31 Ekim 2013 Perşembe

Normal, Sıradan ve Sıkıcı...


Gün geçmiyor ki kapitalizmin şifrelerini çözmeye çalışan bir yazı yayınlanmasın. İnsanlar sistemin hatalarını deşifre etmeye çalışadursun, kapitalizm giderek daha karmaşık yamalarla, bir nevi antivirüs programlarıyla kendini yeni baştan yaratıyor. Sistem, dünya üzerinde yüz küsürüncü yılını kutlarken, daha yeni filizlenmiş gibi genç, dinamik ve heyecanlı. Bırakın onu alt etmeyi, berabere kalmak bile imkansız.


Sistem, son birkaç aydır yine kendine hayran bırakacak cinsten kurnaz fikirlerle aklımızı başımızdan almaya çalışıyor. Ne mi yapıyor? İnsanı en can alıcı noktasından yakalamaya çalışıyor. Sizi sıkıcı olmakla suçluyor. Bir bireyin en büyük korkusudur sıkıcı olmak. Kişi kendine bile itiraf edemez sıkıcı olduğunu. Orta zekalı olmak! Normal olmak! Eğlenceli olmamak! Kabus gibi cümlelerdir hepsi.


Bugün Taksim metro durağında art arda gördüğüm iki reklam panosunda benzer sloganlar vardı. Biri "Sırandanlığa dersini ver" derken, diğeri "Ayakkabı sıkıcıdır" diye haykırıyordu. Daha birkaç ay önce festivalde gördüğüm Mini Cooper reklamı ise "Normal is boring" sloganıyla araba tercihinizle sıkıcılıktan kurtulacağınızı empoze etmeye kalkıyordu. İşin en kötü tarafı ise çeşitliliğin, farklılığın tüketim alışkanlıklarıyla yaratılabileceği iddiasında bulunan bu fütursuz, insan zekasını hiçe sayan yeni çağın propaganda bakanları, asıl farkılıkların düşünsel yolla yaratılabileceğini; yaratıcılığın sıkıcılığın en büyük düşmanı olduğunu bizden iyi biliyor olmaları.

İlave not: Ajitasyon gibi olacak ama buyurunuz bu da en kötü şartlarda hayata adapte olmayı becerebilen dört ayrı yerleşim yerinin hikayesi. Hepsi de birbirinden yaratıcı. Sıkıcılık adına en küçük bir hayat belirtisi bile yok. TED sunumlarıyla yatıp kalkan ve bu videoya ulaşmamızı sağlayan, Çukurcuma Times dostu Orkun'a teşekkür ederiz. Video için tıklayınız.

29 Ekim 2013 Salı

Emir Kipleri

Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun...

Uzun zamandır bloğu Portekiz, İspanya ve İç Anadolu domine ediyordu. İstanbul'u boşladığımızla ve son zamanlardaki tavırlarımızla ilgili eleştiriler aldık. İstanbul konusuna biz de katılıyoruz. Hatta bir ara biz (Okan daha doğrusu) bile yazdıklarımızdan sıkılır olduk. Elimizdeki Antep, Sivas ve Porto yazılarını biraz kısaltıp erittikten sonra odak noktamız İstanbul olacak (Tabi bu arada bloğumuzun spektaküler yazarı Gurbet Kuşu İspanya'dan bildirmeye devam edecek.). Ama "son zamanlardaki tavırlar" kısmını anlayamadık. Sosyal demokratlara atılan taşlardan mı bahsediliyor ya da "Bunlar da amma gezdi be kardeşim! Zengin züppeler midir nedir!?" gibi bir algı mı oluştu bilemedik. Sevdiğimiz şeyleri yapıp, yazıp, paylaşıyoruz. İşin özeti bu. Bu kadar.

Cumhuriyet bayramında favori bölümümüz "Emir Kipleri" var. Yemek kitapları ağırlıkta.    
                                                                                                                                 İmerhan

Anısına: Lou Reed. Walk on the Wild Side... Hep kötü haberler veren İmerhan'dan değil de, başka bir kötü haberci Ülke'den aldım (Alex kovuldu, Michael Jackson öldü gibi) Lou Reed'in ölüm haberini. Tabi ben de intikam için telefona sarılıp hemen İmerhan'ı aradım.


