğim. Kronolojiyi bozma pahasına Zeki İnal. Dışarıdaki şık tabelasından buranın şahane bir yer olacağını sezdim. Antep'e sıfır bilgiyle gelseydim bile şehrin en iyi baklavacısının Zeki İnal olduğunu bir çırpıda anlardım. 


Tıpkı Elmacı Pazarı Güllüoğlu'nda olduğu gibi son derece sade masalara oturuyoruz. Birer porsiyon şöbiyet söylüyoruz. Diğer baklavacılardan farklı olarak buranın şöbiyeti kahverengi. Gevrekliği hoşuma gidiyor. Ama şüpheye düşüyorum. Ya içi kurumuşsa. İstanbul'un ev yapımı cevizli baklavası kuruluğundaysa yandık! Kıtır kıtır olur allah muhafaza. Cips gibi. 


Ama dişimi değdirdiğim anda gözlerim büyüyor. İçerisi yumuşacık. Hiç kurumamış. Fıstıklar ağızda dağılıyor. Kaymak o kadar bol ki yandan fışkırıyor. Ama marifet sadece malzemede değil. Ustanın fırındaki maharetinde. Hafif bir is kokusu geliyor rakiplerinden farklı olarak. Ama İskoç maltı ferahlığında bir is kokusu bu. Tam puan. Geçen sene yediğim Koçak'ı donunda sallar bu. Bir kiloluk paket söylüyoruz ki otelde de yiyelim. Zeki İnal baklava aleminin James Cameron'u. Pahalı ama sonuna kadar hakediyor. Şöbiyet 48 tl. Maalesef pazar günleri kapalı. Uçakla dönerken alamayacağız anlaşılan. Usta, "İki günde şekerlenir bu. Hatta ertesi gün bile tadını alamazsın. Hele İstanbul'a iner inmez nemden yumuşar bu. Antep gibi kuru iklimde tadını alırsın bunun". İşte! Neden Antep'ten gelen baklavaları evde yiyince tadını alamadığımın cevabı bu olsa gerek. Patron İTÜ mezunu. "Ne kadar çok üretirsen tadı o kadar bozulur. Bizde tezgahta gördüğün kadar baklava var. Akşama hepsi biter. Pazar açık değiliz herkes gibi"


"Çalışanların dinlenmesi lazım. Pazar aldığın baklava zaten cumartesinin ürünüdür. Bir halta benzemez. Üretim arttıkça yapacak usta bulmak lazım. Usta da kolay yetişmiyor. Biz hepimiz baklava açarız" diyerek gösteriyor salondaki çalışanları. Şöbiyet o kadar etkiliyor ki bizi baklavayı denemeyi unutuyoruz. Tüm bu tıkınmanın üstüne, patronun tavsiye ettiği hemen karşı taraftaki dondurmacıda şahane Maraş (Aman Maraş demeyin Antep diye düzeltiyorlar) dondurması yememiz en hafif deyimiyle ayılık. Hele hele ben! Sadenin yanına bir parça da antep fıstıklı söyleyerek kalitesizliğimi oracıkta belli ettim.



Güllüoğlu da tıpkı Zeki İnal gibi dışarıdan kalitesi belli olan baklavacılardan. Dünyanın ilk baklava dükkanı olmakla övünüyorlar. Tüm Güllüoğlu çetesinin atası. Zeki İnal'dan çok etkilendiğimizden olsa gerek şöbiyetle başlıyoruz maceramıza. Zeki İnal'ın gerisinde olsa da en kötüsünden harika. Şöbiyet kilo 45 tl. Fakat buranın uzmanlık alanı özel karesi. İçindeki fıstıklar iri iri.


Burası ise eski ustaların yetişmemesinden yakınıyor. 4+4+4 gibi eğitim sistemleri yüzünden 9-10 yaşındaki çocukları baklavacıya alamadıklarından yakınıyor. "Adam buraya 18 yaşında gelince alıngan oluyor. Ben ne dayaklar, küfürler yedim burada. Yine de devam ettim. 11 yaşında girdim. Kazık kadar olunca işi de zor öğreniyorlar. Usta dediğin çocuktan yetişir".

Elmacı Pazarı Gllüoğlu


Düşünüyorum hiç de haksız değil. İlkokuldan sonra alımı yapılan baklavacılık okulu mu açılsa buraya? Başka kurtuluş yolu var mı? Gelecekte bu kadar kaliteli usta bulmak daha da zorlaşacak. Zeki İnal 13 yaşında mesleğe başlamış şimdi 83 yaşında. Allah hepsine uzun emirler versin.



Polemik yaratmaya çalışıyorum, "Peki Karaköy Güllüoğlu'na ne diyorsun?". "Buranın vasat baklavacısı bile olamaz. Antep'te tutunamaz!". Aradığım cevap. "Faruk Güllüoğlu'nu sormuyorum o zaman". Gülüşmeler. "Baklavacı mıydı o?". Kahkahalar...



Koçak. Geçen sene bahsetmiştim ya! (Buyurun buradan yakınız)Tekrar ettirmeyin bana. Ama çalışanları pek bir suratsız bu aralar. Canımı sıkmadı değil. Özel karesinin iri doğranmış fıstıkları enfes o ayrı konu. Antep'e ilk defa gelsem iç dekorasyonun şatafatına bakılsa Faruk Güllüoğlu muamalesi yapıp içeri girmezdim. Şöbiyet kilo 50 tl.


21 Eylül 2013 Cumartesi

Filmekimi 2013

Lunchbox (Sefertası): "Mumbai mucizeler kentidir... Bu dev kentte hergün 160.000 sefertası evlerden alınıp işyerlerine dağıtılır, akşamüstleri de aynı şekilde toplanır".



Festival kataloğundaki giriş cümlesi bile beni bu filme gitmeye ikna etti. Hindistan'da baharatlı yemekler yiyemeyen İngilizler'in, evlerinden yemek getirebilmeli için kurulan bir sistemdir "Dabawalla". Burada çalışanlar, evinizden sefer tasınızı alıyor, tam yemek vakti size yetiştiriyor. Boş sefer tası da eve geri götürülüyor. Bunu yapanların çoğu okuma yazma bilmiyor. Renklerle ve kendi aralarında bir işaret sistemiyle anlaşıp, sefer taslarını hiç aksatmadan, karıştırmadan taşıyorlar. Geçtiğimiz sene Hindistan'ın güneyinde yaşanan sel felaketinde, felç olan şehirler, tıkırında çalışan dabawalla sistemi sayesinde çabucak toparlanmış ve batılı birçok araştırmacının başına "sustainable" koymak şartıyla makalelerini süslemişti.


Dabbawala işçileri
Inside Llewyn Davis: Coenler, müzik ve 60'lar. Bu üç kelime için bile kaçırılmayacak bir film ama gel gör ki Lale kart zulmü yüzünden daha satışa sunulmadan biletler tükendi. Neyse zaten festivalden bir iki hafta sonra gösterime girecektir.

Congress: Daha geçen gün arkadaşıma Stanislaw Lem'in neden dünyanın en büyük bilim kurgu yazarı olduğundan bahsetmişken bu filmin festivale geleceğini duymak bile beni kendimden geçirdi. Üstelik film, en güzel kitaplarından biri olan Gelecekbilim Kongresi'nin serbest uyarlaması. Yönetmen ise Beşirle Vals'te tanıdığımız Ari Folman. Kağıt üstünde şahane duruyor.


Le Passe: Bir Ayrılık filmi ile kendisine taptığımız Asghar Farhadi'nin yeni filmini kaçıramazdık. Filmin İran'da geçmeyecek olması canımızı sıksa da İranlı muhaliflerin sürgün başkenti Paris de bizi tatmin edecektir.


Blue Is The Warmest Colour: Geçtiğimiz yılın Altın Palmiye'li filmi. Ayrıca başrol oyucularının ikisi de ödüle layık görülmüştü.


The Dance Of Reality: Holy Mountain ve El Topo ile gönlümüzde taht kuran Alejandro Jodorowsky, Latin Amerika'nın neredeyse bir asırlık sürrealizm geleneğinin en önemli isimlerinden. 23 yıl aradan sonra çektiği ilk film olması ise heyecanımızı katlıyor.

Bunu dışında Jim Jarmush'un son filmi ve Jia Zhang Ke'nin Cannes'da en iyi senaryo ödülü alan  A Touch Of Sin'de merakla beklediklerimiz arasına rahatça sokulabilir.

19 Eylül 2013 Perşembe

Lizbon: Güzel Bir Gün 2

İlk bölümü güneş tam tepedeyken noktalamıştık. Gary Cooper'ın High Noon filminde olduğu gibi aksiyon dolu bir öğleden sonra vaat etmiştik. Beklentinizi çok yükseltmeyin. Lizbon faunasından birkaç kanatlı hayvanat dışında fazla birşey göremeyeceksiniz. 


Karınlar tok, keyifler yerinde. İstikamet Luz Stadı. Benfica-Porto şampiyonluk maçını kaçırdık ama bir Fenerli olarak trajik öneme sahip bu stadı görmeliyim. Tura benle birlikte kalabalık bir aile, yarı otistik bir "stat turu manyağı" katılıyor. Stat manyağı dünyadaki  hemen hemen tüm büyük statların turlarına katılmış.