Lise sondaydım. Anafartalar Caddesi'nde (Balıkesir'de) serserilik yaparken ara sokaktaki kasetçinin vitrinine göz gezdiriyordum. Her zamanki gibi indirim reyonu tercihimdi. En altta belli ki hiç ellenmemekten vitrinin camına yapışmış siyah beyaz bir albüme denk geldim; "Best Of Velvet Underground&Nico". Duymuştum bu grubun adını. O zamanlar elimizden düşmeyen (Balıkesir'de sadece bir bayide satılan) Roll Dergisi methiyeler düzüyordu bu gruba ve baş aktörü Lou Reed'e. Kaseti düşünmeden aldım. Daha oracıkta jelatinini açtım ve Sony marka walkmanime yerleştirdim. Anafarlatalar Caddesi'ni baştan başa "All Tomorrow's Parties" ile dolaştım. Kimdi bu bülbül sesli kadın? Soğuk Alman aksanı ne güzel yakışıyordu kuru ve sisli Balıkesir kışına. Hele hele arkadaki hipnotize edici gitar tınısı. Daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Velvet'le böyle tanıştım. Sonra hepimizin playlistinin vazgeçilmesi oldu. Toprağı bol olsun.



Dinle: Atiye. Beyoğlu'nda ikamet etmemize rağmen hemen hemen canlı müzikten hiç nasiplenemiyoruz. Bunun birçok nedeni var. Barların konser günlerinde kapasitesinin üç katı seyirci alması, müzik yayın kalitesinin yerlerde olması önde gelen sebeplerden. Fakat bence en önemlisi "konser canavarı" bir arkadaşımızın olmaması. "Ulan ne var biletix'i aç bak!" diyeceksiniz fakat o kadar kolay değil. Bu iş lojistik bir zekaya, üst seviyede müzik bilgisine (Haddinden fazla elektronik ve caz konserlerinde hata yapma oranı çok yüksek olabilir) ve en önemlisi sıkı bir disipline gerek duyar. Bu üç erdemden tekine bile sahip olan arkadaşım bulunmadığından, sabah işe giderken Çukurcuma duvarlarındaki geçmiş tarihli konser ilanlarına iç çekerek, "Çok boktan yaşıyorum" demekle yetiniyorum. Bu kadar yaygara niye mi yapıyorum diyorsunuz. Yine sabahın köründe işe giderken Çukurcuma Camisi'nin hemen yanıbaşındaki duvarda ilik gibi Atiye posterini görünce "İşte" diye haykırdım. "Gözüme ve kulağıma hitap edecek şahane bir konser. Hem de akustik!". Kaçmaz. Ajandama kaydediyorum.


Oku: Meat ve Good Meat. Bu sıralar gündemim hiç olmadığı kadar et. Kuzuyla yatıp danayla kalkıyorum. Av etleri, ördek, tavşan ve hatta tavuk (!) rüyalarıma sızıyor. Sakatatlar çerezim oldu. Bu yoğunluğu akademik bilgilerle biraz düzene sokayım diye Okan'a talimat verip et kitaplarımı sipariş ettim (Şimdilik iki tane). Kitapların fotoğrafları ve anlatımı harika. Pişirme teknikleri, etin nasıl parçalanması gerektiği, uygun soslar ayrıntılı şekilde anlatılmış. James Peterson'un Meat: A Kitchen Education kitabı biraz daha ders kitabı niteliğinde. Zaten James Peterson da mutfak sanatları öğretmeni. Aynı zamanda da kimya mezunu. Kitaba şöyle bir göz atayım dedim, başında saatler geçirdim. Oradan oraya atlarken başım döndü. Karar verdim, not defterimi yanıma alarak ders kitabı gibi baştan sona okuyacağım. James Beard ödüllü Deborah Krasner'in (James Peterson'da 6 tane var) kitabıysa başlığındaki "sustainable" kelimesi (Mimaride ve yemek işinde son zamanların en moda kelimesi) ve önsözünü bir senatörün yazmış olması sebebiyle beni korkutsa da yorumlara bakılırsa oldukça iyi bir kitap. Ete meraklıysanız başından kalkamayacaksınız. Kitapları Amazon'dan sipariş ettim ve herşey dahil iki kitap bana 120 tl'ye patladı. Didem Şenol'un "Kızınız Defne'yi Oğlumuz İskorpit'e" kitabının 75 tl olduğu düşünülürse bence kitaplar bedava.
İmerhan


Oku: Vietnamese Street Food. Kayıt dışı ekonomiye savaş açan gelişmekte olan Hindistan, Çin, Meksika ve Türkiye gibi ülkelerde sokak yemekleri hızla kaybolmakta. Aynı şey Vietnam için de fazlasıyla geçerli. Kitap, giderek ana caddelerden en karanlık ara sokaklara kaçmak zorunda kalan Vietnam seyyar satıcılarına yakılan bir ağıt sanki. Hindistan'dan sonra belki de dünyanın en renkli sokak yemeği kültürüne sahip olan ülkenin, kuzeyinden güneyine onlarca çeşit lezzetli yemeği, tarifiyle beraber kitapta bulabilirsiniz.
  

Kitapta beni en etkileyen bölüm ise, komünizmin en ağır şartlarda yaşandığı dönemlerde, kişisel girişimlerin yasaklanması yüzünden çoğunlukla anneden kıza geçen sokak yemeği sanatının kısa bir sürede kaybolması, akabinde özel girişimlerin tekrar filizlendiği 90'larda kaybolan tariflerin tekrar diriltilmeye çalışılması oldu. Bir ülkenin sokak kültürü komünizmin ağır yumruğuyla nakavt olmaktan son anda kurtulmuşken, karşısına kapitalizm belasını çıkarmak, Lennox Lewis'le maç yapan boksörün dinlendirilmeden Tyson'ın karşısına çıkması kadar acımasızca.

25 Ekim 2013 Cuma

Gurbet Kuşu Sunar: Endülüs'te Boğa Güreşleri

Madem Endülüs'ten gidiyoruz, boğa güreşlerinden de kısaca bir bahsedeyim. Küçüklüğümde, ''Turist Ömer İspanya’da''yı izlediğimden bu yana boğa güreşi görmek, içimde kavur kavur yanan bir ateş olmuştu. İçimdeki bu ateş, ancak, Jaen şehrinin Segura de la Sierra köyündeki boğa güreşlerini izlediğimde, bir daha yanmamak üzere sönüverdi. Sebebini yazı boyunca anlatacağım. 


Önceki yazıda tanıttığım Segura de la Sierra köyündeki Bakire Rosario şenliğinin kapsamında, geleneksel olarak boğa güreşleri düzenleniyordu, ben de ona denk geldim. İlk kez izlediğim boğa güreşleri hakkındaki izlenimlerimi aktarayım.


Yıl yıl katılan toreroların isimleri arenanın girişindeki duvarda


Boğa güreşleri öğleden sonra düzenlendiğinden, normalde bilet fiyatları gölgede ve güneş altında olmak üzere farklı fiyatlara satılır. Ama bu köydeki arenada sadece kenarında bir kule bulunan tribün olduğundan ve halk daha önce Selçuk’ta izlediğim deve güreşlerine benzer şekilde, altına gazete sererek arena ve kale arasındaki yokuşa oturarak izlediğinden, bilet milet yok. Boğa güreşlerinin ayrı bir havası varmış onu fark ettim, ne var ki, deve güreşlerinde gördüğüm o portatif ızgaralara, sehpanın altında boş, üzerinde ise dolu ya da yarı dolu rakı şişelerine ve gün boyu etini yiyip rakısını içen o insanların coşkusuna burada rastlayamadım.




Boğa güreşlerinde öncelikle boğaya karşı dövüşecek torero ve adına cuadrillo denilen yardımcıları halkı selamlıyor. Buna paseillo deniyor. Paseillo sırasında, orkestra kimisinin ‘yaşa Fenerbahçe’, kimilerinin de ‘yavşak Fenerbahçe’ olarak söylediği marşın orjinali cañi España’yı çalıyor. Cuadrillo denilen yardımcı ekip 6 kişiden oluşuyor. At sırtında iki picador, boğanın omzuna sivri çubukları saplayan ve herhangi bir falso durumda boğayı oyalayan üç banderilleros ve kılıcı teslim eden mozo de espadas. Atlar da koruma var. Neyse ki sonradan akıl etmişler, ilk başlarda bir çok at, boğaların boynuzlarını yiyerek telef olmuş. 
Boğa güreşi üç bölümden oluşuyor. Boğayı arenaya bir salıveriyorlar önce. Daha sonra torero sahne alıyor ve tanda ya da faena denen şovuna başlıyor. Boğayı kızdırmak için kullandığı beze capote deniyor. Bir tarafı mor, diğer tarafı sarı olan büyük capote, ya da daha küçük olan kırmızı capote kullanılıyor. 