Tur rehberi Fenerli olduğumu öğrenince sürekli laf sokuyor. Tüm konuları dönüp dolaşıp yarı final maçına getiriyor. Gülme numarası yapıyorum ama asabım bozuk. Soyunma odaları, basın odası ve kupalar... Beni en çok etkileyen ise sahanın ortasında bağlı duran capcanlı iki kartal oldu. Benfica'nın simgesi. Maç öncesi şovların baş tacı bu kartallar ortama alışık kalsın diye sürekli burada bekletiliyormuş. Akustiği muazzam olan statta iki kartalın karşılıklı haykırışını düşünün. Unutulmaz.



Rehber, dönüp bana, " Fenerbahçe'nin stat turu var mı?" diye soruyor. Ben de cevabı bilmememe rağmen  "Yok" diye yalan söylüyorum. Yarı otistik stat manyağı hemen söze karışıyor, "Var. Hatta ben katıldım". Rezil oluyorum. Bu diyalogdan sonra çok ciddiye alınmıyorum. Rehber beni bırakıp stat manyağına dönüyor, "Peki, gittiğin en güzel stat turu hangisiydi?".


"Kesinlikle Manchester" diyor. Çatıda bile dolaştırıyorlarmış. Kıskanıyorum. Ben de Berlin Olimpiyat'a gittim diyorum. "Fena değil" diye dudak büküyor. İyice eziliyorum. Başka ülke takımlarının stat turuna katılıp kendi takımından haberi olmayan özenti adam yaftasını yedim bir kere. Ösebyo ve kartal heykellerini görüp Mourinho ve Jardel'in aslında gereksiz abartıldığını dinledikten sonra tur bitiyor. Turun ardından kıytırık diplomalarımız dağıtılıyor. Bu arada Luz şahane bir stat ama Braga'nın stadını görmeden ölmek olmaz. Bir tarafı kayalık diğer tarafı tribün olan bu mabed, benim için Alsancak Stadı kadar kıymetlidir.


Merkeze vardık. Haddinden fazla suşi, tatlı isteği doğurdu. Lizbon'un en iyi dondurmacısına uğruyoruz. Santini'ye. Önü bir hayli kalabalık. İtalyan usulü dondurması ve sorbesi meşhur. Çilekli, şeftalili ve kavunlu söylüyorum. Bence çileklisi dondurmanın kalitesini belli eder. Gerçek meyveden yapılırsa hemen anlaşılır. Ama en iyi çileklerden yapılırsa fark atar.



Yaşar Usta'nın çileklisi her zaman olmasa da böyledir. Santini'ninkinin tadı Yaşar Usta'dan da öte, kıvamı ise Yaşar'a fark atıyor. Rahatça, yediğim en iyi dondurma diyebilirim (Sadede Maraş'ın ötesine geçebilmek yürek ister).



Şehrin göbeğinde bulunan Praça Do Comércio'ya varıyoruz. Yüzünüz denize dönükken hemen sağ yakada gösterişli  Portekiz şarabının tanıtımının yapıldığı Vini Portugal'e uğruyoruz. Burada saat başı birbirinden güzel yerel şarapları beleşe tadabilmeniz mümkün. Bu tüyoyu tabiki  "beleş yaşam" uzmanı Ülke'den alıyoruz. Diğer bir beleş manyağı eşim ise bunu duyar durmaz hemen içeri dalıveriyor. Organizasyon, dev Portekiz haritası üzerinde şarap bölgelerinin tanıtımı ile başlıyor. Bölge bölge ürünlerin özellikleri anlatılıyor. Akabinde en güzel kısım geliyor. Beleş tadımlar!



Her denediğimiz ürün hakkında fikirlerimiz soruyorlar. Tadımda,en çok beğendiğim şarabın Quinta Do Espirito Santo olduğunu söylediğimde farklı bölgelerden benzer tada sahip şarapları denetiyorlar bana. Pek hoşuma gidiyor. Lizbon'dan şarap alarak dönmek istiyorsanız, buraya uğramadan bir şey satın almayın. En baştaki kısa sunum bile Portekiz şarapları hakkında ipuçları veriyor.



Kafamız kıyak. Dönüş yolunda karşımıza organik market çıkıyor. Ful organik soya sosu, bira ve makarna. Dikkatimi en çok çeken ürün ise organik kola. Hemen deniyorum. Re-za-let! Merkezden şehrin en popüler ulaşım ağı 28 nolu tramvaya biniyorum. Şehri keşfetmenin en ucuz yolu. Yüz yıllık tramvayla daracık sokaklardan ilerliyoruz.


Metin bahsettiğinden detaya inmiyorum. Alfama durağında iniyoruz. Yanı başımızdaki kiosktan biramı söyleyip Alfama manzarası eşliğinde yudumluyorum. Eve geldiğimizde ise süpriz var. Belem'de aldığımız bir paket nata tatlısı. Güzel bir gün oldu. Pek güzel.