Torero halkı selamlayıp, başlıyor boğa ile muhabbetine. Aslında boğalar renk körü olduğundan kırmızıya kızma gibi bir durum yok, maksat kan lekesini gizlesin. Az biraz yoklamanın ardından, bu banderilleros diye bahsettiğim üç yardımcı, elinde banderillalarla, yani sivri çubuklarla sahne alıp boğanın omzuna omzuna onları saplıyor. Banderilları omuza yiyip sırtından kanlar gelen boğa asabileşiyor ve sokakta görsen şarlatan diyeceğin, o daracık süslü kıyafetler içerisinde kırk metreden malvarlığı belli olan, elinde ne idüğü belirsiz bir bez sallayan, artist artist hareketler yapan toreroya daha bir sinirle saldırıyor. Torero elindeki capoteyle boğayı delirttikçe, seyircilerden ole!, si señor!, toma ya! nidaları yükseliyor. Bir yandan orkestra goygoya devam. Müzikle birlikte herkes bir havaya giriyor, kendinden geçiyor. Amatörce olsa da videosunu ekledim, aşağıda.



Daha sonra ise, geleneği kör olsun, kültürü yerin dibine batsın diyeceğim, son bölüme geçiliyor. Peçeteci mozo de espadas kılıcı teslim ediyor. Torero, kılıcını kırmızı capotesinin ardında saklıyor ve boğayı bir punduna getirip, öldürme planlarına başlıyor. Daha sonra aba altından sopa göstermek gibi, torero burada capotesinin üzerinden kılıcını boğaya gösteriyor. Niyeti alttan bezi sallayıp, dikkati oraya çekerek, üstten kılıcı sırta sokup kalbe inerek, fişi çekmek. Sonrasını ise burada detaylarıyla anlatmayayım.




Yere yıkılan hayvana, bu banderillo denen yancılardan biri gelip, kafaya hançeri saplıyor ve hayvanı daha fazla acı çekmeden öldürüyor. Acı çekmesindense, neredeyse hayvanı öldürdüğüne duacı olacağım. Zavallı hayvancağızın öldüğü yetmezmiş gibi, bir de sonrasında kulakları ve kuyruğu da kesiliyor. Daha sonra da bir at arabası eşliğinde sürüklenerek arenanın dışına çekiliyor. Eğer izleyiciler toreronun işini iyi gördüğüne hükmederse beyaz mendillerini sallıyor. Daha sonra, hayvanı en iyi öldüren toreroya hayvanın kulakları ve kuyruğu hediye ediliyor.


Beyaz mendiller sallanıyor
Benim izlediğim boğa güreşlerinde bir de kadın torera vardı. Boğa güreşlerinin ta başından beri kadınlar da boğa güreşlerinde yer almışlar. Sadece 1902-1934 arası kadınların boğa güreşçisi olması yasaklanmış o kadar. Kimilerine göre zaten bu işi başlatan kadınlar, zira boğa güreşçisinin o zıpçık gibi pantalonu ve ışıl ışıl ceketi daha çok kadın bedenine uygunmuş gibi.



Bitirirken şunu söyleyeyim, boğa güreşi sırasında kendimi bir gladyatör ortamındaymış gibi hissettim. Kendisi de bir hayvan, hatta yerine göre hayvan oğlu hayvan olan insan, boğaya karşı. Ama şartlar eşit değil. Hakikaten coşkulu bir ortam, insanın tüyleri diken diken oluyor. Boğaya karşı orada durmak da cesaret işi. Bu yüzden torerolar boşuna futbolculardan önce kapmıyor İspanyol mankenleri. Ama gel gör ki, boğa güreşi sanki şakanın kaka olması gibi. Eğlence diyorduk, gülüp eğleniyorduk da hayvancağız öldü gitti sonunda. Adına güreş deniyor ama, ortada güreşlik bir durum yok. Kaybedeni belli. Ha, arada boğa denk getirirse, boynuzlarıyla toreroları kevgire çevirdiği de oluyor. Kısaca, boğa güreşine sokayım, aman size bir şey olmasın diyerek yazıyı bitireyim.

20 Ekim 2013 Pazar

Gurbet Kuşu Sunar: Endülüs'te Bir Dağ Köyü: Segura de la Sierra

Ne zamandır boğa güreşi de boğa güreşi diye yırtınıyordum. Segura de la Sierra köyünün festivalini tavsiye ettiler, ben de hay hay deyiverdim. Endülüs bölgesinin Jaen şehrine ait, milli park alanında yer alan Segura de la Sierra köyünü bu amaçla ziyaret ettim. Boğa güreşlerini bir sonraki yazıda anlatacağım, öncelikle köyü birazcık tanıtayım.

Segura de la Sierra köyü
Dağın tam tepesinde yer alan eski müslüman yerleşimi olan Segura de la Sierra köyü, muhteşem bir manzaraya sahip. Hemen hemen her evin geniş terasları var. Köy tepede yer aldığından çam ormanlarıyla çevrili. Köyün 100 metre kadar aşağısından ise uçsuz bucaksız zeytinlikler uzanıyor. Dağ başında olmak bir yandan da ete doymak demek. O kadar çok avcıya denk geldim ki, artık ormanda yürümekten tırsar oldum. Geyiğinden tut tavşanına, Segura kuzusu olarak bilinen İspanya’nın en meşhur kuzusuna neler neler var. Lafın kısası, aç kalma derdi yok.  


Mudejar Kalesi'nden manzara


Laf olsun, torba dolsun, birazcık tarihi bilgi olsun. Kordoba Krallığı'na bağlı müslüman Araplar 781 yılında köyü fethediyor ve tepesine Mudejar Kalesi'ni dikiyorlar. Aşağıdaki fotoda da bir tanesi göründüğü üzere, köyün eteklerine de savunma amaçlı üç adet kule yapmışlar. Şu anda atıl durumdalar. Daha sonra 1214’te hristiyanlar köyü ele geçiriyor. Granada’nın 1492 yılında hristiyanların eline düştüğünü düşünürsek, çok erken bir tarihte bu bölgenin hristiyanlaşmış olduğunu varsayabiliriz. 


Önde Araplar'dan kalma kule, arkada Sierra de la Segura köyü
Köyde 11. yy’dan kalma Arap hamamı hala daha duruyor. Yalnız, kapısı her vakit açık ve restorasyon bir yere kadar yapılmış ve orada bırakılmış. Türkiye’deki bir çok tarihi eser gibi koruma filan yok. Yani, çok afedersiniz, içine gir, sıç, çık. Kimsenin ruhu duymaz.

Hamamın içinde bir oda


Hristiyanlar köyü eli geçirince, bizim de elimiz armut toplamıyor ya diyerek kocaman Nuestra Señora del Collado Kilisesi’ni, yanı başına da İspanyollar'ın Beşinci Carlos, Almanlar'ın Şarlken dedikleri kralın adına Imperial Çeşmesi’ni kondurmuşlar.

Nuestra Señora del Collado Kilisesi
Imperial Çeşmesi
Bunlardan başka, görülmeye değer bir de daha evvelden adını sanını duymadığım, meğerse çok meşhur şair Jorge Manrique'nin evi ve heykeli var. Azılı bir Kraliçe İsabel destekçisi olan şair Manrique bu köyde doğmuş. 

Şair Jorge Manrique'nin evi
Bu da heykeli
Köyü bu kadar anlattığım yeter de artar bile. Bir sonraki yazı Sierra de la Segura köyündeki boğa güreşleri hakkında olacak.

15 Ekim 2013 Salı

Portekiz Sandviç Rehberi

Lizbon 



Bifana/Prego: Lizbon'da fast food kültürü "bifana" (Ekmek arası domuz. Bazı yerlerde danalı versiyonlarına da bifana deniliyor o yüzden ben içerik ayırt etmeden hepsine bifana diyeceğim) veya prego (Dana biftek) o kadar popüler ki Mc Donalds bile ayakta kalabilmek için Mc Bifana adında bir menü çıkarmış. Şehrin her yerinde bu ekmek arası sandviçlerinden bulabilirsiniz. 


Yağda kızarmış morina, pastırma veya kızarmış tavuk gibi versiyonlarına da rastlanabiliyor. Ben ilk olarak Alfama yakınlarında bir büfede ve daha sonra da Pombalina'da bifana denedim. İlk dükkan Alfama'dan şehir merkezine gelirken yolu sağında bulunuyor. Burası her ne kadar şahane ekmek arası jambon veya kıtır tavuk yapsa da uzmanlık alanı ekmeğin arasına söğüşlenmiş süt domuz etiymiş.



Ekmekleri her zamanki gibi gevrek ve lezzetli. Sandviçin içine adet gereği hardal döküyoruz. Yanına su bardağında bira. Domuzun derisi kıtır iç kısmı ise yumuşacık. Her yerde olduğu gibi ikiye bölünerek servis ediliyor. Tezgaha merakla baktığımı gören usta bir dilim jambon uzatıyor. Afiyetle yutuyorum. Kokusu yüzünden domuz yemekte zorlananlar için burası iyi bir fırsat. Hardal kokuyu bastırırken ekmek tadına tat katıyor. Diğer masalara bakıyorum. Çoğunluk yanında patatesle yiyor. Bana sandviç bile fazlasıyla yetiyor.




O Ramiro: O Ramiro yazımda bundan bahsettiğimden çok detay vermeyeceğim. Lizbon'da yediğim en iyi sandviç kesinlikle burada. Lizbonlular bifanayı balık üzerine tatlı niyetine yerlermiş. Hiç fena fikir değil.

                                                   
Porto

Francesinha: İşte aklımı başımdan alan sandviç. Beni en çok kudurtan sandviçlerden Ayvalık tostu veya bol soslu felafel bile bunun yanında sıfır kalır. Benim için bundan sonra sandviçin kralı francesinhadır. Porto'da Porto şarabı tadımından bile önce gelmelidir francesinha şöleni. Merkeze yürüme mesafesinde Bufete Fase'ye giriyorum. Akşamüstü olduğundan kimsecikler yok. Porto maçları öncesi buranın önünde kuyruklar olurmuş.


Usta sanki dudaklarına dövme yaptırmış. Joker gibi sürekli gülüyor. Kameraya aldığımı görünce binlerce kez yaptığı sandviçi ağır ağır, göstere göstere hazırlıyor. Öncesinden yağ sürülmüş tost ekmeğinin arasına bol peynir yerleştirip tost makinasına atıyor.


Ayrı bir tavada pastırma ve bifteği hafif  yağda kızartıyor. Bunları özenle tostun içine yerleştiriyor. Diğer taraftan baharatlı sosis/sucuk ayarında chipolataları kızartıyor. Makinadan çıkan tostun içine biftek ve pastırmayı üstüne de bir sıra peyniri ve kızarmış chipolataları yerleştiriyor. Ayrı bir tavada yaptığı domates, tereyağı, bira, tavuksuyu ve bilimum değişik baharattan oluşan yoğun sosu üzerine boca ediyor. Dilerseniz sosun içine biraz da kızarmış patates. İşte bu kadar.


Kesin olmamakla beraber ilk francesinha 60'larda Fransa'dan Portekiz'e dönen Daniel da Silva tarafından icat edilmiş. Da Silva fransızların meşhur sandviçi "croque-monsieur"u (Kızarmış jambon ve peynirden oluşan bir tost) Portekiz ağız yapısına adapte etmek istemiş. Sonuç ise aslından çok daha ileri bir taklit. İşin kötü tarafı şehirde, "En iyi francesihayı nerede yiyebiliriz?" diye sorduğunuzda tüm cevapların farklı olması. Ayrıca her büfedeki francesinhanın dış görünüş (Veya içerik) olarak diğerlerine uzaktan yakından benzememesi ise kafa karışıklığını daha da artırıyor.


Çatal bıçakla girişiyorum. Muazzam. Benim gibi salçalı sos iptilaları için burası bir cennet. İçinde dana biftek, pastırma ve sucuk. Lezzet patlaması.